İtikafı Bozan Durumlar


   İtikâfı Bozan ve Bozmayan Şeyler

    271-İtikâf halinde olan bir kimsenin dinî ve tabiî ihtiyaçları için zaruri olarak mescidden dışarı çıkması, itikâfı bozmaz.Örnek: İtikâfda bulunanın (mutekifin) cuma namazını kılmak için mescidden çıkması, din bakımından bir özür olduğundan itikâfına engel değildir. Zaten cuma namazının süresi bilinmiş olduğundan, adağın dışında kalmış olur.Yine, abdest ihtiyaçlarını gidermek ve gusletmek için çıkması da tabiî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez. Yine, bulunduğu mescidin yıkılmaya yüz tutması veya oradan zorla çıkarılması da zarurî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
    (Şafiî'lere göre, cuma namazı için başka bir camiye çıkılıp gidilmesi itikâfı bozar. İtikâf bir hafta devam edecekse, cuma namazı kılınan bir mescidde itikâfa girmelidir.)
    272- Cuma namazını kılmak veya ihtiyacı gidermek için en yakın olan yere gidilir, arkasından mescide dönülür. Bir özürden dolayı mescidden çıkılınca, başka bir mescidde o itikâf tamamlanır.
    273-Bir özür olmaksızın mescidden çıkmak itikâfı bozar. Onun için itikâf yapan bir kimse, geceleyin veya gündüzün özür bulunmaksızın bir müddet kasden veya sehven mescidden çıkarsa itikâfı bozulur. Bu müddet, iki İmama göre, bir günün yarısından ziyade bir zamandır. Bir görüşe göre de, günün belirsiz bir saatinden ibarettir. Kadın da itikâf ettiği odadan özürsüz evinin içine çıksa, itikâfı bozulur.
    274- Şu işleri yapmak için mescidden dışarıya çıkmak da itikâfa engel olur: Hasta ziyaretinde bulunmak, cenaze hizmetinde bulunmak, cenaze namazı kılmak, şahidlik etmek, bir hastalık sebebiyle bir saat kadar dışarı çıkmak da itikâfı bozar. Ancak itikâf adağı yapılırken, hastaları ziyaret ve cenaze namazında bulunmak şart kılınmışsa, bunlar için çıkılması itikâfı bozmaz.
    275- Pek az rastlanan bir özürden dolayı da dışarı çıkmak itikâfı bozar. Boğulmakta olan veya yangına düşmüşü kurtarmak için dışarı çıkmak itikâfı bozduğu gibi, cemaatın dağılmasıyla dışarıya çıkmak da bozar.
    276- İtikâfda bulunan bir kimseye, bu ibadeti esnasında birkaç gün baygınlık veya cinnet gelse, itikâfı bozulur. İyileşip kendine gelince yeniden itikâfa başlar. Öyle ki, bu durum devam ederek birkaç sene sonra üzerinden kalksa, yine itikâfı kaza etmesi gerekir.
    277- Yukarıda anlatılan meseleler, vacib olan itikaflar içindir. Nafile olan itikaflarda, bir özür bulunsun veya bulunmasın, dışarı çıkmakla veya hastayı ziyaret etmekle itikâf bozulmaz.
    278- Vacib olan bir itikâf bozulunca, onun kazası gerekir. Meselâ: Belli bir ay için yapılan itikâf esnasında bir gün oruç bozulsa veya dışarıya çıkılsa, yalnız bir günlük itikâf için kaza gerekir. Fakat belirsiz olarak fasılasız bir ay için nezredilmiş bir itikâf esnasında, böyle bir gün oruç bozulacak veya dışarıya çıkılacak olsa, yeniden bir aylık itikâfa başlamak gerekir. İtikâf yapan kimse ister kendi iradesi ile oruç yesin ve dışarı çıksın, ister iradesi dışında olarak cinnet ve bayılma durumuna düşsün, eşittir.
    279- Başladıktan sonra bırakılan nafile bir itikâfın, tercih edilen görüşe göre, kazası gerekmez.
    280- İtikâf eden kimse için, zevcesi ile cinsel ilişki kurmak veya buna sebeb olacak öpme ve okşama gibi herhangi bir hareket, gerek gündüz ve gerek geceleyin olsun, haramdır. Cinsel ilişki ister kasden, ister unutarak olsun, itikâfı bozar. İnzal olması şart değildir. Diğer hareketler ise, inzal olmadıkça itikâfı bozmaz. Bakmak ve düşünmek sonunda meydana gelecek inzal ve ihtilâm da itikâfı bozmaz.
    281- İtikâf halinde olan kimse, muhtaç olduğu şeyleri mescidde bulundurmaksızın mescidde satın alabilir. Mescide zarar vermeyecek şeyleri mescide getirebilir. Mescid içinde yer-içer. Mescid içinde hazırlanmış uygun bir yer varsa orada abdest alıp gusledebilir. Böyle bir yer yoksa, dışarıya çıkar ve en yakın yerde abdestini alır ve yıkanır, beklemeksizin hemen mescidine döner.
    282- İtikâfda olan kimse, ezan okumak için minareye çıkabilir. Minarenin kapısı mescidin dışında olsa bile zarar vermez.
    "Allahım, bizi kendini senin kulluğuna adamış, emirlerine ve yasaklarına titizlikle uyan kullarından eyle. Amin. Ve övgü, âlemleri terbiye eden Allah'a mahsustur.

İtikâfa Dair Bazı Meseleler
    265- Belli bir mescidde, Mescid-i Haram'da itikâfa niyet eden kimse, başka bir mescidde itikâfa girebilir.
    266- Bir ay itikâf adansa ve bundan yalnız gecelere veya gündüzlere niyet edilse, bu niyet sahih olmaz. Çünkü ay, belli mikdardaki geceler ile gündüzlerden ibarettir. Onun için geceli ve gündüzlü bir ay itikâf gerekir.
    267- Yalnız gündüzleri itikâfda bulunmaya niyet edilmesi sahihdir. Bu durumda her gün fecrin doğuşundan önce mescide girip güneşin batışından sonra çıkılır. Fasılasız itikâfa niyet edilmemişse, istenilen günlerde itikâf yapılabilir. Bir gün için itikâfa niyet edildiği zaman da, buna gece dahil olmaz. Fakat fasılasız şu kadar gün itikâfa denilerek nezredilse, geceler de bu nezre girer. Aksi de böyledir. Bu durumda itikâf için güneşin batışından önce mescide gidilir. Belli olan geceler ve gündüzler mescidde kalınır. Son günün güneş batışından sonra mescidden çıkılır. Böylece itikâf sona erer.
    268- Muayyen bir ramazan ayını itikâfla geçirmeğe nezredilse, o ramazan orucu bu itikâf orucu içinde yeterli olur. Böyle bir nezir yapıldığı halde, ramazan orucu tutulup da itikâf yapılmasa, başka bir zamanda oruçlu olarak fasılasız bir ay itikâf edilmesi gerekir. Eğer itikâf yapılmaksızın diğer bir ramazan girecek olsa, artık bunda yapılacak itikâf yeterli olmaz. Çünkü bu takdirde kazaya kalan itikâfın orucu, insan üzerine düşen bir borç olmuştur. Bu, ikinci ramazan orucu ile ödenmiş olamaz.
     269- Belirtilmeksizin bir ay itikâf yapmayı nezreden kimse, ramazanda bir ay itikâfda bulunmakla bu nezrini yerine getiremez. Çünkü bu itikâf için, bir ay oruç tutmayı da bu nezirle üzerine yüklenmiş bulunur. Ramazan orucu ise, kendisine ayrıca farz olan bir ibadettir.
    270- Bir kimse nezrettiği bir itikâfı yapmadan ölecek olsa, her gün için bir fidye ödenmesini vasiyet etmiş olması gerekir. Çünkü vacib olan bir itikâf, orucun bir parçasıdır. Onun için oruçtaki fidye, bunda da gerekli olur. Ancak fakir ise, o zaman Yüce Allah'dan af ve mağfiret dilemelidir.



 Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

İtikâfın Mahiyeti ve Çeşitleri


  İtikâfın Mahiyeti, Nevileri ve Teşriî Hikmeti

    257- İtikâf lûgat deyiminde bir şeye devam etmek manasındadır. Bir şeye devam eden kimseye de mutekif (itikâf yapan) denir. Şeriatta ise itikâf: Bir mescidde veya o hükümdeki bir yerde itikâf niyeti ile durmaktan ibarettir.
    258- İtikâflar: Vacib, müekked sünnet ve müstahab nevilerine ayrılır. Şöyle ki: Dil ile nezredilen bir itikâf vacibdir. Ramazan ayının son on gününde itikâf, kifaye yolu ile bir müekked sünnettir. Başka bir zamanda ibadet niyeti ile bir mescidde bir müddet yapılan itikâf da müstahabdır.
    259- Bir itikâfın en az müddeti, İmam Ebu Yusuf'a göre bir gündür. İmam Muhammed'e göre bir saattir. Bir saat, fıkıh alimlerine göre, zamanın belirsiz olan az veya çok bir parçası demektir. Yoksa bir günün yirmi dört saatte biri demek değildir. (İtikâfın en az müddeti, Malikî'lerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz kadar, bir gecedir. Şafiîlere göre de, "Sübhanellah" denilmesinden bir an kadar fazla olan pek az bir zamandır.)
    260- İtikâfın meşru olmasındaki hikmet ve yarara gelince, bu pek önemlidir. Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra ahirete göçüşlerine kadar her Ramazanın son on gününü itikâf ile geçirirlerdi. İhlâs ile olan bir itikâf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sayede kalbler bir müddet olsun, dünya işlerinden uzak kalır ve Hakka yönelir, birer Beytullah olan mescidlerden birine şu şekilde devam eden bir mü'min çok kuvvetli bir kaleye sığınmış, kerim olan mabudunun feyiz ve yardım kapısına sığınmış olur.
İslâm büyüklerinden ünlü Ata demiştir ki: "İtikâf yapan, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup dilediğini elde etmedikçe buradan ayrılıp gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allah'ın bir mabedine sokulmuş, beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektir."
Bir mü'minin her gün azalmakta olan hayat günlerinden faydalanarak böyle kutsal bir yerde bir zaman ebedi ve ezelî yaratıcısına olanca varlığı ile yönelip saf bir kalb ve temiz bir dil ile ibadette bulunması, manevî bir zevke dalması ne büyük bir nimettir.
İtikâf yapan bir kimse, bütün vakitlerini ibadete, namaza ayırmış demektir. Çünkü fiilî olarak namaz kılmadığı vakitlerde de mescid içinde namaza hazır bir haldedir. Bu bekleyiş ise, namaz hükmendedir.
Sonuç: İtikâf sayesinde insanın maneviyatı yükselir, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişanları parlar, ilâhi feyizlere kavuşur. Ne mübarek, ne güzel bir hayat anı!..

İtikâfın Şartları
    261- Bir itikâfın sıhhati şu şartların bulunmasına bağlıdır:
    1) İtikâf yapan, müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır. Onun için müslüman olmayanın, delinin, cünubun, hayız ile nifastan temiz bulunmayanın itikâfı olmaz. Gayr-i müslim ibadete, mecnun da niyete ehil değildir. Temiz olmayanların da mescidlere girmesi yasaktır.
    2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Buna göre niyetsiz olarak yapılan bir İtikâf geçerli değildir. Çünkü bunun bir ibadet olabilmesi niyete bağlıdır.
    3) İtikâf, mescidde veya o hükümdeki bir yerde yapılmalıdır. Şöyle ki: İçinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescidde İtikâf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir. Kadınlar da kendi evlerinde mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada itikâfda bulunurlar. Buraları onların hakkında birer mescid sayılır. Kadınların dışardaki mescidlerde itikâf etmeleri caiz ise de, kerahetten kurtulamaz. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescidlerde namaz kılmalarında daha faziletli olduğu gibi evlerinde itikafları da her türlü fitne ve fesad düşüncesinden beri olacağı cihetle mescidlerde itikâfda bulunmalarından daha faziletlidir. (İmam Şafiî'ye göre , itikâf tazime lâyık bir yerde yapılabilir ki, o da mescidlerdir. Evlerde mescid edinilen yerler, bu tazime lâyık değildir.)
    4) Vacib olan bir itikâfda, itikâf yapan oruçlu bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikâfa zarar vermez. Diğer itikâflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Öyle ki camiden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikâfa niyet edilmesi de sahihdir.(Şafiî'lere göre, vacib bir itikâfda da oruç şart değildir.)
    262-İtikâf için büluğ, erkeklik, hürriyet şart değildir. Buna göre akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikâfları sahihdir. Şu kadar var ki, kadının itikâfı kocasının ve kölenin itikâfı da efendisinin iznine bağlıdır. İsterse bunlar itikâfı nezretmiş olsunlar, hüküm aynıdır. İzin bulunmayınca kadın, nezretmiş olduğu itikâfı kocasından ayrıldıktan sonra, köle de azad edildikten sonra kaza eder.
    263- Bir kimse, itikâf için zevcesine izin verse bundan dönemez, artık engellenmesi doğru olmaz. Efendi ise, kölesine verdiği izinden dönebilir. Mükâteb (sözleşmeli) bir köle ise, efendisinin izni olmasa da, itikâfda bulunabilir. Çünkü kısmen hürriyetine sahibdir.

Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Özürler


160- Aşağıdaki on sebebden ötürü oruç tutmamak veya tutulmuş bir orucu bozmak mubahtır:
    1) Yolculuk: Ramazanda en az üç günlük (on sekiz saatlik) bir yere gidecek olan kimse, geceden oruca niyet etmeyebilir. Bundan dolayı o gün yola çıkınca oruçlu bulunmamış olur. Fakat bir kimse oruç tuttuktan sonra, gündüzün yolculuğa çıksa, bu yolculuk o ilk gün için bir özür sayılmaz, orucuna devam etmesi gerekir. Ancak o gün yola çıkar da, ondan sonra orucunu açarsa, kendisine keffaret gerekmez, yine sadece kaza gerekir.
    2) Hastalık: Bir hasta canının helak olacağından veya aklının gitmesinden veya hastalığının artmasından veya uzamasından korkacak olursa, oruç tutmayabilir ve tutmuş olduğu orucu bozabilir. Sonradan iyileşince tutamadığı günleri kaza eder. İlerlemesinden korkulan göz ağrısı da böyledir; çünkü bu da bir hastalıktır. 
    Bununla beraber yalnızca bir kuruntuya bağlı korku yeterli değildir. Ya hastanın tecrübesinden veya görülen belirtilerden dolayı kendisince kuvvetli bir zan bulunmalıdır. Yahut uzman olan müslüman bir doktor tarafından haber verilmelidir. 
    Oruç tuttuğu takdirde, böyle hasta olacağı delilden doğan kuvvetli bir zanna veya yetkili müslüman bir doktorun haberine dayanan sağlam bir kimse de hasta hükmündedir.
    Yine, ağır sıtma nöbetine tutulan kimse, henüz sıtma belirmeden orucunu bozacak olsa, bunda bir sakınca yoktur. Fakat gün aşırı sıtmaya tutulan kimse, belli günde sıtmanın geri dönmesi sebebiyle kendisini zayıf düşüreceğini düşünerek orucunu bozduğu halde, sıtma meydana çıkmamış olsa, kendisine keffaret gerekmez.
    3) Düşmanla Cihad: Ramazanda düşmanla savaşacak bir İslâm mücahidi, düşman karşısında zayıf düşeceğinden korkarsa, oruç tutmayabilir. Sonra savaş yapılmasa da yine kendisine kazadan başka bir şey gerekmez.
    4) Zorlama (ikrah) Hali: Hayata tesir edecek veya bir uzvun (organın) telef olmasına sebebiyet verecek şekilde bir zorlamadan dolayı oruç açılabilir, bu caizdir. Bununla beraber yolcu veya hasta bulunmayan bir kimse, böyle bir zorlamaya rağmen ramazan orucunu bozmaz da zulmen öldürülürse günahkar olmaz, daha büyük bir sevab kazanır ve dindeki sağlamlığını göstermiş olur. Fakat yolcu veya hasta olan kimse, bu zorlamaya rağmen orucunu açmaz da öldürülecek olursa, günaha girmiş olur. Çünkü bunlar için aslında oruçlarını açma izni dinde vardır. Bu ruhsattan zorlanma halinde yararlanmamak doğru olmaz.
    5) Şiddetli açlık ve susuzluk: Oruçlu bir kimse açlıktan veya susuzluktan dolayı helak olmasından veya aklına bir noksanlık gelmesinden bir tecrübeye ve belirtiye veya müslüman bir doktorun haberine dayanarak korkarsa, orucunu sonra kaza etmek şartı ile bozabilir.
    6) Gebelik, süt annelik: Şöyle ki, Ramazanda gebe bulunan, ya kendisinin veya başkasının çocuğuna süt veren bir kadın, kendisine veya çocuğa bir zarar gelmesinden korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra onu kaza eder. Ancak süt analığı gerçekleşmiş olmalıdır, çocuğa süt verecek kendisinden başka bir kimse bulunmamalıdır. Yahut bulunduğu halde çocuk memesini emmemelidir.
     7) Hayz ve Nifas Hali: Bir kadın Ramazanda gündüzün adet görmeğe başlarsa veya çocuk doğurursa, orucu bozulmuş olur. Artık adet günlerinde ve lohusalık müddetinde oruç tutamaz, caiz değildir. Fakat bir kadın adet günü sanarak orucunu bozduğu halde, o gün adet görmemiş olursa, kendisine keffaret de gerekir. Tercih edilen görüş budur. Ramazanda adet gören bir kadın geceleyin adet kesilip temizlenecek olsa bakılır: Eğer adet günleri tam on gün ise, ertesi gün ramazan orucuna başlar. Fakat on günden az ise, adeti kesildikten sonra imsak vaktine kadar yıkanmasına yetecek kadar fazla bir zaman kalmışsa, yine oruca başlar. Bu kadar bir vakit bulunmaz ise, yıkanması arkasından hemen imsak zamanı olursa, o gün oruca başlamaz; çünkü böyle on günden noksan adet görenler hakkında yıkanma müddeti de adet vaktinden sayılır.
    8) Ziyafet: Ziyafet vermek veya bir ziyafete çağrılmak, nafile oruçları bozmak hususunda bir özür sayılabilir. Bunun için, sonradan kaza edebileceğine güvenen kimse, vereceği veya çağrıldığı bir ziyafetten dolayı, nafile olarak tutmuş olduğu orucunu bozabilir. Çünkü orucuna devam ettiği takdirde, bir müslüman kardeşini gücendirmiş olabilir. Bir görüşe göre, nafile oruç ziyafet için zevalden önce açılabilirse de, zevalden sonra artık açılamaz. Eğer ana ve babanın haklarına riayetsizliği gerektiren bir hal olursa, o zaman bu oruç bozulabilir. Ziyafet, farz ve vacib oruçlar için bir özür değildir.
     9) Talaka (boşamaya) Yemin: Nafile veya kaza orucuna başlamış olan bir kimseye orucunu bozması için bir şahıs kendi hanımının boş olmasına yemin etse, orucunu bozmazsa karısının boş olacağını söylese, bu oruçlunun o yemin eden adamı zarardan ve eziyetten kurtarması için orucunu açması mendub olur. Bazı alimlere göre, daha istiva zamanı olmamış ise, bu mendubdur (iyidir), değilse mendub olmaz. Fakat yemin eden kimse oruçlunun babası ise mendub olur.
     10) Yaş büyüklüğü: Kendisine şeyh-i fani denilen çok yaşlı ve güçsüz bir kimse oruç tutmayabilir. Şeyh-i fani, o ihtiyar kimsedir ki, ölünceye kadar vücuduna zafiyet gelir ve tekrar kuvvet bulmadan ölür. Böyle bir kimse için her ramazan gününün orucuna karşılık bir fidye vermek gerekir. Bu fidye ramazanın başında verilebileceği gibi, sonra da verilebilir. Birçok fakire verilebileceği gibi, bir fakire de verilebilir. Bunun için otuz günün fidyesi, ibahe (yemek yedirmek) sureti ile de ödenebilir. Şöyle ki, her günün orucuna bedel fakire sabah-akşam doyacak kadar yemek yedirilmesi yeterli olur.

     161- Sağlığında üzerine borç kalan fidyeleri ödemeyen kimsenin, malı varsa, bunların ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Eğer geriye bıraktığı mal, fidye borçlarını karşılamayacak derecede ise veya ölü hakkında bağış yapmak isteyenin koyduğu para yetmiyorsa "devir" yapılır. Buna "İskat-ı Savm" denilir. 
    162- Kendisini şeyh-i fani sanıp fidye vermiş olan kimse, sonradan oruç tutmaya güç kazansa, fidyenin hükmü kalmaz. Oruç tutması ve geçmiş günleri kaza etmesi gerekir.
    163- Yolcu, hasta hayz ve lohusa halinde bulunanların kendilerini oruçlu gibi göstermeleri gerekmez. Yolcu ile hasta aşikare yiyebilirler. Ancak kendilerini yolcu veya hasta tanımayan insanlara karşı açıkta yemeleri uygun değildir. Suçlanmadan kurtulmak ve din kardeşlerine saygı göstermek için meydanda yememelidir. Haiz ve lohusa için de, gizli yiyip içmek edebe daha uygundur.
    164- Oruç tutması gerekmeyen bir kimse, ramazan günleri içinde oruç tutmasını gerektiren bir hal ile karşılaşırsa, günün geri kalanını oruç tutması (yeyip içmemesi) uygundur. Örnek: İmsak vaktinden sonra temizlenen haiz veya lohusa bir kadın, o günün akşamına kadar imsak etmelidir. 
    Yine, bir yolcu oruçlu olarak sabahlayıp da ondan sonra beldesine dönse veya başka bir beldeye girip ikamet etse veya oruçlu olmadığı halde imsak vaktinden sonra ikametgahına dönse, artık o günün akşamına kadar imsak etmelidir. İftar etmesi çirkindir.
    Yine, imsak vaktinden sonra sağlığa kavuşan bir hasta, aklını kaybettikten sonra kendine gelen bir mecnun, buluğa eren çocuk, İslamı kabul etmekle ihtida eden kimse ve herhangi bir sebeble orucu bozulan için gerekli olan, günün geri kalan kısmını oruçlu gibi geçirmektir. Din terbiyesi bunu gösterir. Hatta böyle davranmak, sahih olan görüşe göre vacibdir. Diğer bir görüşe göre müstahabdır. 
    Büluğa eren çocuk ile ihtida eden (İslamı kabul eden) şahsa, o günün orucunu ayrıca kaza etmek gerekmez. Çünkü bunlar imsak vaktinde mükellef bulunmamışlardır. Diğerlerine ise, kaza etmek gerekir.
    165- Bir yolcu için güçlük yoksa, ramazan orucunu tutması daha faziletlidir. Fakat güçlük çekilecekse veya arkadaşları oruçsuz olup yiyecekleri aralarında müşterek ise, iftar etmesi daha faziletlidir.
    166- Nafakasını (geçimini) kazanmaya muhtaç olan bir işçi veya sanatkar, bu işle uğraştığı takdirde, orucunu bozmasını mubah kılacak bir hastalığa uğrayacağını bilecek olsa, daha hasta olmadan iftar etmesi helal olmaz.
Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Keffareti Gerektirmeyen Oruçlar


   137- Ramazan orucundan başka hiç bir orucun bozulmasından dolayı bir ceza ve geçmişteki kusuru düzeltme olarak iki ay oruç tutmak gerekmez. Çünkü Kur'an'ın açık beyanı, yalnız tutulan Ramazan orucunun bozulması üzerine keffareti gerekli kılmaktadır.

    138- Ramazan orucunun bozulmasından dolayı keffaret gerekmesi için, hem şekil ve hem de mana bakımından iftar (orucu bozan bir şey) gerçekleşmelidir. Bu da, adet olarak gıdalanmak, tedavi olmak veya lezzetlenmek kasdi ile yenip içilen şeylerden birini kendi isteğiyle ve kasden yutmakla veya bir canlı kişiye kendi isteğiyle kasden iki yoldan biriyle cinsel ilişki kurmakla meydana gelir. Bunda inzal olması şart değildir. Bunun için gıda sayılmayan, beden için elverişli olmayan, aslen murdar olup kendisinden tiksinilen bir şeyin rıza ile ve kasden yenip içilmesinden veya bir ilacın ağızdan başka bir yerden içeriye akıtılmasından dolayı keffaret gerekmez. Yine, diri bir insana başka bir taraftan veya ölü insana normal yoldan, ölü veya diri bir hayvana herhangi bir taraftan isteyerek yapılan ve inzal bulunan temaslar da bu hükümdedir. Yalnız kazayı gerektirir. Dinde yasak ve haram olan işleri yapmak da ayrıca azaba sebeb olur. 
    (Şafîîlere göre, ölü veya hayvan hakkındaki cinsel ilişki keffareti gerektirir. Çünkü bu halde, oruca engel olan bir temas bulur.)
     139- Keffaret, oruç tutmamanın değil, orucu bozmanın bir cezasıdır. Bunun için bir kimse, Ramazanda oruca asla niyet etmediği gibi, asla iftar da etmeyip imsak etmiş bulunsa (oruç tutsa), üzerine yalnız kaza lazım gelir. 
    Fakat İmam Züfer'e göre, oruç için mutlak surette imsak yeterlidir. Bunun için, niyet bulunmasa da, yalnız imsak yapılsa oruç tutulmuş olur. Artık ne kaza, ne de keffaret lazım gelir. Bu durumda kasden yapılacak bir iftar hem kazayı, hem de keffareti gerektirir. Yine; Oruca asla niyet etmediği halde, gündüzün kasden iftar edilse, yalnız kaza gerekir. Böyle bir yersiz davranıştan dolayı, ayrıca sorumluluk doğar. Tevbe edip mağfiret dilemek gerekir. Fakat keffaret gerekmez. Yine, geceleyin niyet edilmeyip sabahleyin zevalden önce (nehar-i şer'înin yarısından önce) oruca niyet edilip de, ondan sonra kasden iftar edilecek olsa, yine yalnız kaza gerekir, keffaret gerekmez. Bu İmamı Azam'a göredir, iki İmama göre (İmam Muhammed - İmam Ebû Yusuf), niyet bulunmaksızın imsak edilse (oruç tutulsa) veya zevaldan sonra iftar edilse, kaza lazım gelir, keffaret gerekmez. Fakat zevalden önce iftar edilse, hem kaza, hem de keffaret gerekir, çünkü zevalden önce oruca niyet edilmesi mümkündür. 
     (İmam Malik'e göre, bir özrü bulunmadığı halde iftar eden her mükellef üzerine keffaret gerekir. İmam Şafiî'ye göre, yalnız cinsel ilişkiden dolayı keffaret gerekir ve bu iş tekrarlandıkça, keffaret de tekrarlanır. Çünkü keffaretlerde ibadet manası daha yüksektir, ibadetlerde tedahül (birkaç keffaretin bir sayılması) mümkün değildir.
    140- Ramazanda oruca niyet etmiş bir kimse için bilerek ve isteyerek yenilmesi ve içilmesi keffareti gerektiren şeylerden bir kısmı şunlardır: Ekmek, yemek, yağ, peynir, buğday, kavrulmuş arpa, yağ ile yoğrulmuş darı otu, pişmiş veya çiğ et, su, kar, dolu, sebze suları, karpuz, kavun, yaş ve kuru meyveler, yaş olup temiz bulunan karpuz kabuğu, üzüm tanesi, taze küçük üzüm yaprağı, yenen diğer yapraklar, bitkiler, safran, misk, kafur, herhangi bir ilaç, yenmesi adet halinde olan çamur, kilermeni, gebenin canı isteyip yiyeceği çamur, bütün içkiler, tütün, nargile, enfiye, emilen bir şekerin boğaza giden tadı. Bunlarda, yenip içilmek bakımından şeklen iftar bulunduğu gibi, bedenin yararına elverişli bulunmaları veya bunlarla lezzetlenilmesi bakımından da mana yönünden iftar vardır.
    141- Kasden yutulacak bir taş, bir demir, bir kurşun, bir çekirdek, kuru kabuklu bir fındık veya badem, orucu bozar. Kazayı gerektirirse de, keffaret icab etmez. Çünkü bunlarda şeklen iftar varsa da, yenilmeleri adet edinilmediğinden mana bakımından iftar yoktur. Yine, yutulan bir kağıt parçası, bir pamuk, adi çamur, bir toprak, kuru bir ot, bir saman parçası, yetişmemiş ayva, tanesi kuru veya yaş kabuklu ceviz tanesi, kabuklu yumurta kazayı gerektirirse de, keffareti gerektirmez. Çünkü adet bakımından bunlarla gıdalanılmaz ve bunlarda tedavi kasdedilmez. Kuru fıstık ise, içi olduğu halde çiğnenirse, keffareti gerektirir. Çiğnenmeden yutulursa, keffareti gerektirmez. Fıstığın başı yarılmış olsa da, hüküm yine aynıdır.
    142- Kuru pirinç, kuru darı, mercimek, fiğ de keffareti gerektirmez. Çünkü bunlarla gıdalanmak adet değildir. Buruna kaçan su veya akıtılan ilaç da böyledir. Çünkü bunlarda, rıza ile yutup iftar yapmak yoktur. Sadece bir yararlanma ise, yalnız kazayı gerektirir.
    143- Başkasının tükrüğünü, başkasının ağzından çıkmış olan lokmayı, kendi ağzından çıkıp da biraz dışarda kalmış olan lokmayı alıp yutmak da yalnız kaza gerektirir, keffaret gerekmez. Çünkü insan yaratılışı bakımından bunlardan tiksinir. Geçerli sayılan rivayete göre, kan da böyledir. Fakat dostun tükrüğünü alıp yutmak, Ramazan orucu için keffareti gerektirir. Çünkü bununla lezzetlenir. Afyon gibi sarhoşluk veren kuru otlar da böyledir.
Sonuç: Keffaret, insanları bazı işlerden engellemek içindir. Bu engelleme, yenip içilmesi adet olan ve yaratılış gereği kendilerine meyil duyulan şeylere karşı uygulanır, insanlar yaratılışı gereği tiksineceği şeylerden zaten kaçınacakları için bunlardan dolayı zorlamaya gerek yoktur.
    144- Yenilmesi adet halinde olan bir şeyi Ramazanda oruçlu iken unutarak ağzına alan kimse, oruçlu olduğunu hatırlayınca hemen onu ağzından çıkarıp atması gerekir. Fakat ağzındakini çıkarmayıp yutarsa, üzerine keffaret gerekir. Ancak ağzından çıkarır da onu soğuduktan sonra yutacak olursa, yalnız ona kaza gerekir. Çünkü böyle bir şeyi yutmak tiksinti veren bir şeydir.
    145- Bir kimse, fecir doğduğu halde, henüz doğmamıştır zannı ile sahur yemeğini yese veya güneş batmamış olduğu halde, battı sanarak iftar etse, üzerine kaza gerekir, keffaret lazım gelmez. Çünkü kasden iftar etmiş değildir.
    146- Bir kimse, Ramazanda zevcesine: "Bak, fecir doğmuş mu, doğmamış mı?" dedikten sonra, kadın bakıp henüz doğmadığını haber vermesi üzerine, o kimse oruca aykırı bir harekette bulunsa; fakat daha sonra fecrin doğmuş olduğu anlaşılsa, kendisine yalnız kaza gerekir, keffaret gerekmez. Fakat kadın fecrin doğmuş olduğunu bilerek böyle bir harekette bulunmuş ise, ona keffaret de lazım gelir.
    147- İki kimse güneşin battığına, iki kimse de güneşin henüz batmamış olduğuna şahidlik ettiği halde iftar edilecek olsa ve sonradan güneşin batmamış olduğu anlaşılsa, bundan dolayı ittifakla yalnız kaza gerekir. Keffaret gerekmez.
    148- İnsanların hukukunda iki kimsenin şahidliği isbata yeterli olduğu gibi, oruç hakkında da böyle şahidlik ettikleri halde, bir kimse yemek yeyip sonradan fecrin doğmuş olduğu anlaşılsa üzerine hem kaza, hem de keffaret gerekir. Bunda ittifak vardır. Bu konuda bir şeyin yokluğuna şehadet (fecrin doğmadığını söylemek) isbat hususundaki şehadete (fecrin doğmuş olmasına) karşı çıkamaz.Fakat bu hadisede böyle şehadet edenler birer kimse olsa, yalnız kaza gerekir. Çünkü fecrin doğuşu hakkında bir kişinin şahidliği tam bir delil değildir.
    149- Unutarak bir şey yiyen veya fecir doğmuşken, henüz doğmamıştır sanarak veya uyku halinde oruca aykırı bir harekette bulunan kimse, artık orucunun bozulduğunu zannederek tekrar kasıdlı olarak yese, üzerine keffaret gerekmez. Bu unutma ile orucunun bozulmayacağını bildiği halde iftar etse, İmamı Azam'a göre yine keffaret gerekmez. Sahih olan da budur. Çünkü bunda orucun bozulma şüphesi vardır.
    150- Kendisine içten kusuntu gelen veya ağzına su verirken hata eseri boğazına su kaçan veya bir kadının güzelliğine bakan kimse, bununla orucun bozulduğunu sanarak Ramazanda kasden iftar edecek olsa, üzerine keffaret gerekmez. Fakat bununla orucun bozulmayacağını bildiği halde iftar etse, keffaret de gerekir. Çünkü burada şüpheye yer yoktur.
    151- Bir kimse Ramazanda gündüzün misvak kullansa veya gıybet etse de bu yüzden orucun bozulduğunu sanarak iftar etmekle üzerine keffaret gerekmez. Fakat bununla orucun bozulmayacağını öğrenmiş ise, keffaret gerekir.
    152- Ramazan günü ihtilam olan kimse, orucunu bozsa bakılır: Eğer bu ihtilamla orucunun bozulmuş olduğunu zannetmiş ise, üzerine keffaret gerekmez. Fakat bununla orucun bozulmayacağını biliyordu ise, keffaret gerekir.
    153- Ramazan ayında oruçlu olduğunu unutarak cinsel ilişkide bulunan kimse, oruçlu olduğunu hatırlar hatırlamaz, kendini geri çekse, orucu bozulmuş olmaz. Sonradan inzal zarar vermez. Bu, bir ihtilam gibi olmuş olur. Fakat hiç hareket etmeksizin inzal oluncaya kadar duracak olsa, kendisine yalnız kaza gerekir. Fakat kendisini tahrik ettiği takdirde, keffaret gerekir. Çünkü bu durumda cinayet tamamlanmış olur. Kendini geri alıp tekrar münasebette bulunmak da, böyle keffareti gerektirir. Böyle bir ilişkinin ikinci fecir zamanına raslaması halinde de hüküm aynen geçerlidir.
    154- Bir kadın oruca niyet ettikten sonra uyuduğu veya geçici olarak cinnet getirdiği halde, kocası onunla ilişki kursa, orucu bozulur, üzerine yalnız kaza gerekir, keffaret icab etmez.

  
157- Bir yolcu zevaldan önce memleketine (ikamet vatanına) dönmekle bir şey yememiş olduğu halde oruca niyet edip ondan sonra kasden orucunu bozacak olsa, üzerine keffaret gerekmez. Zevalden önce iyileşip kendine gelen bir mecnun niyet etmişken, sonra orucunu bozarsa, ona da keffaret gerekmez.
    158- Orucunu bozan kimseye, o gün oruç tutmamasını mubah kılacak bir hal gelirse, ondan keffaret düşer.
    Misal: Sağlıklı bir kimse, Ramazanda oruca niyet etmişken, gündüzün orucunu bozsa da aynı günde bayılsa veya bir kadın adet görmeğe başlasa yahut oruç tutamayacak bir halde hastalansa, üzerine yalnız kaza gerekir, keffaret gerekmez. Doğru olan görüş budur. Bunlar birer semavi özürdür. Fakat böyle bir kimse, kendini yaralayıp da oruç tutamaz hale gelse, sahih olan görüşe göre, üzerinden keffaret düşmez. Çünkü bu duruma düşmeye kendisi sebeb olmuştur.Yine, orucu açtıktan sonra isteyerek veya zorlanarak yolculuğa çıksa, yine keffaret düşmez. Çünkü yolculuk semavî bir özür değildir. Sefere (yolculuğa) çıktıktan sonra orucu bozmak ise, yalnız kazayı gerektirir. Çünkü o gün aslen oruç tutmakla mükellef değildi.
    159- Ramazanda oruçlu olarak yolculuğa başlamış bir kimse, unutmuş olduğu bir şeyi almak için evine dönüp de bir şey yedikten sonra tekrar yola çıksa, üzerine keffaret gerekir. Çünkü evine dönmekle yolculuktan çıkmış olduğundan yemek yediği sırada mukim sayılmıştır. Fakat beldenin evlerini geçtikten sonra bir şey yeyip de, ondan sonra evine dönüp yine bir şey yiyecek olsa, üzerine keffaret gerekmez. Böyle yedikten sonra yolculuktan tamamen vazgeçmiş olsa da yine keffaret gerekmez. Çünkü bu yemesi bir ruhsat (izin) haline rasgelmiştir.
Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Kaza Edilmesi Gereken ve Gerekmeyen Oruçlar


127- Yolculuk veya hastalık özrü ile Ramazan orucunu tutmamış olan kimse, bunları kaza etmeye elverişli bir vakit bulamadan önce ölse, üzerine kaza gerekmediği gibi, fidye vermesi de lazım gelmez. Ancak oruçları için fidye verilmesini vasiyet etmiş olursa, malının üçte birinden bu vasiyetin yerine gelirilmesi gerekir. Fidye, fakir bir kimseyi sabah ve akşam doyuracak olan bir günlük yiyecektir. Bu, bir fitre sadakasına eşittir.

    128- Yolculuk veya hastalık sebebi ile Ramazan orucunu tutamamış olan kimse, bunun tamamını veya bir kısmını kaza edebilecek bir zaman bulmuş olduğu halde, bunları kaza etmeden ölürse, malı olduğu takdirde, kazaya kalan her gün için malının üçte birinden ödenmek üzere bir fidye ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Bu fidye fakirlere verilir. Bir özrü olmaksızın kasden Ramazan orucunu tutmayan kimse üzerine de, öldüğü zaman malının üçte birinden fidye verilmesini vasiyet etmelidir ki, bu vacibdir. Kaza edecek zaman bulamasa da hüküm aynıdır. Çünkü yapılması mümkün olan bir ibadeti terk etmiştir. Vasiyet etmediği takdirde, varislerin bu fidyeyi vermeleri üzerine vacib olmaz, isterlerse kendi mallarından bir bağış olarak verebilirler. Varisler ve varis olmayanlar, ölü adına orucu tutmak suretiyle kaza edemezler. Böyle beden ile yapılan ibadetlerde, başkasına vekalet edilemez. Ancak kendileri için tuttukları oruçların sevabını ölüye bağışlayabilirler.
    (İmam Şafiîye göre, ölü vasiyet etsin veya etmesin, onun geriye bıraktığı malın tümünden kazaya kalmış oruçlarının fidyesi verilir. Böyle bir ölü adına da velisi oruç tutabilir.)
    129- Tutulamayan oruçlardan dolayı fidye verilmesi, Ramazan orucu ile Ramazan ayından kazaya kalan oruçlara ve nezir oruçlarına mahsustur. Yemin ve adam öldürme keffaretleri için gereken oruçları tutmaktan aciz kalan kimsenin, daha hayatta iken fidye vermesi caiz değildir. Fakat bu oruçlar için vasiyet etmesi caizdir.
    130- Bozulan herhangi bir nafile orucun kazası gerekir, ister bu orucu bozma, oruçlunun kendi isteği ile olsun, ister olmasın aynıdır. Bunun için nafile oruç tutmaya başlayan bir kadın, adet görecek olsa, sahih olan görüşe göre, bu orucu kaza etmesi gerekir. Çünkü başlanmış bir ibadeti yarıda bırakmamak ve yüklenilen bir din görevini yok etmemek vacibdir, gereklidir.
    (Şafiîlere göre böyle bir oruçlu serbesttir, dilerse bu orucu kaza eder, dilerse etmez. Çünkü üzerine vacib olmayan bir ibadete başlamıştır. Yerine getirmediği fazladan bir ibadet için kendisine kaza gerekmez.)

     131- Bir kimse, fecrin doğuşundan sonra kaza orucuna niyet etse, bu oruç kaza yerine geçmez, nafile bir oruç olur. Çünkü geceden niyet edilmesi gerekirdi. Bu orucu bozacak olsa, ayrıca kazası gerekir.
    132- Ramazanın başından sonuna kadar baygın bir halde olan kimse, sonradan kendine gelince, üzerine kaza gerekmez. Bunda ittifak vardır. Çünkü bayılma hali bir hastalıktır. Fakat böyle bir halin bu kadar uzaması da çok az olur. Nadir olan şeylerdeki güçlük de izne sebeb olamaz.
    133- Delirmiş olan bir adam, Ramazan içinde kendine gelip iyileşse, geçmiş günleri kaza eder. Fakat bir kimsenin delirmesi Ramazanın başından sonuna kadar veya son günün zevalinden sonraya kadar devam etse, sonradan iyileşmekle kendisine kaza gerekmez. Çünkü bunda güçlük vardır: Sahih olan da, budur. Yine böyle delirmiş olan kimse, Ramazan gecelerinden birinde iyileşip de, sonra fecirden itibaren yine delirse, üzerine kaza gerekmez. Delirmiş olan kimsenin iyileşmesi, kendisindeki delirmenin tamamen ortadan kalkması ile olur. Malikîlere göre, delirme de bayılma gibidir. Onun için kazası gerekir.) 
    134- Orucu kazaya kalan kimse, bunu kaza etmeden ilerki Ramazana yetişince, gelen Ramazan orucunu, kaza orucundan önce tutar. Çünkü kaza için zaman geniştir ve elverişlidir. (Şafîîlere göre, bir ramazana ait kaza orucunu, diğer Ramazan gelmeden önce tutmak gerekir. Önceki Ramazan orucu tutulmadan ikinci bir Ramazan gelince, hem kaza ve hem de her gün için bir fidye vermek gerekir. Çünkü kaza vaktinden çıkarılmıştır. Kazayı vaktinden sonraya bırakmak ise, yerine getirilmesi gereken bir ibadeti sonraya bırakmak gibidir. Hanefi mezhebinde, kaza için belli bir vakit gösterilmemiştir. Buna dair ayet-i kerime kazayı herhangi bir vakitle sınırlandırmış değildir.
    135- Bir gayrimüslim Ramazan ayı içinde müslüman olduğu halde, geri kalan günleri oruç tutmayacak olsa, bakılır: Eğer küfür diyarında İslam'a girmişse ve Ramazan ayı çıkıncaya kadar orucun farz olduğunu öğrenmemişse, özürlü sayılır. İslama girdikten sonra geçirdiği günler için kaza etmesi gerekmez. Fakat İslam yurdunda ihtida (islam dinini kabul) etmişse, her halde kaza etmesi lazımdır. Çünkü İslam ilinde bu gibi cehalet özür sayılmaz.
    136- Çocuklar için oruç tutmak, namaz gibidir. Bunun için on yaşında bulunan bir çocuğa oruç tutması emredilir. Tutmasa hafifçe dövülebilir. Bununla beraber tutmazsa, kaza etmesi gerekmez. Bir de çocuğun oruca gücü yetmelidir. Oruçtan zarar görecek olan çocuğa: "Oruç tut" diye emredilmez.

Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Farz Orucun Şartları ve Vakti

Orucun Şartları

39- Orucun farz oluşuna ve yerine getirilmesinin (edasının) farz oluşu ile sıhhatına dair şartlar vardır. Şöyle ki:
    1) Oruçla mükellef olmak için İslâm, akıl ve büluğ şarttır. Onun için bu vasıfları toplamayan bir kimseye oruç farz değildir. Ancak akıl sahibi bulunan mümeyyiz bir İslâm çocuğunun tuttuğu oruç nafile olarak sahih olur.
    2) Orucun yerine getirilmesi (edası)nın farz olması için sıhhat ve ikamet şarttır. Onun için hasta olana ve yolculuk halinde bulunanlara, bu hallerinde oruç tutmak farz değildir. Bunlar oruçlarını tutamayınca, sonra o tutamadıkları oruçları kaza ederler.


Bir orucun edası (yerine getirilmesi)nin sahih olması için niyet etmek, hayız ve nifas hallerinden temizlenmiş olmak şarttır. Bunun için niyet edilmeksizin tutulan bir oruç, müctehidlerin tümüne göre din yönünden geçerli değildir. Hayız ve nifaz halinde oruç tutan bir kadının da orucu sahih değildir. Bunların, ramazan orucunu sonradan kaza etmeleri gerekir. Bu konu ileride açıklanacaktır.


Orucun Vakti
    40- Orucun vakti ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar devam eden müddettir. Bununla beraber, ikinci fecrin ilk doğuşu anına mı, yoksa aydınlığının ufukta uzanıp dağılmaya başladığı zamana mı itibar olunacaktır meselesinde ihtilâf yardır. Bazı alimlere göre, ikinci fecrin ilk doğuşu anı esastır. İhtiyata en yakın olan görüş de budur. Diğer bazı alimlere göre, aydınlığın biraz uzayıp dağılmaya başladığı zamana itibar edilmelidir. Oruç tutacaklar hakkında daha elverişli olan da budur.
    Bunun için birinci görüşe göre ikinci (gerçek) fecrin ilk doğuşundan itibaren, ikinci görüşe göre de bu fecrin doğuşundan sonra aydınlığının dağılmaya başlaması anından itibaren oruca başlamak gerekir.
     41- Fecrin doğuşunda şüpheye düşen kimse için faziletli olan, yeyip içmeyi bırakmaktır. Bununla beraber yeyip içse, orucu yine tamamdır. Ancak fecirden sonra yeyip içtiği anlaşılırsa, o zaman kaza etmesi gerekir. Fecirden sonra sahur yapıldığında zan kuvvetli olsa ve başka bir delil de bulunmasa, sağlam olan rivayete göre, buna itibar olunmaz. Fakat bu halde tutulan orucun kaza edilmesi ihtiyata uygundur.
    42- Oruçlu kimse, güneşin batışından şübhe etse, iftar etmesi helâl olmaz. İftar edip de gerçek durum anlaşılmazsa, üzerine kaza gerekir. Keffaretin gereği hakkında ise iki rivayet vardır. Fakat batıştan önce iftar etmiş olduğu anlaşılırsa, üzerine kazadan başka keffaret de lâzım gelir.
    Güneşin batmış olduğu hakkında kuvvetli bir zanna sahib olduğu halde iftar eden kimse hakkında hüküm böyledir. Güneşin batışından önce iftar etmiş olduğu anlaşılsın veya anlaşılmasın hüküm değişmez.
    43- Araştırma yaparak hem sahur, hem iftar yapmak caizdir. Şöyle ki: Oruç tutacak kimse, başka bir vasıta bulamayınca, galip zannına göre sahur yemeği yer ve fecrin doğduğuna kanaat getirince oruca başlar. Güneşin batışını da araştırarak yine galip zannına göre orucunu açabilir. Bununla beraber fecrin doğuşunu iyice kestiremeyen için, bir an önce oruca başlamak ve güneşin battığını kestirmeyen için de, hemen orucu bozmamak ihtiyat gereğidir.
    44- Davul, top sesi veya kandil yakılması ile oruca başlamak veya iftar edebilmek için de, bunlann güvenilebilecek şekilde muntazam olmasına ve her taraftan görülüp işitilir bir halde bulunmasına dikkat etmek gerekir. Saatlerin muntazam bir şekilde işlemekte olduğu da tecrübe ile bilinmekte olmalıdır.

Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Orucun Mahiyeti ve Çeşitleri

1- Oruç, ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden nefsi kesmek, demektir. Oruç kelimesinin Arabçası, siyam ve savm'dır ki, nefsi tutmak ve engellemek manasındadır. "Siyam" sözü, Savm'ın çoğulu olarak da kullanılır. Din deyiminde "Müftırat" (oruç bozucu) denilen şeylerden nefsi gerçekten veya hükmen yasaklamak bir imsak (oruç tutmak)'tır. Yanılarak ve unutarak bir şey yeyip içildiği takdirde hükmen imsak bulunmuş olacağından oruç bozulmuş olmaz. 
2- İmsak sözünün karşıtı İftar'dır. Şöyle ki: Hiç oruç tutmamak bir iftar olduğu gibi, güneşin batışından sonra orucu açmak da bir iftardır. Oruçlu iken orucu bozacak bir şeyin yapılması da bir iftardır. İftar eden kimseye "Muftır" denildiği gibi, orucu bozan şeylerden her birine de "Muftir" denilir. Bunun çoğulu "Muftırat"dır. 
3- Ramazan-ı Şerif ayına Şehr-i Sıyam (oruç ayı) denir. Ramazan bayramına da, imsaka son verileceği için İd'-i Fıtır (İftar bayramı) denilir. Bayram anlamına gelen İd'ın çoğulu, A'yad'dır. 
4- Ramazan orucu, Peygamberin hicretinden bir buçuk sene sonra Şaban ayının onuncu günü farz kılınmıştır. Bunun farziyeti kitab, sünnet ve icma ile sabittir. "Oruç size farz kılındı." (Bakara sûresi, âyet: 183) âyet-i kerîmesi bunu emretmektedir. Bu çok mübarek ve pek feyizli ibadete gereği üzere devam edenlere müjdeler olsun!..


Orucun Nevileri 
     5- Oruçlar: Farz, vacib, nafile ve mekruh nevilerine ayrılır. Farz ve vacib oruçlar da belirli ve belirsiz kısımlara ayrılır. Şöyle ki: Ramazan ayı orucu belirli bir farzdır. Kazaya kalan ramazan ayına ait oruçlarla keffaret olarak tutulacak oruçlar da belirsiz birer farzdır. Bunlar, istenilen mubah günlerde tutulabilir.Belli bir günde tutulması adanan bir oruç, belirli bir vacibdir. Herhangi bir gün, herhangi bir ay veya herhangi bir hafta gibi, belirlenmeyip tutulması adanan bir oruç da belirsiz bir vacibdir. Adanan itikaf oruçları da birer belirli vacib demektir ki, itikaf zamanlarına mahsustur. 
    6- Allah Teala'nın rızası için tutulacak nafile oruçlar da başlı başına bir nevi teşkil eder. Bunlar sünnet, müstahab, mendub diye isimlenirler. Aşura günü ile beraber ondan bir gün önce veya bir gün sonra tutulan oruçlar ve Eyyam-ı Biyz denilen her ayın on üçüncü, on dördüncü ve on beşinci günleri tutulan oruçlar gibi. Bunlar müstahabdır."Haram Aylar" denilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarının perşembe, cuma ve cumartesi günlerinde ve Zilhiccenin başından dokuz günde tutulacak oruçlar da müstahabdır.
    7- Ramazan bayramının birinci gününde, Kurban bayramının dört gününde tutulacak oruçlar tahrimen mekruhtur. Çünkü bu günler, Yüce Allah'ın kullarına olan birer ziyafet günüdür. Bu ziyafetten kaçınmak uygun olmaz. Bununla beraber bu, günlerde tutulan oruçlar yine oruçtur. Şu kadar var ki, bozulursa kazası gerekmez. Çünkü caiz görülmeyen şey benimsenmiştir. Diğer bir görüşe göre, kazası gerekir.
    8- Nevruz denilen ilkbahar gününde ve "Mehrican" denilen son bahar gününde kasden tutulan oruçlar tenzihen mekruhtur. Çünkü bu günlere hürmet edilmiş gibi olur. Oysa ki bunlara hürmet haramdır. Eğer adet üzere tutulan bir oruç bu günlere rastlarsa, bunun keraheti olmaz.
     9- Yalnız cuma veya yalnız cumartesi günü ve özellikle Muharremin "Aşure günü" denilen yalnız onuncu günü oruç tutmak da tenzihen mekruhtur.
    10- Geceleyin orucu bozmayıp iki gün birbirine bitişik olarak oruç tutulması da mekruhtur. Buna "Savm-i Visal" denilir. Nafile oruçlarda iyi olan oruç tutma şekli, birgün oruç tutmak ve birgün de tutmamakdır. Bu şekilde tutulan oruca "Savm-i Davudi" denir. .
    11- Hacılar için, güçsüzlük verecek olduğu takdirde, "terviye" ve "arefe" günlerinde oruç tutmak mekruhtur. Çünkü daha sonra yapacakları hac işlerini yerine getirmekten aciz kalabilirler.
    12- Şek günü denilen günde Ramazan ayına veya bir vacibe niyet edilerek tutulan oruç da mekruhtur. Şek günü, Şaban ayının otuzuncu günüdür. İsterse havada bir engel bulunmasın. Çünkü o gün, başka bir beldede hilalin görünmüş olması mümkündür. Bu, hilalin doğuşunun değişik yerlerde olabileceğine itibar edilmemesine göredir. Hilalin doğuşunun değişik yerlerde olabileceğini kabul edenlere göre, bir günün şek günü sayılabilmesi için hava bulutlu olmalıdır. Yahut gecenin otuzuncu gece olduğuna dair bir alamet bulunmalıdır. Misal: Hilalin görüldüğüne dair olan şehadet reddedilmiş olmalıdır.
    13- Şek günü, ramazan ayına veya bir vacib oruca niyet edilerek oruç tutulsa, bakılır: Eğer ramazan olduğu anlaşılırsa, bu oruç ramazan orucundan sayılır. Ramazan olmadığı anlaşılırsa, ramazan orucuna niyet edilmiş olduğu takdirde nafile bir oruç olur, iftar edilirse, kazası gerekir. Fakat bir vacibe niyet edilmiş olduğu takdirde, o vacib oruç sahih olur. Eğer o günün Şaban'dan mı, yoksa Ramazan'dan mı olduğu anlaşılmazsa, bir vacib için niyet edilmiş olan oruç, o vacib için sahih olmaz. Çünkü o günün Ramazan'dan olması ihtimali vardır.
     14- Şek gününde nafile oruca niyet edilse, sahih olan görüşe göre, bunda bir sakınca yoktur. Ramazan olduğu anlaşılırsa, Ramazan orucu tutulmuş olur. Şaban olduğu bilinirse, bu oruç bir nafile olur. Bu durumda iftar edilse kazası gerekir, çünkü bunun tutulması benimsenmiştir.
    15- Şek gününde: "Ramazan ise oruç tutmaya, değilse iftar etmeye" şeklinde niyet etmiş olan bir kimse, oruç tutmuş olmaz. Çünkü oruca niyet edilince kesinlik gerekir. Böyle tereddütle oruca niyet olamaz.
    16- Şek günü, insanlara yaymamak suretiyle oruç tutmak, ilim sahibi kimseler için daha faziletlidir. Halk için tedbirli olmak daha faziletlidir. Onlar ihtiyatlı davranarak zeval vaktine kadar, orucu bozan şeylerden sakınırlar. Ramazan olmadığı anlaşılınca iftar ederler. Böylece ramazandan olmayan bir günü ramazandan saymış olmazlar. Bu hususta bilgi sahibi sayılanlar, şek gününde oruca nasıl niyet edileceğini bilenler ve aynı zamanda o günün ramazan olduğuna dair kesin kanaat sahibi olmayanlardır. Bu şekilde niyet edilmesini bilmeyenlerde halk sınıfıdır. Bunlara,"havas" karşıtı olarak "avam" denilir.
    17- Şaban ayında tamamen oruç tutan veya son üç gününde oruçlu bulunan kimse için de, şek günü oruç tutması daha faziletlidir.
    18- Oruç tutup bununla beraber bir ibadet inancı ile hiç bir şey konuşmamak suretiyle "Sükut Orucu" tutmak mekruhtur. Fakat düşünmek için veya faydasız sözlerden kaçınmak için susmakta kerahet yoktur.
    19- Bir kadın için, kocasının izni olmaksızın nafile oruç tutmak mekruhtur. Kocası bu orucu bozdurabilir. Kadın da sonradan kocası izin verince veya kadın yalnız kalınca, o bozmuş olduğu orucu kaza eder. Bununla beraber bir erkek hasta olursa veya oruçlu bulunursa veya hac ve umre için ihramda ise, zevcesini nafile oruçtan men edemez. Çünkü bu durumlarda zevcesine yakınlık gösteremez.
    20- Bir ücret karşılığında hizmet gören kimse, hizmet ve çalışmasına noksanlık verecekse, işverenin rızası olmadıkça nafile oruç tutamaz. Fakat böyle bir zarara sebebiyet vermeyince, işverenin izin vermesine bakmaksızın nafile oruç tutabilir.
    21- Üzerinde Ramazan ayından kazaya kalmış oruç bulunan kimsenin, nafile oruç tutması mekruh değildir.
    22- Oruç tutulması yasaklanan bayram günlerinde iftar edilmeksizin tam bir sene devamlı oruç tutulması mekruhtur. Buna, "Savm-i Dehr" denir. Bayram günleri iftar edildiği takdirde, böyle bir oruçta sakınca yoktur. Ancak bu oruç, oruç sahibini takatsiz düşürmemeli ve onu bir adet haline getirmemelidir. İbadet, adet dışında sadece Allah'ın rızası için yapılır.
    23- Şevval ayında ayrı ayrı günlerde, haftada iki gün olmak üzere altı gün oruç müstahabdır. Bununla beraber arka arkaya altı gün oruç tutulmasında da, tercih edilen görüşe göre, bir sakınca yoktur. Bazı alimlere göre böyle arka arkaya tutulmasında kerahet vardır.
    24- Şek gününde ihtiyaten oruç tutan kimse, unutarak bir şey yedikten sonra, o günün Ramazan olduğu anlaşılmakla oruca niyet etse, bu yeterli olmaz, o günü kaza etmesi gerekir. Ancak, o gün akşama kadar bir şey yeyip içmemesi lazım gelir. Diğer bir görüşe göre, bu halde niyet ederek tutacağı oruç, sahih olur. Çünkü niyetten önce olan unutma, niyetten sonraki unutma gibidir.

Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Orucu Bozan ve Bozmayan Şeyler


99- Kasden yeyip içmek ve oruca aykırı olan işleri yapmak orucu bozar. Bu işlerin bir kısmı yalnız kazayı ve bir kısmı da hem kaza, hem de keffareti gerektirir. 
    100- Unutarak bir şey yemek ve içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozmaz. Bu hususta farz, vacib ve nafile oruçlar arasında bir fark yoktur. Çünkü unutma ve yanılma ile yapılan işler bağışlanmıştır. (Malikîlere göre, bunların her biri ile farz olan oruç bozulur, kazası gerekir. Çünkü orucun rüknü olan imsak kaybolmuştur.)
     101- Yanılarak yemek yiyen bir oruçluya rastlanınca, bakılır: Eğer oruç tutmaya güçlü görülüyorsa, ona oruçlu olduğunu hatırlatmamak, tercih edilen görüşe göre, harama yakın mekruhtur. Fakat çok yaşlı ve zayıf kimse olunca, diğer ibadetleri sağlam yapabilmesi için, ona hatırlatılmaz. Uykuya dalmış bir kimseyi, vakti geçmeden namaz kılmak için uyandırmak da bir görevdir. Uyuyan özürlü sayılır; fakat uyandırmayan özürlü sayılmayacağı için günah işlemiş olur.
    102- Uyku halinde bir şey yeyip içmek orucu bozar. Bu yanılma işi gibi sayılmaz.
  103- Oruçlu olduğu halde yemek yiyen kimseye: "Sen oruçlusun" denildiği halde, hiç aldırış etmeyerek yemesine devam etse, sahih olan görüşe göre, orucu bozulur ve ona kaza gerekir.
    104- Hata yolu ile yeyip içmek de orucu bozar. Bunun için, oruçlu olduğunu bildiği halde bir kimse, kasıd olmaksızın hata ile bir şey yeyip içse, abdest alırken boğazından aşağı su kaçsa veya ağzına yağmur ve kar daneleri düşüp midesine doğru gitse orucu bozulur ve üzerine kaza gerekir. Fakat oruçlu olduğu hatırında yoksa, bunlardan dolayı orucu bozulmaz.
    105- Ağza su verip çalkaladıktan sonra ağızda kalan yaşlığın tükrükle beraber yutulması orucu bozmaz. Yine insanın baş kısmından burnuna inen akıntıyı kasden içeri çekip yutması da orucu bozmaz.
    106- Dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olsa, bakılır: Eğer az olur da içeriye geçmezse, orucu bozmaz. Çünkü adet gereği bundan korunmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber çoğunluğu tükürük teşkil ediyorsa, hüküm yine böyledir. Fakat çoğunluğu kan olur ve tadı duyurulur bir halde veya kanla tükürük eşit bulunursa, yutulunca oruç bozulur. Çıkarılan diş için de bu haller geçerlidir.
    107- Ağızdan dışarı çeneye doğru iplik halinde sarkan ve ağızdan kopup ayrılmayan ağız salyasını içeriye çekip yutmak da orucu bozmaz. Çünkü bu halde henüz ağızdan çıkmamış sayılır. Bunun gibi, herhangi bir sebeble ağızdan çıkıp yine ağıza girerek boğaza giden bir su ile de oruç bozulmaz.
    108- Kişinin konuşmakdan veya başka bir sebebden dolayı tükrükle ıslanmış dudaklarını emmesi, orucunu bozmaz. Çünkü bunda bir zaruret vardır.
    109- Göz yaşı veya yüz teri ağıza girecek olsa, bakılır: Eğer bir ve iki damla gibi az bir şey ise, orucu bozmaz. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir. Fakat tuzluluğu bütün ağız içinde duyulacak derecede fazla olup da oruç hatırda iken yutulacak olsa, orucu bozar.
    110- Yenilmesi kasdedilmeyen ve kendisinden kaçınılması mümkün olmayan bir şeyin içeriye gitmesi orucu bozmaz. Onun için, ilaç olarak ağrıyan dişe konulan karanfilin tadı tükrükle boğaza kaçarsa, havada dağılan bir duman ve toz-topraktan, öğütülen veya tokmakla döğülen şeylerden kalkan toz, orucu bozmaz. Uçan bir sineğin boğaza kaçması da böyledir. Fakat dişe ilaç olarak konulan bir nesnenin mesela karanfilin yutulması orucu bozar. Yine, oruçlu bulunduğunu hatırladığı halde, kokladığı bir "Buhurun = Kokunun" dumanı içine gitse veya bir sineği tutup yutsa, orucu bozulur. Böyle bozulan bir orucu kaza etmek gerekir.
    111- Renk veren bir iplik parçasını defalarca ağıza alıp çıkarmak orucu bozmaz. Fakat oruçlu olduğunu hatırlayan kimse, ağzına aldığı herhangi bir renkteki ipliğin tükrüğünü yutacak olsa, orucu bozulur.
    112- Dişlerin arasında kalmış olan bir yemek kırıntısı yutulsa, bakılır: Eğer az bir şey ise, orucu bozmaz: fakat çok olursa bozar. Nohut tanesinden küçük olan şey azdır, nohut danesi kadar olan şey de çoktur. Bu bir ölçüdür.
    113- Dişlerin arasında kalan susam veya buğday danesi gibi pek az bir şeyi yutmak orucu bozmaz. Fakat böyle bir şey dışardan alınıp yutulsa, orucu bozar. Bu halde, tercih edilen görüşe göre, keffaret de gerekir. Ancak böyle pek az bir şey ağıza alınıp çiğnense oruca zarar vermez. Çünkü bu ağız içinde dağılır bir zerre haline gelir. Ancak bunun tadı boğaza giderse oruç bozulur. Nohut büyüklüğünden az olup dişler arasında kalan bir şey, ağızdan çıkarılıp sonra yenirse orucu bozar. Ancak sahih olan görüşe göre keffaret gerekmez. Çünkü böyle bir şeyi yemek, olağan dışı bir iştir.
    114- Bir kusuntu, kendiliğinden gelince bakılır: Eğer ağız dolusu olmayıp içeriye dönerse, ittifakla orucu bozmaz. Fakat içeriye döndürülürse, İmam Muhammed'e göre orucu bozar. Çünkü imsak kaybolmuştur, İmam Ebû Yusuf a göre bozmaz; çünkü bu az olduğu için abdesti bozmadığı gibi, orucu da bozmaz. Fakat bu kusuntu ağız dolusu olup kendi başına içeriye dönecek olsa, İmam Ebû Yusuf'a göre orucu bozar. Çünkü bu, taharete engeldir, İmam Muhammed'e göre bozmaz; çünkü imsak kasden terkedilmiş değildir. Ancak böyle bir kusuntu kısmen veya tamamen sahibi tarafından geriye çevrilirse, ittifakla orucu bozar.
    115- Bir kusuntu, sahibi tarafından kasden getirilince bakılır: Eğer ağız dolusu ise, ittifakla orucu bozar. Çünkü bu hal, hem taharete, hem de imsake engeldir. Bu halde, içeriye az çok bir şey dönüp gider. Bunun için orucun kazası gerekir. Fakat ağız dolusundan az olup da kendi başına geri dönerse, İmam Muhammed'e göre, orucu bozar. Çünkü bu imsake engeldir, İmam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü az olduğundan taharete engel değildir. Bu kusuntu, içeriye çevrildiği takdirde, hem İmam Muhammed, hem de İmam Ebû Yusuf'dan bir rivayete göre, orucu bozar, İmam Ebû Yusuf dan diğer bir rivayete göre ise, bozmaz.
    116- Yalnız yapışmak, öpmek ve oynamakla oruç bozulmayacağı gibi, yalnız bakmak ve düşünmek sonucu olarak inzal olmakla da bozulmaz.
  120- Oruçlu olan kimse, büyük abdest temizliği yaparken, içeriye su geçmemesi için nefes alıp vermemelidir. Bu temizlik üzerinde aşırı gidilir de, su hukne yerine kadar ulaşırsa, orucu bozar. Hukne (lâvman için kullanılan) bir ilaçtır. Bunu kullanmaya "İhtikan" denir. Hukne için kullanılan özel alete de "Mıhkane = Şırınga" denir. Bu şırınganın ucu, aşağıdan (makaddan) nereye kadar yetişirse, oraya varacak kadar yapılacak bir istinca orucu bozar. Böyle bir istinca da pek az yapılabilir. Zaten bunun yapılması sağlığa zararlıdır.
    121- İhtikan (şırınga yapmak), buruna ilaç akıtmak, kulağa yağ damlatmak orucu bozar ve kazayı gerektirir. Fakat kulağa giren su, orucu bozmadığı gibi, kulağa dökülen su da, tercih edilen görüşe göre orucu bozmaz. Bunun gibi, üzerinde kulak kiri bulunan bir karıştırıcının kulağa birkaç defa sokulup çıkarılması ile de oruç bozulmaz. (İmam Şafiîye göre bozar.)
    122- Erkeğin tenasül aletine damlatılan su veya yağ, mesaneye kadar gitse bile, İmamı Azam ile İmam Muhammed'e göre orucu bozmaz. Fakat mesaneye kadar gitmeyip de tenasül organı içinde kalırsa, ittifakla bozmaz.
    123- Su veya yağ ile ıslanmış bir parmağın ön veya arka tarafa sokulması, oruç hatırlanması halinde olursa orucu bozar. Unutma halinde ise, bozmaz. Kuru bir parmağın sokulması, her iki halde de orucu bozmaz.
    124- İnsanın derisinden içeriye sızan şeyler orucu bozmaz. Bunun için vücuda sürülen bir yağ veya yıkanılıp içeriye soğukluğu geçen bir su, orucu bozmaz. Yine, göze dökülen bir ilaç orucu bozmaz, boğazda duyulsa bile... Göze sürülen bir sürme de böyledir, izi ve rengi tükürükte görülse de... Çünkü bunların öyle içeriye geçmesi derideki emişlerledir.
    125- Oruçlunun kendi işi olarak ağzından başka, vücudunun herhangi bir kısmından içine tamamen sokulup kaybolan veya başkası tarafından sokulup vücuda yarar sağlayan herhangi bir şey orucu bozar. Bu hususta içeriye giden şeye bakılır, gittiği yola bakılmaz. Bundan dolayı bir kimsenin başkası tarafından herhangi bir uzvuna saplanıp vücutta kaybolan odun ve demir benzeri bir şey orucu bozar. Fakat böyle bir şeyin bir ucu dışarda kalmış olursa, orucu bozmaz. Bir parçası içeriye sokulmuş olan bir süngü veya bir odun parçası gibi... Yine, iç boşluğa veya dimağa kadar uzayan derin bir yaraya konulan yaş bir ilaç, içeriye veya dimağa kadar geçince orucu bozar, kazayı gerektirir. 
Bu mesele, İmam Serahsinin "Mebsut" adlı kitabındaki açıklamasına bakılırsa, İmamı Azam'a göredir. Bu esas üzerine denilir ki, Ramazanda gündüz vakti vücuda yapılan iğne de orucu bozar ve kazayı gerektirir. Çünkü bu, hem oruçlunun rızası ie yapılmakta, hem de vücudun yararına yapılmış bulunmakladır. İğne aracılığı ile vücudda bir yol açılıyor ve böylece ilaç tam vücudun içine akıtılmış oluyor. Artık bu şekilde ilacın içeriye girmesi, suyun deriden emilerek içeriye geçmesi gibi değildir. Bundan dolayı açık bir ihtiyaç veya zaruret bulunmayınca, iğneler iftardan sonra yapılmalıdır. İhtiyata uygun olan budur. Hatta bir görüşe göre, başkası tarafından sokulup vücudun içinde kaybolan demir parçası gibi bir şey, vücudun yararına olmadığı halde, yine orucu bozar. İki imama gelince, bunlara göre bir şey, tabiî yoldan içeriye gitmedikçe oruç bozulmaz. Çünkü oruç; "Yaratılışta bir yol ve kanal olan bir uzuvdan (organdan) bir şeyi içeriye sokmaktan kendini tutmaktır." Biz böyle bir imsak ile emrolunmuşuz. Bu hususta geçici olan yol ve kanallara itibar edilmez. Bunun için dışardan bir yaraya konulan ilaç, boşluğa kadar gitse de, orucu bozmaz. Vücudun derisini yırtarak içeriye gidip kaybolan bir demir, bir kurşun parçası hakkında da hüküm böyledir. Buna göre iğne ile de orucun bozulmaması gerekir. Evvelce, fetvahane tarafından da bu yolda fetva verilmişti. Fakat daima ihtiyat yolunun gözetilmesi iyidir.
     126- Baştaki veya karındaki bir yaraya konulup yaranın ıslaklığı ile dimağa veya boşluğa gitmeyen bir ilaçtan ittifakla oruç bozulmaz. Fakat böyle bir yaraya konulup dimağa veya ileriye gidip gilmediğinden şübhe edilen sıvı bir ilaç, İmamı Azam'a göre orucu bozar. Çünkü böyle bir ilaç adet bakımından içeriye geçer, iki imama göre, bununla oruç bozulmuş olmaz. Çünkü böyle şübhe ile oruç bozulamayacağı gibi, tabiî olmayan bir yoldan içeri giren bir ilaç ile de oruç bozulmaz.

Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Emali Beyitleri ve Akaid

Ehl-i Sünnet itikâdını nazım olarak anlatan ünlü ve önemli eserlerden biri kuşkusuz Emâlî kasidesidir. Bu kasideyi Türkistan’da, Fergana şehrinin müftüsü Sirâceddin Ali bin Osman Ûşî (v. 1180) hazretleri kaleme almıştır. Kaside, altmış yedi beyitten meydana gelmiş, asıl ismi Bed’ü’l-Emâlî’dir. Emâlî, lûgatte “imla’” kelimesinin cem’îsi (çoğulu)dir ve yazmak mânâsınadır. Kitaba bakmaksızın kalpten-gönülden yazmak demektir. Müellif merhum, Tevhid’le alakalı bu eserini, altıncı asrın sonlarında yazmıştır. Kitapta; imana-îtikâda dair meseleler tamamen Ehl-i Sünnet çerçevesinde ele alınmıştır. Bu kasidenin çeşitli dillerde şerhleri vardır. Aliyyü’l-Kaarî’nin Şerhu’l-Emâli’si ve Muhammed b. Süleyman el-Halebî er-Rihavî'nin Nuhbetü'l-Leâlî Şerh Bed’u’l-Emâlî isimli şerhleri Arapça olanlar arasında bunların en kıymetlilerindendir. Emâli eskiden medreselerde okunur, her din âlimi bu kasideyi ezbere bilirdi. Yaklaşık dokuz asırdan beri Müslümanlar tarafından okunup ezberlenmiş, yararlanılmış olan bu eser, hamdolsun, halen de belli çevrelerce okunup ezberlenmeye devam edilmektedir.

1.Beyit 
يَقُولُ الْعَبْدُ فِي بَدْءِ اْلأماَلِي * لِتَوْحِيدٍ بِنَظْمٍ كَالَّلألِي
Allah'ın kulu (Kitabın Musannıfı) Tevhid için yazmış olduğu, inciler gibi dizilmiş manzum kitabı olan Emali'nin başında der ki: 
 
2.Beyit 
له الخلق مولانا قديم * وموصوف بأوصاف الكمال
Mahlukatın ilâhı, kadim olan mevlamızdır. (mevlamız kadimdir) Ve Kâmil Sıfatlarla vasıflanmışdır.
İzah: "O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir."(Hadid/3)"Yaratmaya başlayan, sonra onu tekrarlayan O'dur, ki bu, O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce sıfat O'nundur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir."(Rum/27)

3.Beyit 
هو الحي المدبر كل امر * هو الحق المقدر ذوا لجلال
O haydır herbir emri tedbir edicidir *  haktır herbir emri takdir edicidir  ve Celal sıfatının sahibidir...

İzah: Gökten yere kadar, olan bütün işleri Allah düzenler, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir gün içinde O'na yükselir.(Secde/5)  

4.Beyit 
مريد الخير والشر القبيح   * و لكن ليس يرضى بالمحال
Hz Allah hayrı ve kabih olan şerri murat edicir * Lakin Hz Allah muhale razi değildir...
İzah: Mu'tezile'ye göre "اصلح على الله" vardır, yani Allah'a iyiyi yaratmak vacibtir. Kötüyü yaratmaz. Ehli sünnete göre ise iyiyi de kötüyü de her şeyi Allah (cc) yaratır. Ancak kulların iradesi mucibince yaratır. Ama yine de kullarının iradelerini kötü yanda tasarruf etmelerinden razı olmaz."Bu Allah’tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. “Küllün min indillah [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) (Nisa/78)

5.Beyit 
صفات الله ليست عين ذات * و لا غيرا سواه ذاانفصال 
Allahın sıfatları zatının aynı değildir * zatından ayrı da değildir..
İzah: Sıfatlar mevsufun aynı değildir. Mu'tezile'ye göre ise aynıdır, onlara göre Allah demekle "Kadir, Alim, Celil" demek aynı manayadır. Ehli sünnete göre sıfatullah mahlukatta olduğu gibi mevsuflarından ayrılabilen değildir. Ezelden ebede kadar Allah'ın zatıyla bakidirler. Nasıl ki güneşden gelen bir ışığa güneşin aynıdır demek yanlış olursa Hz. Allah'ın sıfatları da böyledir. 'Hiç gökleri ve yeri yaratan Allah'ın birliğinde şüphe edilir mi?'(İbrahim/10)  

6.Beyit 
صفات الذات والافعال طُرّا * قديمات مصونات الزوال 
Onun zatının ve efalinin sıfatlarının hepsi kadimdir * zail  olmaya ihtimali yoktur..
İzah:Zatının sıfatları: "حىٌّ" gibi ihdas(yaratıcılık) manasını müştemil olmayan sıfatlardır. Ef'alinin sıfatları: "محى" (Hayat veren) gibi, "رزّاقٌ" gibi ihdas manasını müştemil olan sıfatlardır. Hasen-il Eş'ari hazretlerine göre ef'alinin sıfatları kadim değildir, hadistir, sonradan olan sıfatlardır. "O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir."(Hadid/3) " Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir, gelip geçici, yok olucudur. Ancak Yüce ve Cömert olan Rabb’ımızın varlığı bâkîdir, ebedidir, son bulmaz." (Rahmân/26,27)

7.Beyit 
سمّى الله شيئا لا كالاشياء   *  و ذاتاً عن جهات الستّ خالٍ
Allaha 'şey' diye tesmiye ederiz ama başka şeyler gibi değil. Ve ciheti sitten(altı yön) hali alan zat diye tesmiye ederiz..
İzah: Ayet-i kerime ile de sabittir ki Allah'a 'şey' kelimesini isimlendiririz. Çünkü şey mevcud olana denir ve Allah-ü teala vacibül vücudtur. Hz. Allah'ın 'zat' olarak isimlendirilmesi de hadis ile sabittir.  Hz. Allah'ın altı yönden hali olması "Allah her yerdedir" diyen Mu'tezile ve Kaderiyye mezhebi ile "Allah arş-u aladadır." diyen Müşebbihe ve Keramiyye mezheplerine reddiye olarak söylenir. Halbuki Allah-u teala mekandan münezzehtir. "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin." (Araf/ 180) ayetinden hareketle Allah'ın güzel isimlerle zikredilmesi en doğru olandır.

8.Beyit 
وليس الإسم غيراً للمسمّى   *  لدى اهل البصيرة خير آل
Ümmetin hayırlısı olan ehl-i sünnete göre isim müsemmasının gayrı değildir
İzah:Mesela Cenabı hakkın ismini zikreden müsemmasını yani zatını zikretmiş olur. Bu konuda çok farklı görüşler ortaya atılmıştır. Ehli sünnet ulemasının görüşü budur."O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin."(Bakara/152)

9.Beyit 
وما إن جوهرٌ ربّى و جسم   *  و لا كلٌّ و بعض ذو اشتمال
Rabbimiz ne cevherdir ne de cisim. Ne küldür, ne de bir bütünün parçasıdır.
İzah: Hz. Allah cevher değildir. Cevher artık bölünemeyecek son cüzdür. Bazı mezhepler bunun sonsuzluk anlamına geldiğini ve Allah'ın aslında bölünemeyen son cüz olduğunu iddia ederler. Allah cisim de değildir. Çünkü cisim en az iki veya daha fazla şeyden mürekkep olandır. Haşa Hz. Allah her hangi bir şeyden mürekkeptir diyemeyiz. Hz. Allah "kül'de değildir. Kül cüzlerin toplamıdır. Aynı sebepten...Cenabı hak iştimal sahibi bağız da değildir. Yani bir küllün şamil olduğu, kapsadığı bir cüz değildir. veya her hangi bir mekana, zamana şamil olan bir şey de değildir.

10.Beyit 
وفيِ الاَذهاَنِ حَق  كَوْنُ جُزءٍ   بِلاَ وصْفِ التََّجزِّ ي ياابن خاَلي
Ey dayı oğlu parçalanma vasfı olmayan cüz-üllezi lâyetecezzanın varlığı zihinlerde sabittir,haktır.
İzah: Eskiden Arabcada atom altı ismi olmadığı için  parçalanmayan en küçük parça için; cüz-üllezi lâyetecezza olarak söylenmiştir.

11.Beyit 
وما القرأن مخلوقا تعالى  *    كلام الرب عن جنس المقال
Kur'an-ı kerim  mahluk olmadı  *harf ve esvattan ari Rabbin kelamıdır...

İzah: Cenab-ı hakkın zatı ile kaim kelamı nefsi olan Kur'an mahluk değildir. Bizim okuduğumuz, seslerle ifade ettiğimiz Kur'an'dır ancak mahluk olan. Hz. Allah'ın kelamı zatı gibi kadimdir, sonradan yaratılmış değildir ve yaratılan hiç bir şeye benzemez. Seslerle, harflerle ifade edilemez. Örneğin Musa (A.S) Hz. Allah'ın sesine müşahede etmiştir ama nasıl bir ses olduğunu tarif edememiştir. Çünkü o mahluk değildir. Yaratılmış hiç bir şeyle onu ifade etmek mümkün değildir.

12.Beyit 
و رب العرش فوق العرش لكن *   بلا وصف التمكن واتصال
Arşın rabbi arşın üzerindedir, lakin mekandan ve zamandan münezzehtir

İzah: Hz. Allah'ın bir mekanla mütemekkin olması "Muhalefün lil-Havadis" sıfatına uygun değildir. Selef alimleri ayette tevil yapmayı uygun görmeyerek "istiva malum, keyfiyyet meçhul" demişlerdir. keyfiyyetinden sual etmek caiz değildir. Halef ulemasına göre ise "istiva'dan maksat "oturmak" değil, kastetmek, yönelmek, istila etmek ve hakimiyeti altına almak gibi manaları da vardır ve bu manaya tevil edilmelidir. 
"Sonra (Allah), buhar halinde olan göğü yaratmaya yöneldi de ona ve arza İkiniz de isteyerek veya istemeyerek gelin!' dedi. (Fussilet/11)

13
.Beyit 
وما التشبيه للرحمن وجهاً  *   فصن عن ذاك اصناف الأهال

Hz. Rahman'ı herhangi bir şeye benzetmek hoş değildir. Ehl-i islamı Hz. Allah'a teşbih yapmaktan koru." 


İzah: Hz. Allah'ın zati sıfatlarından bir tanesi de "Muhalefün lil-Havadis"tir. Hz. Allah yaratılan hiç bir şeye benzemez ve yaratılan her hangi bir şeyle tasavvur da edilemez.  Eğer istemeden de olsa aklımıza Hz. Allah'ın şekline dair düşünceler gelirse biliniz ki Hz. Allah o düşündüğünüzden farklıdır. Zira her ne düşünürseniz düşünün insan aklının havsalasını alan her şey Allah'ın yaratmış olduğu bir nesnedir/şeydir. Müşebbihe gibi bazı sapık mezhepler Kur'an'ı Kerim'de sıkça geçen ve Hz. Allah için kullanılan "ayn, vech, yed" gibi kelimeleri delil göstererek Allah'ı tarif etmeye kalkarlar. Bu Ehli sünnette asla caiz değildir. "O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir."(Şura/11) 

14.Beyit 
ولا يمضى على الديّان وقت *  وازمان و احوال بحال
Deyyan  olan Hz. Allah üzerine ne muayyen bir vakit, ne muhtelif zamanlar ne de bir değişiklik ve tebeddülat geçmez

İzah: İbarede “vakit”le murad olunan “muayyen bir zaman dilimidir. “Ezman” ile kastedilen de farklı zaman dilimleridir. ‘Ahval’den maksad değişiklik ve farklılaşmadır. Ehli sünnet akidesine göre “zaman” yaratılmış bir şeydir. Evveli ve ezeli vardır. Her şey yoktan var olur değişir. Ama Hz. Allah kadimdir, ezeli ve ebedidir. Zamanın üzerinde etkisini gösterdiği hiç bir şey Hz. Allah için söz konusu değildir.

15.Beyit 
ومستغن الهى عن نساء *  واولاد اناث او رجال
Hz Allah zevceden kız ve erkek çocuk sahibi olmaktan müstağnidir...

İzah: Bu beyt Hz. Meryem validemizin  (haşa) Allah’ın zevcesi ve Hz. İsa (a.s.) da (haşa) O'nun oğlu olduğuna inanan hristiyanlara ve meleklerin de (haşa) Hz. Allah’ın kızları olduğunu iddia eden Mekke müşriklerine/kafirlerine reddiyedir. "Deki: Allah bir tektir, O hiçbir yere muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk değildir." (İhlâs/1-4)

16.Beyit
كذا عن كل ذى عون ونصر *  تفرّد ذوالجلال و ذوالمعال
Yine böylece benim ilahım her avin(karşılıklısız yardım) ve nassar (arasıra ve karşılıklı yardım)sıfatından müstağnidir. celal ve meal sıfatının sahibi olan hazreti Allah tek oldu.

İzah:"Deki: Allah bir tektir, O hiçbir yere muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk değildir." (İhlâs/1-4)

17.Beyit 
يميت الخلق قهرا ثم يحيى  *  فيجزيهم على وفق الخصال
Hz Allah Kahır ve galebe cihetinden mahlukatı öldürür sonra hz Allah mahlukatı ihya eder. Akabinde Hz Allah onları amellerine muvaffak olmak üzere cazalandırır.

İzah: Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döneceksiniz; öyleyken Allah'ı nasıl inkar edersiniz?" (Bakara/28)

18.Beyit 
لاهل الخير جنات و نُعْمى  *  و للكفار أدراك النكال
Hayır ehli için cennetler ve nimetler vardır  küfür ehli için cehennemden  derekeler vardır.


İzah: "İyilik edenlere, en güzel mükâfat ve daha fazlası vardır. Yüzlerinde keder ve zilletten bir eser yoktur. İşte bunlar Cennette devamlı kalacaklardır." (Yunus/26) ,"Cennetin neresine bakarsanız bakın, bol nimet ve büyük saltanat görürsünüz."(İnsan/20) "Mümin olarak salih amel işleyeni, sıkıntısız güzel bir hayat içinde yaşatacağız. Bunları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız." (Nahl/97) "İyi amellerinin mükâfatı olarak, insanları memnun edecek neler hazırlandığını hiç kimse bilemez."(Secde 17),

Cehhennem Azabı; "Kâfirleri, en şiddetli azapla cezalandıracağım." [Al-i İmran 56],"Onların azapları hiç hafifletilmez." [Bakara 86],"Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokarız; onların derileri yandıkça, daha fazla acı duymaları için derilerini değiştiririz. Allah güçlü ve hakîmdir!" [Nisa 56] 

19.beyit

ولا يفنى الجحيم و لا الجنان * وما اهلوهما اهل انتقال 
Cennet ve cehennem fani değildir. Cennet ve Cehenneme intikal ehli olurlar. 

İzah: Cehmiyye taifesi Cennet ve Cehennem ehlinin gittikleri yerde fani oldukları görüşüne sahiptirler.Halbuki herkes yaptığı ameline göre cennet ve cehennemde ebedi kalacaktır..."İman edip salih amel işleyenler, Firdevs Cennetlerinde sonsuz kalır, oradan hiç ayrılmazlar."(Kehf/107-108),"Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti kâfir olarak ölenlerin üzerinedir. Lânette temelli kalırlar, azapları da hafifletilmez ve geciktirilmez.", [Bakara 161, 162], "Orada devamlı kalırlar, azapları hafifletilmez, kurtuluş ümitleri de yoktur." [Zuhruf 75]

20.beyit
يَرَاهُ المُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ   وَاِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ
Mü’minler cennette Allahüteala Hazretlerini   keyfiyet ve idraktan bir hale,hey-et ve suretten  bir nev-a , mukarin olmayarak ru’yet ederler.  

İzah;Ehlicennet için ru’yet mekan cihet ve suretten münezzeh olduğu halde inkişaf edilecektir. Ru’yetüllah ehlicennet için haktır. Yerahüdeki zamir Allahütealaya racidir. Kur’an-ı Kerimde; وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ O "yüzler Rablerine bakacaklardır. (Kıyame/23) Hadisi Şerifte; إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ، كَمَا تَرَوْنَ الْقَمَرَ لَّيْلَةَ الْبَدْرِ yani "ey ehli iman! Siz rabbinizi leyle-i bedirde kameri gördüğünüz gibi  bilâşek velâ şübhe  görürsünüz". Buyurulmuştur.


21.beyit
فَينْسَوْنَ النَعِيمِ اِذَا رَاَوْهُ     فَيَا خُسْرَانَ اَهْلِ الْاِعْتِزَالِ     
Cennette müminler, Allahı gördükleri zaman cennetin nimetlerini unuturlar.Vah o mu’tizilenin husranına mahrumiyetineEy! ehli sünnet bu meselede  husranı mu’tezileden hazer ediniz (sakınınız)

İzah: mu’tezilenin cennette ru’yetüllah ni’metinden mahrum olacaklarını işaret etmiştir,çünkü onlar rahmeti ilahi ile cennete dahil olsalarda ancak  ru’yetullah hususunu  inkar ettikleri için  ru’yetullah ni’metinden mahrumdurlar. "İhsanda bulunanlar için güzellik ve bir ziyâdelik vardır ve onların yüzlerini ne karalık ve ne de bir alçaklık kaplamaz. İşte onlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedîyyen kalıcılardır." (Yunus/26)

22.Beyt
وَماَ اِنْ فِعْلٌ اَصْلَحْ ذُو افْتِرَضِ   عَلَي الْهَدِي الْمُقَدَّسِ ذِي التَّعَالِِي 
Kulun menfeatine olan hiçbir fiil,Azemet ve rifat sahibi ,Mukaddes ve hidayet edici olan Cenabı Hak  üzerine farz değildir.

İzah:Allahü Teala Hazretleri üzerine, kul için menfaat olacak (zenginlik ,güzellik , müslüman olması  )vb. hiçbir  fiili yapması farz değildir. Zira Ayeti Kerimede; يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ  Fakat o dilediğini dalâlette bırakır ve dilediğini hidâyete erdirir (Nahl/93) وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı.(Enam/35) وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik.(Secde/13) buyrulurak Alla'ın dilediğini yaptığı ifade edilmiştir.

23.Beyt
وَفَرْضٌ لاَزِمٌ تَصْدِيقٌ رُسْلٌ    وَاِمْلاَكٍ  كِرَامٍ باِالنَّوَالِي
Rasulu Izam Hazeratı ve envai neval “ Ata ve İhsan” ile ikram olunmuş melakeyi kiramı tastik farzı lazımdır.Yani  fazı ayındır.

İzah: Nazım Hazretleri  beytin başında farzı, lazım ile te’kit etmesi  Rasulleri ve Melekleri  tasdikin farzı ayın olup, farzı kifaye olmadığını işaret içindir. Münkiride ehli imandan değildir. "İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!" (Bakara/177)

 
24.beyt
وَ خَتَمُ الرَّسُلَ باِلصَّدْرِ الْمُعَلَّى * نَبِيّ هَاشِميّ ذِى جَمَالٍ
Rasüllerin sonuncusu Haşimî'dir. Cemil sıfatının sahibi olan Nebi, Sadr-ı Muallâ'dır.

İzah: Hz. Muhammed (S.A.V) son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir. O nebi  aynı zamanda rütbe, nur ve ruh itibariyle bütün peygamberlerden evveldir. Hadis-i şerifte 
اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي اَوْ رُوحِي وَ كُنْتَ نَبِيًّا وَ آدَمَ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطِّينِ  “Allah önce benim nurumu ve ruhumu yarattı. Adem Su ile çamur arasında iken ben peygamberdim."  buyrulmaktadır."Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkiyle bilendir.." [Ahzab/40]

25.Beyt
اِمَامُ الْأنْبِيَاءِ بِلاَ اخْتِلَافٍ   وَ تَاجُ الأصِْفيَاءِ بِلَا اخْتِلَالِ        
Fahri Alem S.A.V. efendimiz bila ihtilaf “ihtilafsız” Enbiya Izamın İmamı,bila ihtilal "şübhesiz" esfıyanın tacıdır.

İzah: Rasulullah efendimizin mirac saadetlerinde bütün peygamberlere imam olmuş ve ulema ve süheda gibi esfiyaya da önder olmuştur. "Resullerden kimisini kimisine üstün kıldık." [Bakara 253],"Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." [Sebe 28],"Sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onlara azap etmez."(Enfal/33) ve "Elbette sen, en büyük ahlak üzeresin." [Kalem/4]  buyrularak peygamber efendimizin yüceliği ve örnek karakteri övülmüştür.

26. Beyt
  وَ بَاقٍ شَرْعُهُ فِى كُلِّ وَقْتٍ   إلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَ ارْتِحَالِ  
Hatemül Enbiya olan nebiyyi zişan efendimizin şeriati ,kıyamete kadar (insanlar dünyadan ahirete irtihal ettiği güne kadar  herbir vakitte) bakidir.

İzah: Beyitte geçen “فى كل وقت her vakitte” ile  kastedilen Cehmiyye fırkasının Nüzul-ü İsa (a.s) ile iddiasına reddiyedir. Cehmiyye’ye göre İsa (a.s) nüzulu ile birlikte kendi şeriatını uygulayacaktır. Ehl-i sünnet Cehmiyye'nin bu görüşünü reddeder. "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur." (Fetih/28),  "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim" ( Maide/3), "Her kim İslam’dan başka din ararsa, asla kabul edilmeyecektir. O kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır." (Ali imran 85),Hadis-i şerifte de islam şeriatinin kıyamete kadar devam edeceği şu şekilde ifade edilmiştir. “Bu din ayakta durmakta mutlaka devam edecektir. Onun namına tâ kıyamet kopuncaya kadar müslümanlardan bir cemaat çarpışacaktır.” (Müslim: 1922)

27.Beyt
 وَ حَقٍّ اَمْرُ مِعْرَاجٍ وَ صِدْقٌ     فَفِيهِ نَصُّ اَخْبَارٍ عَوَالٍ
Mirac emri “hadisesi” sadık  ve haktır. Bu babda “Mirac hadisesinde” Âli “yüksek” açık haberler vardır.

İzah: Peygamber  S.A.V. efendimizin Mirac hadisinin vuku haktır,sadıktır. Kuran-ı Kerim Nassı kat-i ile sabittir. سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ  إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ  
"Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) s.a.v kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir." (İsra/1) -Haberi Mütevater ile yani ayeti Kerime ile sabittir. Münkiri kafirdir. -Mirac hadisesinin Mescidi Aksadan semavata kadar  olan bölümü  haberi meşhur ile sabit dir.  İnkar eden mudil “sapık” olur. 

28.Beyt 
وَ إنَّ الأَنْبِياءَ لَفِى أَمَانٍ * عنِ الْعِصْيَانِ عَمْداً وَ انْعِزاَلِ
Muhakkak Peygamberler  ısyandan “günah işlemekten”  Peygamberlik makamından azl edilmekten ma’sumlardır ,emniyet içindedirler.

İzah: Bütün Peygamberler amden(bilerek)  veya sehven(unutarak)  emre muhalefet etmekten masumdurlar.

29.Beyt
وَ مَا كَانَتْ نَبِيّا قََطْ أُنْثَى * وَ لاَ عَبْدٌ وَ شَخْصٌ ذُو افْتِعَالِ
Nebi hiçbir zaman da nisa köle ve kötü fiil (sihir gibi ) sahibinden olmamıştır.

İzah: Hanım taifesinden Nebi olmaz. Zira nübüvvet davet ve mucize izhar gibi ahvale muhtaçtır. Bu konuda Eşari mezhebi Hz. Meryem ve Hz. Asiye gibi kadınları istisna tutmuşlardır.

30.beyt 
وَ ذُو الْقَرْنَْينِ لَمْ يُعْرَفْ نَبِيّاً   كَذَا لُقْماَنُ فَاحْذرْ عَنْ جِدَال
Zülkarneyn a.s ın  nübübüvveti maruf olmadı gibi Lokman a.s ın nübüvvetide maruf değildir.Bu hususda sen mücedeleden sakın.

İzah: Zülkarneyn ve Lokman a.s ın nübüvvetleri sabit değildir.Nübüvvet Hususunda mücadeleden geri kalarak ilmi
 Allah bilir demek en doğrusudur." Gerçekten biz O Zülkarneyn'i yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir yolunu verdik." (Kehf/84), "Andolsun ki biz, Lokman'a "Allah'a şükret!" diye hikmet verdik. Kim şükrederse kendi iyiliğine eder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye layıktır." (Lokman/12)

31. beyt
وَ عِيسَى سَوْفَ يَأْتىِ ثُمَّ يُتْوِى * لِدَجَّالِ شَقيِّ ذِى خَبَالٍ
Yakında İsa (a.s.) gelecek kafir ve fasid deccali helak edecektir.

İzah: Ehli Sünnet itikadına göre kıyamete yakın olarak gerçekleşmesi hak olacak bazı alametler vardır. İsa (a.s)ın nüzûlü ve Deccal’in gelmeleri haktır. Hz. İsa(a.s) Deccal’i mağlup ederek onu öldürecek ve islamı yeniden canlandıracaktır. "Hani Allah, İsa'ya demişti ki: 'Ey İsa, doğrusu seni Ben vefat ettireceğim ve seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.' " (Al-i İmran/55), Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük." demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.""Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Nisa/157,158)

32.Beyt
كََرَامَاتُ الْوَلِيِّ  بِدَارِ دُنْيا    لَهَا كَوْنٌ فَهُمْ اَهْلُ النَّوَالِ
Darı dünyada velilerin kerametleri  hak ve sabittir. Zira o Evliyaullah Ata ve ihsan sahibidir.

İzah: Dünyada Evliyanın ellerinden zuhur eden harikulâde hallere "keramet" denir bunlar haktır. Keramet:امرٌ خارقٌ الْعادةِ مقرونٌ بالمعرفةِ والطاعةِ خالٍ عنْ النبوَّةِ به Nübüvet davasından  hali olarak  ma’rifet ve ta’atı ilahiyeye makrun harikulâde işlerdir. .Evliyaullahdan zuhur eder. Davayı Nübüvvete mukarın ise Mucizedir.Peygamberi Izamdan zuhur eder. Ekseri mu’tezile  Keramati  inkar etmiştir. "“…Zekeriyya ne zaman kızın bulunduğu mihraba girdiyse, O’nun yanında bir yiyecek buldu: “Meryem! bu sana nereden geliyor?” dedi. O da : “bu Allah tarafından, şüphe yoktur ki Allah kimi dilerse ona sayısız rızık verir” derdi.”(Âli İmran/37)"

 
33. beyt

وَلَمْ يَفْضِلْ وَلِيٌّ قَطْ دَهْرًا * نَبِيًّا اَوْ رَسُولاً فيِ انْتِحَالٍ
Veli hiçbir zaman nebiden veya rasülden üstün olmadı, faziletli olmadı, onlara müsavi de olmadı.

İzah: Ehli Sünnet itikadına göre veliler ümmeti oldukları paygamberlere tabidirler. Tabi olan tabi olunandan  üstün veya ona eşit olamaz. 
Hz. Ömer (r.a), Peygamber Efendimizin (s.a.v)'in konuyla ilgili şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Allah'ın kulları içinde bir takım insanlar vardır ki, nebi, şehid değildir. Fakat kıyamet günü Allah Teala'nın kendilerine bahşettiği lütuf ve makamlardan dolayı peygamberler de, şehidler de kendilerine gıpta ederler" Sahabe: "Ya Resulullah, onların kimler olduğunu bize haber verir misin?" deyince Allah Resulü: "Onlar, aralarında herhangi bir mal alışverişi ve akrabalık bulunmadan Allah'ın muhabbeti için birbirlerini sevenlerdir. Allah'a yemin olsun ki, onların yüzleri nur gibi parlamakta ve kendileri de nurdan minberler üzerinde bulunmaktadırlar. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar. Yine, insanlar üzüldükleri zaman onlar asla mahzun olmazlar" (Ebu Davud/799)

 
34. Beyt
وَلِلصِِّدّيقِ رُجْحَانٌ جَلِيٌّ * عَلىَ اْلاَصْحَابِ مِنْ غَيْرِ احْتِمَالِ
Hazreti Ebu Bekir için sair eshab üzerine açık olan tercih olmasında şek ve şüphe olmadı...

İzah.  Asıl adı Abdullahtır. Künyesi Ebû Bekir’dir Cahiliye dönemindeki Abdu’l-Kâbe olan ismi, iman ettikten sonra Peygamberimiz tarafından “Abdullah” olarak değiştirilmiştir. Efendimizin ilk değiştirdiği Onun ismidir. Babası Ebû Kuhâfe Annesi Ümmü’l-Hayr Selma binti Sahr'dır.Allah Rasülü Hz. Ebu Bekr'in fazileti hakkında"İnsanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekir'i dost tutardım." (Tirmizi 14) buyurmuştur. Ayet-i Celile'de Sevr mağarasındaki olay anlatılırken şu şekilde bir hitap vardır. "Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, Allah ona yardım eder. Hani o kâfirler, onu Mekke'den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına «Üzülme, çünkü Allah bizimledir.» diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan Allah'ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir." (Tevbe/40)

35.beyt.
وللفارق رجحان وفضل  على عثمان ذى النورين عال
Ömerul faruk icin  yüksek ve iki nur sahibi hazreti osman üzerine ruchan ve fadil vardir.

İzah: 
İsmi: Ömer Künyesi Ebu Hafs  Lakabı: Faruk İslamiyette iman ile küfür arasını kazaya ve husumatta hak ile batıl arasını tefrik ettiği için bu lakap ile mulakkaptır. Babasının ismi: Hattap bin nüfeyl Annesinin adı: Hatebe binti hişam 'dı. Mügira ibn Şubenin kölesi olan Ebu Lü'lü  (firus) tarafından şehit edildi.

36.Beyt.
وذوالنورين حقا كان خيرا  من الكرار في صف القتال
iki nur sahibi olan hazreti osman savaslarda cesaretli olan ve rasülüllahin damadi olan hazreti aliden hayirli olmasi ulema katinda sabit olmustur.

İzah: Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeoğulları ailesine mensup olup, nesebi beşinci ceddi olan Abdi Menaf'ta Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Fil olayından altı sene sonra Mekke'de doğmuştur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi Şems'tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)'ın halası Abdülmuttalib'in kızı Beyda'dır. Künyesi, "Ebû Abdullah'tır. Ona, "Ebu Amr" ve "Ebu Leyla" da denilirdi (İbnul-Hacer el-Askalânî, Hz. Osman, iman ettiği zaman bunu duyan amcası Hakem b. Ebil-Âs onu sıkıca bağlayarak hapsetmiş ve eski dinine dönmezse asla serbest bırakmayacağını söylemişti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyeceğini söyleyince, kararlılığını gören amcası onu serbest bırakmıştı.Hz. Osman, hanımı Rukayye ağır hasta olduğu için, Resulullah (s.a.s)'in izniyle Bedir savaşından geri kalmıştı. Rukayye ordu Bedir'de bulunduğu esnada vefat etmiş, müslümanların zaferinin müjdesi Medine'ye ulaştığı gün toprağa verilmişti. Fiili olarak Bedir'de bulunmamış olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir'e katılanlardan saymış ve ganimetten ona da pay ayırmıştı. Rukayye'nin vefat edişinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman'ı diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm vefat ettiğinde Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştu: "Eğer kırk tane kızım olsaydı birbiri peşinden hiç bir tane kalmayana kadar onları Osman'la evlendirirdim" ve yine Hz. Osman'a "Üçüncü bir kızım olsaydı muhakkak ki seninle evlendirirdim" demistir.

37.beyt:
وللكرار فضل بعد هذا علي الاغيار طرا لاتبا
Savas meydanlarinda aslanlar gibi carpisan hazreti ali kerremellahü veche icin diger üc halifeden sonra akranlari üzerine şeksiz şübhesiz üstünlügü vardir.

İzah: Resulullah'ın amcasının oğlu, damadı, dördüncü halife. Babası Ebû Talib, annesi Kureyş'ten Fâtıma binti Esed, dedesi Abdulmuttalib'tir. Künyesi Ebu'ı Hasan ve Ebû Tûrab (toprağın babası), lâkabı Haydar; ünvanı Emîru'l-Mü'minin'dir. Ayrıca 'Allah'ın Arslanı' ünvanıyla da anılır. Hz. Ali küçük yaşından beri Resulullah'ın yanında büyüdü. On yaşında İslâm'ı kabul ettiği bilinmektedir. Hz. Hatice'den sonra müslümanlığı ilk kabul eden odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice'yi bir gün ibadet ederken gören Hz. Ali'ye Peygamberimiz şirkin kötülüğünü, tevhidin manasını anlattığında Hz. Ali hemen müslüman olmuştu. Mekke döneminde her zaman Resulullah'ın yanındaydı. Kâbe'deki putları kırmasını şöyle anlatır: "Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe'ye gittik. Resul-u Ekrem omuzuma çıkmak istedi. Kalkmak istediğim zaman kalkamayacağımı anladı, omuzumdan indi, beni omuzuna çıkardı ve ayağa kalktı. Kendimi istesem ufukları tutacak sanıyordum. Kâbe'nin üzerinde bir put vardı, onu sağdan soldan ittim. Put düştü, parça parça oldu. Resulullah'ın omuzlarından indim. İkimiz geri döndük." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 384).

38.Beyt
وَلِلصِّدِّيقةِ الُّرجْحَانُ فَاعْلَمْ   عَلَى الَّزَهْرَاء فِى بَعْضِ الْخِلَالِ
Sen bil ki Hz. Aişe-i Sıddıka  RadiyAllahüanha için  Hz Fatımatüzzehra RadiyAllahüanhe üzerine bağzı hallerde ruchan (fazilet) vardır.

İzah:Hz Aişe-i sıddıka (r.a),  Sıddıkı Azam (r.a) ın kerimleri ve Efendimiz (s.a.v.) in zevce-i mütahherreleridir. Bu beyit Hz. Aişe'ye iftira atan Şia zümresine bir reddiye niteliğindedir. Fatımatüzzehra  (r.a) validemiz,  Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v )in kerimleri olup Ali KerramAllahü veche hazretlerinin zevce-i tahireleridir. Bu ruchan bahsinide bir çok akval var isede nazım hazretleri  Ahirette Hz. Aişe (r.a)validemizin Rasulullah (s.a.v.) efendimiz ile derace-i ulyada ,Hazreti Fatma (r.a)validemiz de Hz. Ali (r.a) ile birlikte bulunacakları cihete işaret eder. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her iki validemizin üstünlükleri hakkında bir çok Hadisi Şerif irad etmiştir. Ayet-i Celilede Hz. Allah,  Aişe validemiz hakkında şu şekilde hitap etmiştir. "(Peygamber'in eşi hakkında) o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden her birine kazandığı günah karşılığı ceza vardır; içlerinden elebaşılık yapana ise büyük azap vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: 'Bu apaçık bir iftiradır' demeleri gerekmez miydi?" (Nur/11,12)

39.Beyt
وَ لَمْ يَلْعَنْ يَزِيدًا بَعْدَ مَوْتٍ   سِوَى الْمِكْثَارِ فِى الْاِغْرَاءِ غَالِ
Seleften hiç bir kimse ölümünden sonra  yezide lanet eylemedi.ancak haddi tecavüz etmekte mübağa edenler müstesna.

İzah: Selefden bir kimse yezid bin muaviye hakkında la’net eylemedi ancak haddi aşan rafizi ve harici  gibi bazı eşhas la’net eylemiştir. Hadisi Şerif:اُذْ كُرُوا مَوْتَاكُمْ بالخَيْرِ  "Ölülerinizi hayırla, iyi ve güzel halleri ile yâdediniz" buyurulmuştur. 

40.Beyt
و ايمان المقلد ذو اعتبار    بانواع الدلائل كالنّصال

Keskin  kılıçlar gibi kat-i deliller ile mukallidin imanı itibar sahibidir.geçerlidir.

İzah: Mukallit: قَوْلُ قوْلِ المُجْتَهدِ بِلاَ دليل   Başkasının sözünü delilsiz kabul eden kişidir.Mukallit olan  mü’minlerin imanı muteberdir,Mesela :Annem babam iman etti bende onlar gibi  bu dine inandım bu dinden başka hak din yok derse mu’teberdir.Üç Türlü iman vardır.1-İmanı taklit: Anne babadan görerek imandır.2-İmanı İstidlali:Farz ,vacib,sünnetleri bilir  amel eder ve öğretir.3-İmanı hakiki:Enbiyanın imanı gibidir. Asla kalbine şek ve şübhe gelmeyen imandır.

41.Beyt
وما عذر لذى عقل بجهل  بخلاق الاسافل و الاعال
Eâliyi ve esâfili  yaratanı bilmemesi tanımaması  akıl sahipleri için özür değildir.
 

İzah: Akıl baliğ olan bir kimse  cehli sebebi ile marifeti ilahiden mahrum olsa huzuru Rabbul aleminde özrü kabul olmaz. Özür kelimesinin üç manası vardı;biri ben işlemedim der,biri şu sebeble işledim der, biri  işlemedim fakat bundan sonra işlerim der.Burada murat olunan mana üçüncüsüdür.Ben cahil idim bilmiyordum demek mes’uliyetten kurtarmaz. Zira arz ve semanın vesair mahlukun yaratılmasında kudreti ilahi açıkca görülür. 

42.Beyt
و ما ايمان شخص حال يأس  بمقبول لفقد الامتثال
Sekeratı mevt zamanında şeriatin emirlerine imtisal olmadığı için şahsın imanı kabul olmadı.

İzah: İmanı be’s imanı ye’s de denilir.bir kimse hali ye’iste sekeratı mevt halinde şeriatin emirlerini imtisal (yerine gerimediği) için,imanı makbul değildir.Nazım hazretleri, فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَ "Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir."(Mümin/85) Bu beyit Ayeti celilesinden iktibas edilmiştir. "İsrâiloğullarını denizden geçirdi; Firavun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun:) 'Gerçekten İsrâiloğullarının inandığından başka ilâh olmadığına iman ettim, ben de müslümanlardanım!' dedi. Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş; bozgunculardanolmuştun (denildi)." (Yûnus, 90-91).


43.Beyt
وما افعال خير في حساب     من الايمان مفروض الوصال
Visali mefruza olan yani yerine getirilmesi farz olan  âmali saliha imandan  mahsub  (imanın hesabından) sayılmadı.


İzah: Amali hasene namaz oruc ...gibi olan ameller  imanın içine dahil değildir. İmanın aslı  ise tasdiki kalbdir .Hakiki iman budur.Alameti ise, islamiyeti  icradır.إِنَّ الَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ "İnanan ve güzel amel işleyenler de insanların en hayırlılarıdır".(Beyyine/7) Kavli keriminde iman ve ibadet beynini “arasında” bir fark olduğu buyrulmuştur.

44.Beyit
ولا يُقضى بكفرٍ و ارتداد  بعهر او بقتل و اختزال 
Bir kimse ,kötü ,gayrimeşru fiil,nefsi katil ile mürted  hüküm olunmaz.


İzah: Mahzuratı şer-ıyyeden olan zina,katil,gasbı mal gibi efalin işlenmesi ile küfr ve irtidad ile hüküm  olunmaz. "Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Fakat bunun dışında kalan günahları dilediği kimse için bağışlar" (en-Nisa, 4/48) 


45. Beyit
وَ مَنْ يَنْوِ اِرْتِدَاداً بَعْدَ دَهْرٍ * يَصِر عَنْ دِينِ حَقٍّ ذِا انْسِلاَل
Bir kimse bir zamanda mürdet (dinden çıkmak) niyet ederse O kimse hak olan dinden çıkmış sıyrılmış olur.

İzah: Mesela bir kimse bir sene sonra kafir olacağım diye niyet etse o kişi hemen kafir olur. Zira bilicma küfür kastıda küfürdür.  Dehr: Umumi zaman manasınadır. İster bir sene veya bir gün olsun musavidir.

46.Beyit
ولفظ الكفر من غير اعتقاد  بطوع ردّ دين باغتفال
Tav’ ve ihtiyarı (kendi isteği )ile inanmaksızın küfür lafzını söylemek  gafleti  "cehli" ile dini ret etmektir.

İzah: Bir kimse cehli sebebi ile küfür olduğunu bilmeyerek kendi ihtiyarı ile küfür kelimesini söylerse islam dairesinden çıkıp küfre dahil olur. "“Şayet kendilerine niçin alay ettiklerini sorsan, ‘Biz sadece lafa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler.İtizarda bulunmayınız, muhakkak ki, siz imânınızdan sonra kâfir oldunuz. Eğer sizden bir zümreyi (tevbe edeceklerinden dolayı) affedersek, bir gürûhu onlar mücrim kimseler oldukları için azaba uğratacağızdır.” (Tevbe/65-66)


47.Beyit
ولا يحكم بكفر حال سكر    بما يهذى و يلغو بارتجال
Sekir (sarhoşluk halinde) irticalen(hazırlıksız) boş sözü ve hezeyanı sebebi ile küfrü ile hüküm olunmaz.

İzah : Kişi gerek  hamr “şarab” veya sarhoşluk veren herhangi bir şey ile sarhoş halinde,söylediği küfür kelimesi sebebi ile  küfür ile hüküm olunmaz. Allah-u Teâlâ “Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (Nisa, 43) buyurarak sarhoşluğun bir nevi akıl zayıflığı olduğunu ifade etmiştir.

 
48.Beyit
وماالمعدوم مرئيّا و شيئاً   لفقه لاح في يمن الهلا ل 
Mübarek olan hilalin bereketinde  anlaşıldığı için,ma’dum görülür ve mevcut(şey) değildir.

İzah: Ma'dum ehli sünnete  göre görülmez, mevcut değildir ve şey denilmez .  Mu’tezileye göre görülür, mevcut olmayanı  şey olarak isimlendirirler. Ma’dum üçtür.1)Vacübül vücud: varlığı vacib olan,varlığı kendi zatında  olan. Hz Allah dır. 2) Mümkinül vücud,Ca-izül vücud da denir; olsada olur olmasada olur. Kainat ve alem.3)Mümteni-ül vücud:Varlığı hiç bir şekilde olmayan. Cenab-ı Hakk ın ortağı yoktur,olması imkansızdır. 

49.Beyit
و غيران المكون لا كشيئٍ   مع التكوين خذه لاكتحال  
Tekvin ile beraber  mükevvenat ayrıdır. Bir şey değildir.Sen bunu kühül (sürme) için al.

İzah: Mu’tezileye göre tekvin ve mükevvin şey-i vahid dir,  yani birdir.Onlara göre cenabı hakkın tekvin sıfatı olmayıp mükevvin  kudreti ile halk olunmuştur. Ehli sünnet ındinde tekvin ile mükevvin aynı şey değildir.Tekvin sıfatı C.hakkın sıfatı olub, yoktan var etmektir. Buradaki kühül de göze sürülen sürme manasında gözü aydınlatmak anlamında kullanılmıştır.

50. Beyit
و ان السحت رزق مثل حل  و ان يكره مقالى كل قال  Her ne kadar buğuz edici bu kavlimi kerih görsede,Haram dahi helal gibi  rızıktır.  

İzah: Rızık: Rezzakı Alemin hayat sahiplerine yaşamaları için bahş eylediği, onlarında faidelendiği şeydir.
Ehlisünnete göre helal olsun  haram olsun insana sevk edilen şey rızıktır.Ancak kulun cüz-i iradesini ne yöne harcarsa ona göre hesabı vardır.Haram olan rızıkta hem hesaba çekilmek hem azaba müstehak olmak vardır.Mutezile haram, rızık değildir.Herkes kendi rızkını yaratmıştır, der.

51.beyit
سيبلى كل شخص بالسؤال      و فى الاجداث عن توحيد ربّي
Kabirlerde Rabbimin tevhıdinden her bir şahıs sual ile imtihan olur.
 

İzah: Cümle-i insan ölecek,kabre defin olunduktan sonra Tevhıd-i ilahiden sual olunacaktır.Vuku-una (kabir sualinin olacağına) i'tikat etmek farzdır. Mutezile'ye göre kabir suali yoktur.Hadis-i Şerifte "Allah, iman edenleri sabit bir söz ile metanetli kılar." âyeti, kabir azabı (sorgusu) hakkında indi. Ölüye kabirde; "Senin Rabbin kim?" diye sorulur. O da; "Rabbim Allah'tır, Peygamberim Muhammed (s.a.s.)'dir" diye cevap verir. İşte mü'min ölünün böyle cevabı; "Allah iman edenleri sâbit söz ile dünya hayatında ve ahirette metanetli kılar." meâlindeki âyetin ifadesidir. (İbn Mace, Zühd, 32; Buhari, Tefsîr, Sûre, 14).

 
52.Beyit
وللكفار و الفسساق يقضي  عذاب القبر من سو ء الفعال
Kafirler,fasıklar,kütü amellerinden dolayı kabir azabı ile hüküm olunur.


İzah: Birinci sur üflenene kadar” ehli küffar kabirlerinde azab olunur.Tevbe etmeden ölen bazı asi mü’min de azab olunur.Amali saliha sahibi müminler ise cennet nimetleri gibi telezzüz içinde olacak. Hadisi Şerif:اَلْقُبْر روْضَة مِنْ رِيَاضِ الْجنّةْ من حُفَرِ النِّراَن "Kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçe yâhut Cehennem çukurlarından bir çukurdur." buyrulmuştur.
"Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün; Firavun'un adamlarını azabın en ağırına sokun, denir." (Mü'min, 40/46)

 
53.Beyit
دخول الناس في الجنات فضل * من الرحمان يا اهل الامال
Ey ehli meali, ehli mehasinin cennete duhulü Rahmeti İlahiden  fazıl ve keremdir.

İzah: Ey ehli meali mü’minlerin cennete girmeleri mücerret ameli salihları  ile olmayıp mahsa C.Hakkın fazlı keremi  Rahmeti ilahisi iledir.Zira Rasülullah efendimiz, يَدْخُلَ اَحَدُكُمْ الجَنّةَ بِعَمَلِيلَنْ   “Hiç biriniz ameli salih ile cennete dahil olmazsınız” buyurdu.Ashabı Kiram: ياَ رَسُولَ اللهوَلاَاَنْتَ     “Sizdemi ya RasülAllah” diye sorduklarında وَلاَ اَناَ اِلاّ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ بِرحْمتهِ “Ben dahi A’mali saliha ile cennete dahil olamam ancak Allahü Teâlanın rahmeti ilahisi ile dahil olurum”. Buyurmuşlardır.

54.Beyit
حساب الناس بعد البعث حق   فكونوا بالتحرز عن وبال
Kıyamet günü  insanlar ba’s  olunduktan (diriltiltikten) sonra  hesaba çekimeleri haktır.

İzah: Böyle olunca bu vebalden yani her türlü günah  ve kul hakkından kaçının.Ehli sünnet bu i’tikat üzerinedir.Delili kat-ı ile sabittir.ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ "Sonra da siz, şüphesiz, kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz."(Mü’minûn /16)

55.Beyit
و يعطى الكتب بعضا نحو يمنى   و بعضا نحو ظهر و الشمال
Amel derfterleri bazısına sağ cenabından, bazısına arka ve sol cenabından verilir.

İzah:İnsanlar ba’s olunduktan sonra herkes, hayır ve şer’i ihtiva eden, hayatında geçen hata ve  A’mali salihaları nın zabt olunduğu kitab,mü’minlere sağ tarafından,Kafirlere ise arka ve sol tarafından verileceği haktır. Delili Kat-ı ile sabittir.فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا  "O vakit kitabı sağ eline verilen.Kolay bir hesapla hesaba çekilecek" (İnşikak/7,8)

56.Beyit
 و حق وزن اعمال و جرئ   علي متن الصراط بلا اهتبال           

Şübhesiz amellerin vezni (tartılması) sırat üzerinden mürür (geçmek) haktır.

İzah: Kıyamette herkes haşr olunduktan sonra hayır ve  şer amelleri vezin olunacağı ve bütün kulların cehennem üzerindeki sırattan geçmeleri haktır.
وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ 
"Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız.). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz."( Enbiyâ / 47) وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّ "içinizden hiçbiri istisna edilmemek üzere mutlaka herkes cehenneme varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür."( Meryem / 71)


57:Beyit
و مررجوّ شفاعة اهل خير   لاصحاب الكبائر كالجبال
Dağlar gibi kebâir ehline, ehli hayrın şefeati ümit  olunur.


İzah:Enbiya,evliya,ulema ve suleha gibi  ahyar, rûzi kıyamette dağlar gibi  günahı olanlara şefeat edib müstehak oldukları azab ve ıkabdan kurtulmalarına vesiledirler.يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا  "O gün şefaat faide vermez, ancak Rahmânın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimseler müstesnâ"  (Sad/109)


58.beyit
وللدعوات تأثير بليغ * و قد ينفيه اصحاب الضلال
Dualar için açık te'sir vardır. Ehli dalalet duada te'siri nefi eder...

İzah: Duanın te'siri hakkında ehli sünnet ile mutezile arasında ihtilaf vaki olmuştur. Ehli sünnet akidesinde mü'minin ölü ve diri hakkında duaları müessirdir. Çünkü Ayeti kerimede وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ "Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler."(Bakara 186) Mutezile: Gerek ölü gerekse diri için duanın te'siri yoktur.

59.Beyit
ودنيانا حديث و الهيولى * عديم الكون فاسمع بإجتزال
Dünya zahiri batıni bütün ecsami ile hadistir yani sonradan vucuda gelmiştir.

İzah: Heyula(Felasifenin eşyanın aslı dedikleri şey),madum ve mevcud değidir. Sen bu kelamı ferah kulağı, sururu kalb ile dinle.Kadim sıfatıyla muttasıf olan hak sübhanehü ve teala hazretleri varlığı ile beraber hiç bir şey mevcut değildi, sonradan yaratıldı . Kainatın küllisi kudreti ilahi ile mahluktur.  اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ "De ki: "Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir." (Ra’d /16).Bu beyit, Materyalist felsefeye ilk madde fikrine bir reddiye niteliğindedir.

60.Beyit
وللجنات و النيران كون   عليها عليها مرّ احوال خوال
Cennet ve cehennem için vucut vardır. Üzerlerinde ahvali sininin mazinin sururu yani bir takım hallerin zamanın geçmesi sabittir.

İzah: Cennet için tabakat ve dereceler,Cehennem için tabakat ve derekeler vardır.Cennet içinde şimdi ve zamanı mazide mevcudiyyeti nas ile sabittir. وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ  أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ  "Ve koşuşun Rabbınızdan bir mağfirete ve bir Cennete ki eni Semavat-ü Arz genişliğidir, müttekîler için hazırlanmıştır" ( Âl-i İmrân / 133) وَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِين  "Ve o ateşten korkunuz ki, kâfirler için hazırlanmıştır." (Âl-i İmrân / 131) أُعِدَّتْ  mazi sıgası ile ifade olunmuştur. 


61.Beyit
و ذو الايمان لا يبقي مقيما * بسو ء الذنب في دار اشتعال
İman sahibi günahı kebairi sebebi ile  cehennem darında ebedi kalıcı değildir.


İzah: Büyük günah sahibi olan kimse tevbe etmeksizin ölse ve isyanı sebebi ile cehenneme dahil olsa da kafirler gibi cehennemde ebedi kalmayıp,Cezasını çektikten sonra cennete dahil olacaklar.Bu mes’elede ehli sünnet ve mu’tezile arasında ıhtilaf vardır.Mu’tezileye göre ehli kebair ebedi cehennemdedir. Halbuki mü’mim Allaha şerik "ortak" ittihaz etmediği müddetçe seyyiat işlesede mü’mindir. İnsanlar üç kısım üzerinedir.Bazısı kafir olduğu halde ölür,muhallet finnardır.Bazısı günahsız veya tevbe ile ölür,muhallet filcennetdir. Bazısı tevbe etmeden günahı ile ölendir, günahı nisbetince azabdan sonra Cennete dahil olur. فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا  "Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir."(Zilzal/7) Hadisi Şerif: "La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah diyene Cehennem ateşi haramdır.
"(Müslim)

62.Beyit
لقد البست للتوحيد نظما * بديع الشكل كالسحر الحلال
Ben tevhıt akıdesine (Ehli sünnet itikatı),insana sihir gibi te’sir eden şekli güzel olan nazım (şiir) elbisesi giydirdim.

İzah: Mutlak manada sihir haramdır.  İşleyen ise günahkardır. Nazım Hazretleri kelamın te’sirini sihire teşbihetmiştir. Rasülüllah efendimiz Hadisi Şeriflerin de اِنَّ مِن الْبَثاَنِ لَسِحْراً    “bazı beyan sihirdir.” Buyurmuştur. 

63.Beyit
يسلي القلب كالبشرى بروح * و يحيى الروح كالماء الزلال
Tevhit akidesini giydirdiğim sihir gibi te’sirli olan nazım; rahatlık ile müjdelemek gibi kalbi  teseli verir,Ma-i zülal (abı hayat ) gibi ruhu ihya eder.

64.Beyit
فخوضوا فيه حفظا و اعتقادا * تنالوا جنس اصناف المنال
O halde Siz ,”Rahatlık ile kalbi müjdeleyen,ma-i zülal gibi ruhu dirilten” bu  nazımın “şiirin” manasını i’tikat eder ve lafzını ezberler olduğunuz halde dalınız, alınız. Ta ki ata ve ihsan cinsine nail olursunuz. Yani dünya ve ahirette Allahü tealanın enva-ı nimetlerine nail olursunuz.


65.Beyit
و كونوا عون حذا العبد دهرا * بذكر الخير في حال ابتهال
Her zaman huzurullaha müteveccih  olduğunuz  iltica halinde ,hayır duanız ile şu  kulun yardımcısı olun. “Şu kulu hatırlayın.”


66.Beyit
لعل الله يعفوه بفضل * و يعطيه السعادة في المآل 
Umulur ki “hayır duanız bereketi ile”  Cenabu Hüda şu kulunun günahlarını mağfiret eder,ve ukbada seâdeti  ihsan eder.


67.beyit

و انّي الدهر ادعوا كنه وسعى   لمن بالخير يوما قد دعال
Günlerden bir gün, bir kimse benim için hayır dua ederse, ben de müddeti ömrümde kuvvetim yettiğince dua ederim.

Allah sübhanehü bizleri; Peygamberimiz ,Hz Muhammed Mustafa s.a.s. in dininde istikamet üzere kalmayı daim kılsın. (Amin)

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler