Kanuni Devrinde Bir İspanyol

Etiketler :
Kânûni Sultan Süleyman devrinde 1552-1556 yılları arasında İstanbul’da dört yıl doktor olarak kalan bir İspanyol'un o yıllarda Osmanlı halkının günlük hayatını anlatan hatıralarından: 
  • “Osmanlılar Allâh'a karşı saygısızlık, vaktini boş yere geçirmek ve nefsini alçaltmak gibi sebeplerle bizdeki gibi oyun oynamazlar.
  • Yaz olsun kış olsun karanlık bastırdıktan iki saat sonra (yatsı namazını kılıp) hemen yatarlar. Gün ağarırken sabah namazını kılmak üzere kalkarlar. Bir kısmı kalkıp, bir kısmı da uykuya devam eder sanmayın. Erkek, kadın, küçük büyük herkes aynı saatte kalkar, güneş hiç kimseyi yatağında yakalamaz.
  • Esnaf bütün sene dükkân işleri ile uğraşır. Hafta tatillerinde Ayasofya’ya veya başka bir camiye Cuma namazına giderler. 
  • Eşi-dostu ziyaret ederler, birlikte yemek yerler ve gezmeye çıkarlar, iş zamanı konuşamadıkları mevzuları konuşurlar, kitap okurlar.
  • Adalet erbabının ise hiç vakti yoktur.
  • Silâhşörler silâh talimleri sırasında yumurtayı vurmakla kalmayıp, kılı yarmaya uğraşırlar. Savaş olmadığı zaman hayatlarını kazanmak için bir sanat elde etmeye çalışırlar.
  • Sultan ve idarecilerin de koca imparatorluğu idare etmenin zorluğundan, oyun ve eğlenceye ayıracak vakitleri olmaz. Bunlar bir millet için büyük fazilettir.
  • Ben görmüş olduğum dünyanın üçte birine yakın yerlerde Osmanlılardan daha faziletli insanlara rastlamadım...
Bir İspanyol Esiri Gözüyle 1552-1556 Yıllarında İSTANBUL Ertuğul ÖNALP* 
Kanuni Sultan Süleyman devrinde İstanbul'daki yaşantıyı anla- tan bir elyazması bugün Madrid Milli Kütüphanesi'nde muhafaza edilmektedir. 1557 yılında İspanyola olarak yazılan bu eser üç yüz yıldan fazla bir zaman kütüphanenin tozlu raflarında bekledikten sonra, Gallardo adında birisi tarafından keşfedilerek. varlığı araştırn;ıaeılara duyurulmuştur.Kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen bu elyazması ilk defa 1905 yılında, Manuel Serranoy Sanz tarafından Viaje de Turquia adıyla baskıya verildiğinde, muhtemel yazarı olarak Cristobal de Villaon gösterilmiştir. Eser daha sonraki yıllarda hep aynı adla baskıya verilmekle birlikte, yazarı hususunda değişik görüşler ortaya atılmıştır. Viaje de Turquia'nıiı ikinci baskısı 1919 yılında. Antonio G.Solalinde" tarafından gerçekleştirilirken Solalinde seyahatnamede anlatılan olayların yaşandığı yıllarda YillaIon'un köyünden ayrılarak İstanbul'a git- miş olmasının pek mümkün görünmediğini ileri sürerek bu konudaki tereddütlerİni ortaya koymuştur. Fransız araştırmacı Mareel Bataillon eserin yazarının Scgovyalı hekim Andres Laguna olabileceğini iddia ederken, bir başka araştırmacı Ferna"ndo Garcia Saliııero viaje de Turquia'nın muhtemel yazarı olarak Juan Ulloa Pereira'ya atıfda bulunmuştur. 
Viaje de Turquia dilimize ilk defa Fuad Carım tarafından kısmen çevrilerek 1964 yılında yayınIanmıştır: Daha sonraki yıllarda ikinci kez Türkiye'nin Dört Yılı, 1552-1556 adıyla A.Kurutluoğlu tarafından seçmeler halinde kısmen çevrilerek kitap olarak basılmıştır. Eserin kimin tarafından yazıldığı konusundaki. polemiği sürdürmeyi düşünmüyoruz; bizim açımızdan bu husus o kadar önemli değildir, \yazar her kim olursa olsun, yazdıkları ciddi gözlemlere dayanmaktadır. İspanya'da o dönemde Türklerle ilgili olarak yazılan eserlerin genellikle Türkler aleyhinde hakaretler ve asılsız haber ve bilgilerle dolu olmalarına mukabil (Nitekim Madrid Milli Kütüphanesi'nde araştırmalarımız sırasında incelediğimiz eserlerin çoğunda bunu gördük.), e1yazması büyük bir tarafsızlıkla yazılmıştır. Bununla birlikte, yazarının o dönemde Türkiye'ye düşman olan bir devlete mensup oluşu nedeniyle tamamen tarafsız kalmayı başaramadığını belirtmekte yarar vardır. Nitekim eserde zaman zaman Türkler aleyhinde konuştuğu görülmektedir. Ama papazlar tarafından yazılan eserlerle kıyaslandığında bunlar çok az yer tutmaktadır. Viaje de Turquia her ne kadar Türkiye ve Türklerden bahseden bir eser olmakla birlikte, yazarının Türkiye'de hiç bulunmadığı tahmin edilmektedir. Büyük bir ihtimalle kitabını yazarken İstanbul' da bir süre esir olarak kalıp da sonradan İspanya 'ya dönmeyi başarabilenlerin an1attıklarından, ya da Türkiye ve Türklerle ilgili eserlerden yararlanmıştır. Bu eserler arasında özellikle Menavino'nun i Costumi et la Vita de Turchi di-Genovese de Vultri con una Prophetia et altre cose Turchesche (1548)'si, Spandugino'nun pell'origine de Principi Turchi, et de costumi de quella natione (1551)'si, Belon'un' Les observations de plusieurs singularitez et de choses memorables trouvees en Grece, Asie, indes, Egypte, Arabie et autres pays etranges'si, Münster'in Cosmographie Universalis libri VI'si Vicente Rocca'nın Historia en la qual se trata de la origen yguer- ras que han tenido los turcos desde su comienzo'su ve Busbecq'in Itinera Constantinopolitanum et Amasianum'u gösierilebilir. 

Yazarın eseri yazmaktaki amacı, o dönemin İspanya'sının en büyük ve en güçlü düşmanı Osmanlı Devleti hakkında kendi kralına yeterli ve güvenilir bilgiler vermektir. Nitekim kitabın ithaf kısmından da aıı1aşılacağı üzere eserini yazdıktan sonra İspanya kralı İkinci Feli-pe'ye ithaf ve takdim etmiştir. Bir macera kitabı gibi gözüken bu eser aslında eleştirmek amacıyla yazılmıştır. Çünkü yazar sadece Türklerle ilgili bilgiler vermekle kalmamakta, aynı zamanda Türklerin oluııı1u yönlerine dikkati çekerek, kendi ülkesinin kusurlu taraflarını eleştir- mektedir. Elyazması eser üç kişi arasında sortılu cevaplı sohbet tarzında kaleme alınmıştır. Bunlar Matalas Callando, Juda ve Voto a Dios ve Pedro de Urdemalas adlarındaki üç arkadaştır. Bunlardan Pedro de Urdemalas 1552-1556 yılları arasında İstanbul'da esir olarak bulun- muştur. İki bölümden ibaret olan kitabın birinci bölümünde Pedro esir düşüşünü, İstanbul'daki yaşantısını ve nihayet kaçışını anlatmaktadır. 
İkinci bölümünde ise Pedro o dönemin Türkiye'sinin askeri, idari, hukuki ve sosyal yapısı hakkında bilgi verirken aynı zamanda İstanbul' daki esirlerin hayatını, Türklerin dinini, dilini, yemeklerini, kıyafet- lerini, geleneklerini, vs. ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Eserin başında Juan de Yoto a Dios ile Matalas Callando,. o sıralar İspanya'nın başkenti Yalladolid'de havadan sudan konuşarak gezinir- lerken karşılarına saçı sakalı birbirine karışmış, yabancı bir keşiş çıkar. Keşiş onları anlamadıkları bir dil olan Rumca selamlar. Daha sonra her ikisi de bu keşişin uzun yıllar görmedikleri eski arkadaşları Pedro de Urdemalas olduğunu farkederler. Onu kendileriyle birkaç gün kalmaya davet ederek görmedikleri bu süre .içinde başına neler geldiğini anlatmasını isterler. Pedro daveti kabul eder ve Türkiye'de üç-dört yıl esir olarak kaldıktan sonra üzerindeki papaz elbiseleriyle kaçtığını ve şimdide hacı olmak üzere Santiago şehrine gittiğini söyler. 

Pedro hikayesine esir düşüşünü anlatmakla başlar: "Prens Doria'nın kaptanı olduğu İmparatorun donanmasıyla 4 Ağustos 1552 tarihinde Cenova'dan Napoli'ye gitmekteyken, Ponza Adaları yakınlarında bizi bekleyen Türk donanması karşımıza çıktı, oradan geçeceğimizi önceden biliyor olmalıydılar. Bütün gece süren bir takipten sonra Türk donanması bize yetişerek yolcu taşıyan yedi kadırgamızı ele geçirdi. Türk donanmasının kaptanı Sinan Paşa idi ve emrinde yüz elli gemi bulunuyordu. Bizim gemilerin sayısı ise. otuz dokuzkadardı, aına hepsini ele geçiremediler, diğerleri kaçıp kurtulmayı başardılar." Esir düştükten sonra gemide mesleğinin ne olduğu kendisine sorulan Pedro yalan söyleyerek hekim olduğunu bildirir: "Sonunda hekim olduğumu söylemeye karar verdim, çünkü başart- sız olduğum takdirde toprak bütün hatalarını örtecekti; yanlış tedavi sonucu ölümlerın bütün suçunu, 'Allah'm takdiri böyle' deyip Tanrı'ya (yükleyerek sorumluluktan kurtulacaktım. Ayrıca tedavi etmek ya da öldürmek için her hangi bir tıp kitab:ı1ıırahatlıkla okuyup anlayacağımdan emindim. Şans yüzü me güldü, zira kaptanın yanında benim bilgimi sınayacak bir hekim yoktu, kaptan beni yanına almaya karar verdi. Allahın yardımıyla elime çok iyi bir tıp kitabı geçti, içinde insan vücudunun tedavisiyle ilgili bütün bilgiler vardı. Mesleğim oldu- ğu için kürek çekıniyordum, bu nedenle kitabı okumak için yeterli za- manım bulunuyordu. Önceleri yanımdaki hasta kürek mahkumlarını tedavi ederek işe koyuldum, şansım yaver gitti ve iyi sonuç aldım. Hafızam kuvvetli olduğundan okuduklarım aklımda kalıyordu, daha sonraları kendimi gerçek hekimlerin arasında bulduğumda ezberimdekileri onlara söylediğim zaman benim mesleğinde derin bilgiye sahip bir hekim olduğumu sandılar." 

Gerçekten de tıp eğitimi görmemiş olan Pedro şansı sayesinde Sinan Paşa'nın hekimliğine yükselir ve hatta padişahın kızını dahi başarıyla tedavi eder. Pedro'nun İstanbul'daki yaşantısı oldukça ilginçtir, ama onun bütün maceralarını anlatmak konumuzun dışında olduğu için İstanbul hakkındaki gözlemlerine dönmek istiyoruz. Şehirle ilgili anlattıklarını birkaç noktada toplayarak özetlemenin yararlı olacağı kanısındayız. Önce şehrin tasvirini nasıl yaptığını bjr görelim: "İstanbul, Büyük deniz'den Ege Deniz'ine kadar uzanan kanalın kıyısında kurulmuştur. Kanalın kıyıya doğru yaptığı girinti iki fersah uzunluğunda olup şehrin limanını oluşturur. -Bütün Akdeniz'de bu limanın bir eşinin daha bulunmadığından emin olabilirsiniz, dünyadaki mevcut bütün gemi; kadırga ve kayığı barındırabilir. Ve herhangi bjr gemi bir tekne yardımı olmaksızın kıyıya yanaşarak yüklemeya da boşaltma yapabilir. Bu limanın üstünlüğü bir kıyısının İstanhul'da, diğer kıyısının da Galata'da olmasındandır. Eni bir arkehüz menzili kadardır. Galata'dan İstanul'a karadan gidilecek olunursa dört fersahlık yolu yürümek gerekir. Ama o kadar çok kayık vardır ki, bir "blanka ya da "maravedi" karşılığında bunlardan hiriyle karşı kıyıya geç- . mek münıkündür. Reis ya da gemici bütün denizciler Galata'da otururlar. Çünkü kadırgaların inşa edildiği tersane orada olduğu gihi, esirler de orada alıkonulurlar. Ulu Türk'e ait esirlerin bir kısmı büyük kulede, bir kısmı da bugün cami olarak kullanılan Sen Pablo'da hapsedilen. Kaptan Paşa'nın kiler ise başka bir kulede bulunurlar. Her reis kendi esirlerini evinde alıkoyar. Tersanenin kemerlj ve üzerleri kapalı bölümlerinin her birine bir kadırga çekilebilir. Bu bölümleri saydığımız da yüz civarında olduklarını gördüm. Galata'nın dört bin olduğunu daha önce söylemiştim. Bütün Venedikli ve Floransalı tacirler burada oturuyorlar, bunların tamamı da bin hane etmekte. 

Bizim Latin kilisesine bağlı üç manastır var. Bunlar San Benito, San Pedro ve San Franc~sco manastırlandır. .. Galata'nın başlıca sokağının adı San .Pedro'dur ve ticari borsanın merkezi de yine bu sokakta bulunmaktadır. Tersane batıya açılan kapı tarafındadır, doğuya bakan kapı tarafında d.a top- ların d.öküldüğü tophane bulunur ... İstanbul'da hane sayısı yüz binin üzerindedir. Bunun altmış bini Türklere, kırk bini Hıristiyanlara, on bini de Musevilere aittir." 

Pedro, arkadaşlarımn İstanbul'un hamamlarıyla ilgili sorulanna oldukça doyurucu bir cevap vererek onların bu konudaki meraklarım da gidermektedir: " ... İstanbul' da iki binden fazla cami, hamam ve Rum kilisesi vardır. Her iki tarafın da hamamları görülmeye değer, dışardan bakıl- dığında' saray gibidirler, yarım portakalı andıran kurşun kaplı kub- beleıi vardır. İçıeri mermer, yeşim ve somaki taşıyla kaplıdır. Sağ- lanan kazançla bakımlan yapıh~, bu hamamlardan hiç birinin karancı günde elli eskudonun altına düşmez. Miişteriler durumlanna. uygun ola- rak ücret öderler; bazıları yarım riyal, .bazıları da bir ya da iki riyal verirler; fakirler bir aspero öderler ... Altı kubbeli en küçük hamam- larda seksen kişi bir arada yıkanabilirler .. '. Hamama giren her şahsa bele dolanan, dizlere kadar gelen mavi bir peştamal verilir; hamamın içindeki her bölmede soğuk ve sıcak su akıtan musluklu iki veya üç kurna bulunur. Suyu istediğiniz sıcaklıkta ayarlamak size kalmış bir şeydir. Orada bulunan kalaylı bir tasla, kurnamn içine girmeksizin te- penizden aşağı suları dökersiniz. Yerler mermerle kaplı olup, gümüş bir fincan kadar temizdir. Hamamda çalışanlar sizi arzu ettiğiniz şekilde yıkayabHirler. Hamamda sadece Türkler değil, aynı zamanda Yahudi- ler, Hıristiyanlar Doğu 'Akdeniz'in bütün insanları yıkanırlar. Ben de her onbeş günde bir hamama giderek temidenir ve dinçleşmiş olarak çıkardım. Bizde de bu gelenek olsa çok iyi olur. Türkler bizim pis oldu- ğumuzu söylerken haksiz değiller. İspanya'da hiç bir kadın ve erkek yoktur ki, doğumundan ölümüne kadar iki defa ,yıkanmış olsun." Pablo İstanbul'un ticari ve ekonomik hayatının çok canlı olduğu. na işaret. ederken, her çeşit malın bol ve ucuz olduğunu arkadaşlarına' açıklamaktadır: " ... Doğudan batıya hiç bir şehir eski adı Bizans olan İstanbul kadar dvıııişli bir konuma sahip değildir, dünyanın neresinde olursa ols~n ihtiyaç duyulan her mal ve erzak getirtüdiği içİn hiç bir şeyin ek~ikliği duyulmaz .. , 

İstanbul'a iki denizden ve karadan mal geldiği için sıkıntı çekilmiyor. Karadeniz'i Akdeıiiz'e bağlayan deniz yolu elli altmış fersah kadardır. Bu yolun bir kıyısında billunan İstanbul'un Karadeniz'e olan uzaklığı beş fersahtır. Bu şeküde sol tarafında geniş- liği iki yüz fersah, çevresi de dört yüz fersah olan Karadımiz, sağ ta- rafında ise Akdeniz bulunur. Gemüer ister dolu, ister ~oş olsuıılar genellikle rüzgardan istifade ederler; eğer rüzgar esmezse ka<!ırgalar, tekneler ve iki direkli gemiler küreklerle rahatça ilerleyebilirler. Rüzgar sadece güneyden ve batıdan, ya da. kuzeyden ve doğudan eser. Rüzgar güneyden ve doğudan eserse Kahire ve İskerderiye'den, Suriye, Kıbrıs ve Girit'ten, kısacası Cebelitarık'tan başlamak üzere Akaeniz' in her tarafından gemiler İstanbul'a gelirler; eğer rüzgar kuzeyden ve doğudan esecek olursa Trabzon'dan Kefe'den ve Don nehrinden, bü- tün Karadeniz 'kıyısından gemiler İstanbul'a ulaşırlar. İstanbul'da bulunduğum üç yıl içinde ne ekmeğin, ne şarabın, ne etin ve ne de meyvanın sıkıntısının çekildiğini görmedim ... Pazar ekmeği adı verilen, iki "quartal"l ağırlığındaki bir çift ekmeğin fiyatı bir "aspero" dur. Koyun eti Kastilya'daki kadar iyidir, ikiyüz dirhemini bir "aspero"ya verirler. Dana etinin yarım kilosu dört maravedi, inek etinin yanm kilosu iki marav~di değerindedir. Koyunu canlı alırsarnz daha karlı çıkarsınız. Bir sürünün yanına val'.ıp da içlerinden en iyisini satın alacakolursanız yarım eskudo'dan fazla ödemezsiniz, en fazla yarımduka tutar, yani topu topu otuz aspero eder. Kuyruk çok büyük olduğu için hayvanın beşte birini oluşturur." 

Pedro İstanbul'da bulunur da Kapalı çarşı'ya uğramaz olur .mu? Burası da Onun ilgisini elbette çekecektir, hele bir İspanyol olduğu dü~ şünülecek olursa. Günümlizde İstanbul'a' gelen bir İspanyol turist muhakkak surette Kapalı çal'şıy'a giderek ahş veriş yapmaktadır. Şimdi Pedro'yu dinleyelim, biıkalıni hurası için neler anlatacaktır: "Şehirde mutlaka görülmesi gereken binalardan bir tanesi de Bedesten'dir. Burası yangın korkusuyla taştan yapılınış, yerin altında galerileri olan çok genişbir yerdir. Şehrin bütün kuyumcuları burada toplanınıştır. İpek, sırma işlemeli diba, altm, gümüş, mücevherat gibi değerli ve ince şeyler burada satılır ... Bedesten'in dört kapısı vardır, bu kapılardan girildiğinde karşııııza geniş ve uzun bir sokak çıkar, bu sokaklarda yalnızca İstanbul'un değil, bütün İmparatorluğun ticari işleri görülür ... Bedesten'de mücevherat ve kıymetli şeylerin satıldığı o kadar çok dükkan vardır ki anlatmakla bitmez. Bu kıymetli taşları "celemin" ile 2 hatta "hanega"3 ile tartmak mümkündür. Altın sırma veya onuııla işlenmiş şeyler çok ucuzdur. Medina del Campo meydanında gördüğümüzmücevherlerin tamaınını tek bir dükkanda bulabilirsiniz. Her ne kadar gümüş kaplardan yemek yemezlerse de bizim' 1 1 "quartal" yanın kiloya eşit bir ağırlık birimi. 2 4625 mililitrelik eski buğday ölçüsü. 3 55,55 litrelik ağırlık ölçüsü. sarayda kullanılandan daha çoğuna ve daha güzellerine Bedesten'de rastlamak mümkündür. Nasıl anlatayım, bilmiyorum, her yer altın, gümüş ve ipekle dolu, insanın aklına gelip de bulamayacağı şey yok burada. Diğer dört sokakta kumaş, silah ve baharat da satılır. Bedesten'in her kapısında girip çıkanı kontrol etmek için iki yeniçeri bekler. Bu yerin çevresi yarım fersah tutar." 

Pedro Türklerin evlilik konusundaki geleneklerini de arkadaşlarına şöyle anlatıyor: "Dillerinde bir erkekle kadının hayatlarını birleştirmelerine 'evlenmek' denir. Bu konudaki adetleri bizimkilerden farklıdır. Ağırlığı veren erkektir, kadm tarafına kadını satın alır gibi verir. K!zın babası erkek tarafına bir şey vermez. Gelin. kendi eşyalarını beraberinde getirir. Damat riikaha kada!" gelin,i göremez, ağırlık parası da önceden verilir, kızın babası bunu kız evi terketmeden önce alır ve kızına üst baş, mücevher satın alır. Gelinin annesi maddı güçleri imkan verdiği ölçüde ev ev dolaşarak kadınları düğüne davet eder. Kadın tarafmın evinde bütün kadınların katıldığı bir ziyafet verir, bu arada kadııılar dışarı çıkarlar ve damadın davul zurnayla gönderdiği hediyeleri karşı- larlar. Ertesi gün tekrar gelinin evine geliııle birlikte yemek yemek üzere dönerler. Damat hiç bir eğlenceye katılmayarak evinde bekler ... ıiyafet bittikten sonra kadııılar gelini hamarna götürüp bir güzel yı- karlar ve tıpkı bizde atın yelesi ve kuyruğunun boyandığı gibi gelinin saçı, elleri, tırnakları ve ayakları dizlere kadar kınalanır, ve kadınlar da eldiven takınış gibi, sağ ellerinin baş parmağına ve elin yarısına kadar kına sürerler ve bu şekilde üzerleri boyanınış koyun sürüsüne benzerler. Bir saat sonra kına alındığında altın sarısı bir renk ortaya çıkar. Gelin hamamdan döndükten sonra onu ortalarına alırlar ve ud ve flüt gibi çeşitli müzik aletleri çalarak, şarkılar ve aşk türküleri söyleyerek eğlenirler. Bu eğlencede bir tek. erkek bile bulunmaz .. , Çalgıcılar da kadındır, musikiyi pek severler, geç vakitlere kadar taksedip eğlenirler, horoz ötüşünü duyduklarında hepsi bir ağızdan 'eh, artık kaçalım" derler ve yatmaya giderler. Ertesi gün damadın en yakın akrabasının gelerek gelini götürmesini beklerler. .. Gelini götürecek olan şahsa 'sağdıç' denir, bu gelinin evine beraberinde birçok altıyla gelir, atlardan bir tanesi, en güzel takımlal'la koşulmuş, en seçkin.olam binicisizdir, buna gelin binecektir, diğer bazı katırlarada gelinin çeyizi yüklenir, gelinin yanında bulunan kadııılar sağdıçtan bir tepsi dolusu pasta, tatlı, vs. almadan onu eve sokmazlar; Daha sonra sağdıç, kendisine refakat eden kadııılı erkekli, çalgılı grupla gelini evine getirir. Gelinin yüzünde kırmızı renkli bir peçe vardn. Damadın evine geldik- ten sonra misafirler minderler ve kıymetli halıbrıu üzerinde gece yarı- sına kadar otururlar ve daha sonra evlerine dönerler. Erkeği sağdıç so- yar, kızı da bir kadın. Daha sonra gelin ile güvey yataklarına girerler .. Gelinin birkaç düğümü olan uzun bir pantalonu vardır, damattan bek- lediği hediyeyi almadıkça bu düğümleri çözmez. Ertesi sabah onları ayr'. ayrı hamama götürüp yıkarlar." Pedro daha birçok konuda ayrıntılı bilgi vermekte, özellikle Türk- lerin adaletinin çabukluğunu, herkese eşİt olarak uygulandığını belirt- mektedir. Anlattıkları şimdiye kadar bilinenler fazla bir ymilik kat- madığından biz daha çok İstanbul'daki esirlerin hayatından ve Tüı,kle- rin esirlere yönelik davranış ve tutumdan bahsetmek istiyoruz. 

Pedro'dan öğ~endiğimize göre Türkler kuralolarak mesleği olan esirleri zincire vurmakla birlikte, bunlar kürek çekmemektedirler: "Bizi kaptanınhuzuruna çıkardıktan sonra bİr mesleği olanları bir. yana ayırdılar, mesleği olmayanları küreğe gönderiyorlardı ... " tL Pedro'nun verdiği bilgiler, kendisinden önceki gezginlerin naklet- tiklerini tutmaktadır. Esirler zincire vurulduktan sonra, Padişah on- ları görmek isterse topluca saraya götürülüyor, tabii kmallara göre esirlerin beşte biri hükümdara ait. Bütün esirler Galata'daki kulelerde a1ı~onmaktalar, Padişahınkiler büyük. kulede kalıyorlar. O dönem- Galata'da daha başka kulelel'in de bulunduğu anlaş\1ıyor. Esirlere önce ismi, milliyeti ve sonra da sanatı ve mesleği soruluyol". Mesleği ve sa- natı olanları ayırarak dışarıda gündelikle çalıştırıyorlar, aldıkları para kendilerini besleyen efendilerinin cebin~ giriyor. Hıristiyan esirlere nezaret etmede Müslüman gardiyan değil de yine esirler kullanılmakta, çünkü bunlar kaçma çare ve hilelerini Türklerden çok daha iyi biliyor- lar, bekçilik eden bu Hıristiyan esirlerden yedi-sekiz kadarı her bayram- da efendileri tarafından serbest bırakılıyorlar, tabii azatlı olarak üç sene daha çalışmak kaydıyla, bu sürenin sonunda tamamen hür oluyorlar. 

Pedro, Türklerin Hıristiyan esirlere daha insaflıca davrandıkları belirtmekteu geri kalmamaktadır: "Oıılarbizim Müslümanlara yaptığı- mız gibi yapmazlar, daha insanca davranıdar. _. Kimseyi zorla Müs- lüman yapmazlar, zira dinleri buna izin vermez. Türklerin gemilerinde dört yıl kürek çekmek bizim gemilerde bir yıl kürek çekmekten daha . iyidir. Kürek bizde bütün sene çekilmesine karşılık, onlarda sadece yazın çekilir; ayrıca bizim gemilerde çok az peksimet verilir, onlar ise bolca verirler ve bu peksiınetler daha iyidir."

0 yorum:

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler