Stratejik Akıl ve Dindarlık

Etiketler :
Biz Müslümanların içerisinde bulunduğu acziyet durumunu, en iyi şekilde ifade eden bir yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum. İçerisindeki tespitler ışığında kendimizi temiz bir sorguya çekme zamanı gelmiştir diye düşünüyorum.
"Bizim camiada bazı yaygın kanaatler var. Birincisi bir çoğumuz “başımıza ne geldiyse, iyi Müslüman olmadığımızdan geldi” diye düşünür. Sanki, ibadetlerimizi tam olarak yerine getirdiğimizde, Allah tarafından işlerimiz düzelecek gibi bir algı var... İkincisi, Müslümanlık hak dindir. Allah Müslümanların yardımcısıdır. Allah, tuzak kuranların tuzağını bozar. O halde bekleyelim görelim. “Gün doğmadan neler doğar” “Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler” gibi sözleri sıkça tekrarlar dururuz.Bu yaklaşımın birkaç açıdan kritik edilmesi gerektiği kanaatindeyim: 
Birincisi, Türkiye gibi toplumlarda, insanların çoğunun dindarlaşması sosyolojik olarak mümkün değildir. Yani bizim, işlerimizin düzelmesi için ülkemizdeki insanların çoğunun, ibadetini tam olarak yapmaya çalışan iyi müslüman olmasını sağlama çabalarımız nafile... İkincisi, her gününüzü ve gecenizi ibadetle geçirseniz bile stratejik akla sahip değilseniz, işlerinizin düzelmesi yine nafile... Çünkü akıl Allah'ın en sağlam ayetidir. Nitekim biz, Kur’an’ın hükümlerinin sağlamlığına bile akılla karar veririz. Bu bakımdan “gün doğmadan nelerin doğacağı” yarın için stratejik akılla hangi planları ne ölçüde sağlam yaptığınıza bağlı... Yoksa bizim adımıza Allah plan yapacak, biz de hazıra konacağız, diye bakarsak, bir dört yüz yıl daha başkalarının oynadığı oyunları dışarıdan izlemeye devam ederiz. Üçüncüsü, ibadetler birer amaç değil araçtırlar... Bizim camianın anlamakta zorlandığı noktalardan birisi de budur. Yani amacımız, ibadetlerimizi eksiksiz yapmaktan ziyade adam olmaktır. İbadetler adam olmanın araçlarıdırlar. Putlara ibadet, Allah'a zarar verdiği için değil, fıtratımıza aykırı, dolayısıyla adamlığımıza engel olduğu için yasaklanmıştır. Ah şunu bir anlayabilseydik! Bu uzun bir hikâyedir. Burada teolojik tartışmalara girmek yersiz olur... Ama bizim camianın bu konuları da açık yüreklilikle tartışması lazımdır... Şimdi size stratejik akılla neyi kastettiğimi anlatmak için İslam tarihinden bazı örnekler vermek istiyorum. 

Birincisi, Hübab İbn Münzir'in, Bedir Savaşı’nda Hz. Peygamber'e yaptığı uyarısıdır. Hubab İbn Münzir, geleceği riske atmak istemedi. İnsan olmanın gereğini yaptı ve Allah Rasûlüne sordu: “Burada vahiy ile mi yoksa kendi içtihadınızla mı duruyorsunuz?” Cevap, “kendi içtihadımla” şeklinde olunca, İbn Münzir, muhtemelen derin bir oh çekerek “o halde ey Allah'ın Rasûlü, yanlış yerde duruyoruz. Düşmana en uzak kuyunun başındayız. En yakın kuyunun başında olmamız ve diğer kuyuları kapatmamız gerekir” dedi. Allah Rasûlü, İbn Münzir'in bu uyarısını yerinde buldu ve hemen onun teklifini yerine getirdi. Bazı düşünürlerimiz, Hz. Peygamberin stratejik yanlışlık yapamayacağını ispatlamak için bu olayla ilgili akla ziyan yorumlar yapmışlardır. Çünkü onlar ne Hz. Peygamberi ne de Hübab İbn Münzir’i doğru anlayabilmişlerdir. Bu yüzden dindar camianın önemli bir bölümünün dikkatleri, geleceği stratejik aklın planlarıyla şekillendirmeye değil, gaybî yardımlarla yol almaya odaklanmıştır. Bu odaklanmanın temel etkenlerinden birisi de inançlarımızdır. Nitekim müslümanların önemli bir kısmı şöyle bir mantık yürütür: Allah her şeyin mürididir. Dolayısıyla geleceği de O takdir etmiştir. Gelecek Onun iradesine göre şekillenir. Bu itibarla günümüz Müslümanlarının çoğu, hallerinden anlaşıldığı üzere, Allah gelecekte hangi oyunun perdesini açacak diye merakla bekleyip dururlar... 
İkincisi, Hz. Peygamber önemli işlerinde ashabına danışır ve sonuçta oluşan ortak kararı tereddütsüz uygulardı. Örneğin, o, Uhud Savaşı’nda savunma yapmayı uygun gördüğü halde istişare sonucu alınan karara uydu ve düşmanı şehrin dışında karşılamak üzere zırhını giyinip kılıcını kuşandı. Bu esnada ashaptan bazıları, galiba Hz. Peygamberi üzdük diye düşündükleri için, “Ey Allah’ın Rasûlü, isterseniz düşmanı burada da karşılayabiliriz” dediler. Ancak Hz. Peygamber, kendi görüşünü değil, çoğunluğun kararını uygulamayı tercih etti. Bizim idarecilerimizin çoğu ise danışma ve meşvereti usulen yapılan bir iş olarak gördüler. Danıştılar ama sonunda ortak aklın kararını değil, kendi bildiklerini okudular. Çünkü ne de olsa, Cenâb-ı Hakk “iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever” (Âl-i İmran, 3/159) buyuruyordu. Bazı âlimlerimiz, bu ayetten, danışılabilir ama danışma meclisinde alınan karara uyma zorunluluğu yoktur, sonucunu çıkardılar. Bu yüzden de sultanlara, “devletlüm, danışınız ama sonuçta kendi bildiğinizi okumanız caizdir” diye fetva verdiler. Bizim idarecilerimiz, çoğunlukla böyle yaptılar. Danıştılar, sonra da kendi bildiklerini okudular.Bir ev satın alırken başkalarına danışıp sonunda kendi bildiğinizi okuyabilirsiniz. Çünkü bu durumda hata ederseniz, sonuçta bu en fazla sadece size ve yakınlarınıza zarar verir. Ama kamuyla ilgili bir konuda danışıp da sonunda bildiğinizi okursanız, tüm kamuya zarar verebilirsiniz. Bu yüzden orada istişareye aykırı hareket etme lüksünüz yoktur. 
Üçüncüsü, Halid b. Velid, Mute Savaşı’nda bayrağı eline alınca, daha önce şehit olan diğer üç sahâbî komutan gibi “Ya Allah, Bismillah” deyip hemen düşmanın üzerine atılmadı. Stratejik aklı kullandı. Sağ taraftaki askerleri sola, soldakileri sağa alıp düşmana sert bir hücumda bulundu. Düşman ordusu, Hz. Muhammed'in ordusuna dışarıdan destek geldiğini zannederek bir an için bozgun durumu yaşayıp kısmen geri çekildi. Bir dâhi olan Halid b. Velid, bu durumu fırsat bilip düşmanın üzerine gitmedi. Karanlık bastığında, doğruca Medine'nin yolunu tuttu. Çünkü biliyordu ki, kendi ordusundan otuz kat daha fazla olan bir düşmanı mağlup etmesi, askerî strateji açısından mümkün değildi. Eğer o, “gün doğmadan neler doğar” diyerek sabahı bekleyip düşmana tekrar hücum etmeyi düşünseydi, muhtemelen üç bin kişilik ordunun tamamını telef edebilirdi. Ama yarınlar için savaşacak yiğitlere ve erlere ihtiyaç vardı. Bu örneklere yüzlercesini ilave edebiliriz. 
Konuyu başka bir örnekle bitirmek istiyorum. İspanyayı fetheden Müslümanlar, oradan kovulan Müslümanlardan daha dindar değillerdi. Ama onlar daha güçlü bir stratejik akla sahiptiler. Tarık b. Ziyad, Cebel-i Tarık boğazını geçip İspanya sahillerine ulaşınca, gemileri yaktırıp“artık önünüzde deniz gibi bir ordu, arkanızda da ordu gibi bir deniz var” derken tam bir stratejik akılla hareket ediyordu. Çünkü askerlerine cesurca savaşmaktan başka bir seçenek bırakmamıştı. Böylece onların, iç savaşlardan ve kötü idareden bıkmış olan moralsiz bir orduyu kolayca mağlup etmeleri mukadder oldu. Ne yazık ki onlar da bir süre sonra stratejik akıllarını kaybettiler. Kastilya Kraliçesi I. İsabel ile Aragon kralı Ferdinand evlenerek güçlerini birleştirirken, bizimkiler bölündüler. Artık Endülüs coğrafyasında tek bir güçlü devlet değil, melikçiklerle idare edilen, kuvveti zayıflamış müslüman devletçikler vardı. Sonunda hepsinin İspanya’dan kovulmaları mukadder oldu. Onlar İspanya'dan, Endülüs'ü kuran ilk müslüman gruplardan daha az dindar oldukları için değil, stratejik akıllarını kaybettikleri için kovuldular. İlginçtir, Endülüs’ü kurmak üzere İspanya’ya gidenler ve orada yaklaşık yedi yüz yıl kalmayı başaranlar, oraya gidişlerinden çok kısa bir süre sonra Abbasiler tarafından yıkılan Emevî sultasının emrindeki komutanlar ve askerlerdi. Emevîler, daha az dindar oldukları için Abbasiler tarafından yıkılmış değillerdi. Aksine Abbasiler, sadece, geniş kitlelerin, stratejik aklını kaybeden Emevi sultasının hataları yüzünden oluşan hoşnutsuzluğunu siyasî ranta dönüştürme zekâsına sahip olan daha uyanık Müslümanlardı. Eğer Abbasiler, Emevîlerden daha dindar Müslümanlar olsalardı, İmam-ı Azam Ebu Hanife'yi hapse attırıp işkence etmezlerdi. 
Kısacası, hikâye şudur: Stratejik akıllarını kullanarak geleceği planlama ve tarihin nesnesi değil, öznesi olma azim ve kararlılığını gösteremeyenler, “görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler” avuntusuyla beklemeye devam ettikleri sürece, yalnızca başkalarının kurgulayıp oluşturdukları tarihin figüranları olmaya devam ederler." 
Kaynak: http://www.yerlifikirler.com/makale-detay.php?id=300 11 Ağustos 2015
Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR
YBÜ İslami İlimler Fakültesi
Yazar Metin Özdemir Hakkında 1966 Ordu doğumlu. 1985 yılında Ordu İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl, Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi’ne girdi. 1990 yılında bu fakülteden mezun oldu ve aynı yıl içerisinde A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kelam-İslam Felsefesi Bölümü’nde yüksek lisansa başladı. Yüksek lisansını Hz. Peygamber’in “Mirac” olayı ile ilgili olarak yaptı. Doktorasını “İslam Kelamı’nda Kötülük Problemi” adlı teziyle tamamladı. Bu arada, 1995 yılı Haziran’ında daha önce yapmakta olduğu öğretmenlik görevinden ayrılıp Cumhuriyet Ü. İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Kelam Anabilim Dalı’na Araştırma Görevlisi olarak atandı. 1998 yılında Yardımcı Doçent, 2004 yılında da Doçent oldu. 2004/2005 akademik yılında, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan burslu olarak Ürdün Üniversitesi’nin Dil Merkezi’nde yabancılar için hazırlanmış olan programa devam etti. 2009 (19 Ağustos) yılında profesör oldu. 04.02.2013 tarihinde Cumhuriyet Ü. İlahiyat Fakültesi’nden naklen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Temel İslam Bilimleri Kelam ve Mezhepler Tarihi Anabilim Dalına öğretim üyesi olarak geçti. Çeşitli kitap ve makaleleri bulunan yazar, İslam Bilimleri alanında çalışmalar vermeye devam etmektedir.

0 yorum:

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler