Endülüsten Avrupa'ya Hazin Sesleniş

Emevi devleti; tarihin sayfalarında yerini alırken bizlere birçok ibretlik hadiseyi bırakmış olmanın yanında dünya tarihinde de çığır açan izler olarak karşımıza çıkar. Dünya topraklarının pek çoğunu etkilemenin yanında kültürel ve ideolojik etkileri ile günümüz dünyasına seslenen Emeviler pek çok alanda büyük izler bırakmıştır. İslam dininin geniş topraklara yayılmasının en önemli başlangıç aşamalarından birisi olarak Emeviler gösterilebilir. Haklarında olumlu olumsuz pek çok şey yazılsa da Emeviler zamanında İslam dini için önem arz eden Hadis ve Kuran ilimleri sistematiğe bağlanmış bu sayede bir usul oluşturulmuştur. Uygarlık alanında da İslam medeniyetinin oluşmasına zemin hazırlayan Emeviler bugün pek çok alanda etkisini halen göstermektedir. Konumuza böyle bir giriş yaptıktan sonra özellikle dünya tarihinde çok geniş yankılar oluşturmuş bir medeniyet olan Endülüs Emevileri hakkında biraz konuşmak istiyorum.
Endülüs coğrafyası Emeviler’e kadar Hristiyan dünyasının hizmetinde iken ilk defa Emevi fetihleri ile İslam ile tanışmış ve o zamana kadar Avrupa’nın görmediği bir inkişafı, medeniyeti ve ilerlemeyi dünya müşahede etmiştir. Şehir medeniyetinin en güzel örnekleri, saraylar, bağ, bahçe, mesire alanları, hastaneler, cami ve medreseler, ilim meclisleri, şehir kaldırımları, atık su taşıma sistemleri, şehir ışıklandırmaları, hamamlar, gözlem evleri, tersaneler ve daha aklımıza gelmeyen pek çok alanda yüksek başarılara imza atmış bir medeniyet olan Endülüs Emevileri; İslam’dan aldığı kuvvetle bu güzellikleri diğer devletlere aktarabilmişlerdir. Endülüs’te kalan son devletçiklere kadar bu alandaki çalışmalarını durdurmayan Endülüs Emevileri her alanda örnek olmaya çalışmışlardır. Endülüs topraklarında hayat bulan İbn Rüşd, ibn Haldun, ibn Tufeyl, Muhyiddin ibn Arabi, ibn Firnas, El Kurtubi, ibn Cübeyr, Zerkali, ibn Meserre..gibi alimler dünya tarihinde yeni ufuklar açan çalışmalar yapmışlardır. Endülüsün son dönemlerinde yaşayan Endülüs Nasrileri;  Yol, köprü, cami, medrese, hastane yapımıyla ilgilenmiş; halkın kullanacağı hamamlar ve çeşmeler yaptırmış, müzik, resim, sanat ve edebiyatı himaye etmişler, her alanda uzmanlaşmaya çalışarak halkın mutluluk ve refahı için uğraşmışlardır. İlim ve sanata o kadar önem vermişler ki Emeviler dönemine ait çok sayıda kitabın muhafaza edildiği bir kütüphane dahi kurdurmuşlardır. Dünyaca meşhur el-Hamrâ Sarayı son zamanlarda yapılmış Endülüs mimarisinin şaheser örneklerinden biri olarak gözümüze çarpar. İspanya yarım adasında 1500’lü yıllara kadar siyasi varlıklarını devam ettirebilmeyi başarabilmiş bu büyük medeniyet bilim alanındaki pek çok buluşun ilk kâşifi olma vasfını da ellerinde bulundurmuş ve bu keşifleri ne yazık ki kendi isimlerinden yıllar sonra başka başka isimler altında özellikle Latinceye tercüme edilerek dünya sahnesinde yer etmişlerdir.

Endülüs’ün bu kadar parlak hayatlarının yanında, yıkılışlarında karşılaştığımız çok acıklı yaşamları da bizlere bir ibret niteliğindedir. Yıkılışlarına doğru "bir olma" vasfını iyice yitiren Endülüs Emevileri ‘Bey’ olma sevdasına düşmüşler ve parçalanma bu şekilde çok daha hızlı hale gelmiştir. Endülüs'te yaşanan siyasî olayların en önemlilerinden biri Mülûkü't-tavâif diye isimlendirilen işte bu Bey olma sevdasıdır ki her aşiret, her aile, her hanedan kendini bir devlet olarak tanımlamış ve aralarında oluşan siyasi birlikler zayıflamaya başlamakla birlikte bu küçük devletler arasında da kıyasıya devam eden savaşlar olmuştur. Bu savaşların temelinde Emeviler dönemine nispetle değişen ve daralan bakış açıları, İslam’ın temel hedeflerinden ayrılma ve dünyaya meyletme sevdası yatmaktadır. Emeviler döneminde ilk zamanlarda “dış düşman” denilince ya kuzeydeki Hristiyan krallıklar ya da Mağribî’deki Fatımîler kısacası İslam dinine göre bozuk itikatlı olan kavimler akla gelmekteydi. Yapılan savaşların temel gayelerinden birisi ila-i Kelimetullah olarak isimlendirilen Allah Teâlâ rızası ve sevgisi idi. Endülüs yarımadasında son zamanlarda ortaya çıkan Tavâif devletleri (kısacası beylikler, Beyler dönemi) döneminde ise; artık Hristiyanların emelleri doğrultusunda birbirlerini parçalamaya çalışan Müslüman Emirler, yegâne düşmanı unutmuşlar ve birbirine karşı savaş eder duruma gelmişlerdi. İslam’ın ‘Müminler ancak kardeştir’ hitabı çoktan unutularak bu küçük Müslüman devletçikleri daha ziyade birbirine düşman olmuşlardı. Epey bir süre bu şekilde anlaşmazlıkları devam eden Tavaif’in aklını başına getiren olay bir musibet niteliğinde idi. Bugünkü ismi Toledo olan Tuleytula büyük şehrinin Hristiyan krallıkların birleşmesiyle Müslümanların elinden çıkmasıyla Müslüman Emir ve beyler, tehlikenin farkına varabildiler ve durumun vahametini idrak edebildiler. O zamana kadar bey oldukları devlet oldukları övüncünde olan Tavâif devletçiklerinde artık yer yerinden oynamış, halk galeyana gelerek paniğe kapılmıştır. İçlerine bir korku düşen Endülüs Müslümanları artık bu yarımadadaki geleceklerinden endişe etmişler ve büyük devlet olma ümitlerinden vazgeçmişlerdir. Bu büyük kayıptan sonra hızlıca gelen Hristiyan şövalye akınları sonrasında benzeri bir tehlike olarak; Batalyevs, İşbîliye veya Kurtuba’da kayıplar yaşanarak bu şehirler bir bir elden çıkmaya başlamıştır. Kastilya Kraliçesi İzabella ile Aragon Kralı Ferdinând'ın 1469 yılında evlenmeleriyle Hristiyanlar tek bir devlet haline gelmişlerdi. Bu evlenme olayı artık Müslümanların bu yarımadadaki işlerinin, günlerinin iyice zorlaşacağı anlamına gelmesine rağmen Gırnatalı Müslümanlar, bütün bu olanları önemsemeksizin, birbirleriyle uğraşmaya devam etmişlerdir.
İslami hedef ve temel gayeden uzak bilinçsizliklerden kaynaklı kayıplar neticesinde Endülüs’te küçük Müslüman devletçikler Hristiyanlar tarafından bir bir ele geçirilmiş son olarak Müslümanlar küçücük bir toprak parçasına sıkıştırılmış halde bırakılmıştı. Müslümanların elinde Endülüs medeniyetinden kala kala ufacık topraklara mahkûm edilmiş Nasiri Emirliği kalmıştı.  Yine tarihten okuduğumuz ölçüde cereyan eden olaylarda;  “1491 senesi Nisan ayında en büyük şehir olan Gırnata şehri Kastilya ve Aragon ittifakı tarafından muhasara altına alınmıştır. Gırnatalı Müslümanlar, bu kuşatmaya ancak dokuz ay dayanabildiler. Dışarıdan yardım alma umudu da tükenince, halkın çoğunluğu, teslim olmaktan başka çare olmadığına karar verdi. Bu sebeple, iki taraf arasında müzakereler yapıldı ve bir anlaşma metni hazırlandı. Ebû Abdullah'ın anlaşmayı imzalamasıyla Gırnata'nın 2 Ocak 1492'de teslim edilmesi kabul edildi.  Son Nasiri emiri Ebu Abdullah, ailesi ve eski saray görevlileriyle birlikte bir süre kendisine tahsis edilen bir iktâda yaşadı. Bu esnada Hristiyan kral ve kraliçe tarafından, yakından takip edildi. Sonunda bu murakabe ve dolaylı baskıya fazla dayanamayarak, Gırnata'da sahip olduğu gayrimenkulleri satıp 1483 senesinde Fas'a göçtü. Müslümanların bir kısmı, Hristiyan hâkimiyeti altında yaşamayı "zillet" telakki ederek, İspanya dışındaki Müslüman topraklarına, özellikle de Kuzey Afrika'ya göçmeyi tercih ettiler. Müslüman nüfusun diğer kısmı ise, kendi yerlerinde kaldı. İşte Hristiyan hâkimiyetinde kalan bu Müslümanlara müdeccenler veya müdeceller denilmektedir.[1]” İşte belki de bu Afrika’ya göçme işi yapılan yanlışların en büyüğü idi.

Müslümanların bir olup tekrar topyekûn bir bağımsızlık savaşı vermek yerine, geldikleri topraklara göç etmeleri, zaten İslam düşmanlarının istediği ve beklediği bir hedefti. Çoğunluk kısmı bu yarım adadan Afrika’ya doğru göçünce azınlıkta kalan müdeccenler baskılara maruz kaldılar. Dinlerini hayatlarını değiştirmek zorunda bırakıldılar. Günümüzde Portekiz ve Kastilya sınırları içinde kalan Müdeccenler, toprak vergisi diezmo/ elmarjal ile birlikte kişi başı yıllık vergileri[2] ödemekteydiler. Müdeccenler, iyice baskılara maruz kalmamak amacıyla genelde nüfusunu yalnızca kendilerinin teşkil ettiği, şehir yaşamından daha uzak getto benzeri mahallelerde yahut müstakil köylerde[3] ikamet etmekteydiler. Bu zamanlarda baskılar tam olarak başlamadığından dini inançlarda kısmi bir hürriyet söz konusu olmakla birlikte Müdeccen cemaatleri, kendilerini devlet nezdinde temsil edebiliyorlardı. Aslında bu; sonun başlangıcı, ustaca hazırlanmış bir siyasetin, bir tuzağın göstermelik bir oyun olarak ortaya konmasından başka bir şey değildi. Zamanla gerçek niyetleri belirmeye başlayan Hristiyanlar dini hürriyetleri de baskı altına almaya ve adalet ve eşitlikten uzak hükümler meydana çıkarmaya başladılar. Müdeccenler’in Hıristiyanlar aleyhine şahitlikleri, kanunlarda ancak Hıristiyan şahit bulunmaması durumunda geçerli olacak şekilde düzenlendi. Ceza takdiri yapılırken, temel bir ilke olarak Hristiyan’ın Müslümandan daha değerli olduğu kabul edildi. Bu nedenle suç aynı olsa dahi din farklılığı cezai müeyyideyi de farklılaştırmaktaydı. Müslümanların aynı suçtan cezaları bir Hristiyan’a göre daha ağır olarak tanzim edilmişti. Bu şekilde eşit ve adil hakka sahip vatandaşlık hakkından mahrum olundu. Genelde Müslümanların işlediği suçlarda işkence edilerek ölüm cezası sık başvurulan bir yöntemdi. Kastilya ’da Hıristiyanlar üzerinde Hıristiyan olmayan birisinin yönetici olamayacağı kanuni bir düzenleme olarak tespit edildiğinden, Müdeccenler yönetimde görev alma imkânından mahrum kalmışlardır. Yönetimde söz sahibi olmaları da bu şekilde sözde kanunlarla düzenlendikten sonra Müdeccenler için hayat iyice zorlaşmaya başlamıştı. En son 1526 yılında çıkarılan bir fermanla o tarihe kadar İspanya’yı terk etmemiş bütün Müslümanların Hristiyan sayılacağı ilan edildi. Bu kanunla da müdeccenler, din ve vicdan hürriyetini de kaybetti.Yol güvenliğinin olmaması nedeniyle ve yahut mevcut durumun ileride değişebileceği umuduyla Müslüman halkın önemli bir bölümü şeklen Hristiyan olmaya, ama gizli olarak İslâm’a bağlı kalmaya yani Morisko olarak yaşamaya karar verdiler. Bu gizli niyetlerini bilen Hristiyan yöneticiler daha ağır yaptırımları uygulamaya karar verdiler. Hristiyan idarecileri bu şekildeki Moriskolar’ın İslâm dini ve kültürüyle bağlarını koparmak ve bu suretle daha kolayca asimile olup Hristiyanlaşmaları için; evlerde İslâmî kitapların bulundurulmaması, hiçbir şekilde gizli ya da aşikâr ibadete meyledilmemesi, Arapça konuşulmaması, Arapça şarkı söylenmemesi, yeni doğan çocuklara Arapça isimler verilmemesi, hamama gidilmemesi, erkek çocukların sünnet edilmemesi, Cuma günleri evlerin kapılarının kapatılmaması, kadınların çarşaf giymemeleri ve peçe takmamaları gibi İslam ve Arap kültürüne ait bir takım yasakları uygulamaya koydular. Yasaklara uymayan Müslümanlar; Engizisyon mahkemelerinde yargılanıp, mahkeme başkanı[4] olan papaz, kilise erkânı ve halkın hazır bulunduğu bir törenle ya kişinin işkence edilerek öldürülmesi ya da yakılmasıyla gerçekleştirilecek bir idam cezasına çarptırılmaktaydı. Bu şekilde can veren engizisyon kurbanlarının sayısı hakkında gerek Müslüman gerek Hristiyan olanlardan cezalandırılan kişi adedinin yüzbinli rakamlar olarak telaffuz edildiği bilinmektedir.
“Moriskolar, bir taraftan engizisyon mahkemeleri aracılığıyla uygulanan baskılar diğer taraftan sosyal ve iktisadî hayat içerisinde maruz kaldıkları ayrımcılıklar nedeniyle mevcut durumu lehlerine çevirecek çıkış yolları aramaya koyuldular. Bu yollardan biri, son derece riskli olmasına rağmen çoğunlukta oldukları bölgelerde silaha sarılıp hâkimiyeti ele geçirmekti. Nitekim Gırnata Moriskoları, 1568 yılında bu şekilde hareket ettiler. Vaftiz adı Hernando de Valorolan Muhammed b. Ümeyye adlı gencin liderliğinde ayaklandılar ve bu ayaklanma sonucu çok kanlı biçimde bastırıldı. İspanya Krallığı, Moriskolar’ın Fransızlar, ama özellikle de Osmanlılar tarafından kullanılabileceğini kanaatine sahipti. Bu sebeple de zikredilen cemaatten tamamen kurtulmanın yol ve yöntemi üzerinde düşünmeye başladı. Sonuçta bunun ancak ülkedeki bütün Moriskolar’ın sürgün edilmesiyle mümkün olacağı görüşüne ulaştı. 1609 yılında yayınlanan bir fermanla Moriskolar’ın tamamının sürülmesi emredildi. 1614 yılına kadar devam eden sürgün süreci esnasında en az 500 bin kişi başta Kuzey Afrika olmak üzere Balkanlar’a, Anadolu’ya, Fransa ve Hollanda’ya göçmek zorunda kaldı. Morisko nüfusunun çoğunluğu daha çok Cezayir, Tunus, Trablusgarb, Belgrad, Selanik, İstanbul, Adana ve Şam gibi Osmanlı topraklarına intikali sağlanmakla birlikte diğer Avrupa ülkelerinde de yerleşenler de oldu.”[5] Kimi bebek ve çocuklar Hristiyan kiliselerinde ve aileleri yanında asimile edilerek ailelerinden uzaklaştırılıp Hristiyanlaştırıldı.  Bu şekilde pek çok hazin hikâyeyi barındıran bu medeniyetin çöküşü günümüz İslam neferlerine, ayrılığa düşmüş İslam milletimize, yegâne düşmanımız olan ehli kâfirin  elinde oyuncağa dönüşmüş İslam dünyasına ders niteliğindedir.

Bir medeniyetin asli çocukları olan Endülüs son dönem Müslümanları, kendi değerlerinden ve uzaklaşıp kendi aralarındaki kardeşliği ve beraberlik duygusunu yitirmekle perişan bir halde tarih sahnesinde kayboldular. Şimdi belki de dünya sahnesinde ismini Hanry, Hans, George, Josef, Maria, Santa, Michelle,.. vs olarak bildiğimiz pek çok Hristiyan’ın geçmişinde Müslüman Endülüs’ün kanları vardır. Bu öyle hazin bir sesleniş ki bugün belki de İspanyalı bir Hristiyan’ın nesillerinde Endülüs Medeniyetinin, mimarisinin, İslam tecellisinin yapı taşlarından birisi vardır.  Belki bu Hristiyanların dedelerinde İslam’ın neferi olma sevdası ile İspanya yarımadasında kılıç ve at kuşananlar vardır. Kuşaklar sonrası torunları ise İslam’dan habersiz, bir yalanın içinde geçmişindeki bilinmezliklerle yol alan bireyler olarak günümüz dünyasında kendilerine yer bulmuşlardır. Allah bilir; ahiret âleminde dedesi Endülüs Müslümanı, kuşakları ise nice Avrupa milletinde bulunan Hristiyan olan pek çok kişiyle karşılaşmak sürpriz olmayacaktır. Bu şekildeki bir acı neticenin vebali; ‘Bey’ olma sevdası ile ehli kâfire oyuncak olan Emirlerde değil midir? Dedesi Müslüman Endülüs torunu Hristiyan Avrupa olan binlerce asimile olmuş, hidayetten nasip alamamış bunca kişinin vebali, toprak sevdasına düşmüş birbiriyle çekişerek kardeşliği unutmuş İslam idarecilerinde değil midir? Kendi topraklarında rahat yaşadığını zannederek başka Müslüman topluluklarındaki acıları görmezden duymazdan gelen İslam milletleri bu hazin tablonun neticesinden ibret almazlar mı?  Birlik ve beraberliğini kaybetmiş toplumlar bu ve buna benzer medeniyetlerin yok oluşundaki dini ve kültürel asimilasyonlara maruz kalmaya mahkûmdur. Güçlü olanın güçsüzü ezdiği dünyada bir ve beraber olmaktan başka bir çaremizin olmadığını bilmeden yaşamaya devam edemeyiz. Bir ve beraber olan, uhuvveti yakalamış İslam milletleri ehli kâfirin her zaman korkulu rüyası olacaktır.  Tuzak ve desiselerle oyuncak haline getirilmiş İslam milletleri; rahat döşeklerinde ehli kâfire meydan okuyarak sözünü dinletebileceğini düşünmemelidir. Çünkü İslam kardeşliği ve bir olmayı emreder. Ayetlerde müjdelenen toplum; bir ve beraber olan İslam milleti için ancak bir anlam, bir hedef ifade eder. Aksi halde birlikten, kardeşlikten uzaklaşmış bir İslam milleti olan bizler için, zaman değişse bile zıt kutupların birbirine yaklaşmadığı hak ile batılın bu savaşında yok olmaya, asimile olmaya mahkûm olacağız.
Kadir PANCAR
30.03.2016

KAYNAKLAR-NOTLAR


[1] Özdemir Mehmet, Endülüs Siyasi Tarihi, Ankara Üniversitesi,2012, s 340-350.
[2] Açıklama: pecho de los morosya daalfitra denilen 1maravedi tutarında bir verginin adıdır.
[3] Açıklama: Morerìas (getto tarzı köy yaşantısı)
[4] Auto de Fe (Engizisyon mahkemelerinde yargılayıcı konumunda olan mahkeme başkanı papaz)
[5] Özdemir Mehmet, Endülüs Siyasi Tarihi, Ankara Üniversitesi,2012, s 340-350.
[6] Sarıçam İbrahim, Emeviler, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2014.
[7] Sırma İ.Süreyya, Hilafetten Saltana Emeviler, Beyan Yayınları, 2013.
[8] Kılıç Ayşe, Endülüs Müslümanlarının Sürgünü, Doğu Kütüphanesi, 2015.
[9] Doğan Mesut, Endülüs Düşlerin Son Sığınağı, İz yayıncılık,2014

"Genç kuşakları kurşuna diziyoruz"

Gazetelerde eğitim hakkında nadiren güzel yazılarla karşılaşmaktayız. Genelde gazetelerin arka ve iç sayfalarında pek göze çarpmayacak şekilde verilen eğitim yazıları bazen içimizi acıtacak derecede olabiliyor. Son zamanlarda okuduğum güzel bir köşe yazısını sizinle paylaşmak istiyorum. Yusuf Kaplan'ın günümüz eğitim sitemine dair görüşlerini ve gençlerimizin durumu hakkında acı ama gerçekleri sunduğu köşe yazısını istifadenize sunuyorum. 
YUSUF KAPLAN, YENİŞAFAK "Genç kuşakların İslâm'la ilişkisi sıfırlanmak üzere. Eğitim, medya ve kültür rejimi çocuklarımızı kurşuna diziyor!Bakın size 2 yıl önce Bursa'da yapılan bir araştırmanın rakamlarını vereceğim, kafayı yiyeceksiniz! Lise öğrencileri arasında yapılan bu resmî araştırmaya göre, liseli öğrencilerin % 9'u bonzai bağımlısı, % 35'i alkol alıyor, % 45'i sigara içiyor!

FELÂKETİN EŞİĞİNE SÜRÜKLENİYORUZ!
Nedir bu? Felaketin eşiğine sürüklenmektir! Bir toplumun geleceğini katletmesidir! Bu arada PÇete, Anadolu'nun en parlak iki kuşağını aldı, zombileştirdi: Matematikçi, kimyacı, fizikçi yaptı! Elbette bunlar da lazım ama bunlardan önce sosyal bilimci, tarihçi, ilahiyatçı, siyasetbilimcisi, tarih felsefecisi, düşünür olacak önümüzü açacak parlak kuşaklar yetiştirmek zorundayız!
PÇete, 40 yıldır eğitim'le uğraşıyor ama önümüze İslâmî bir eğitim modeli koyamadı! Neden peki? İyi eğitim veriyor ama çocuklarımızı zombileştiriyor sadece! Protestanlaşmış tipler yetiştiriyor! Belki namaz kılan ama namazın anlamını, ruhunu idrak edemeyen tipler! Diğer cemaatler de bu konuda sınıfta kaldı, maalesef! Ama bu işe milletin kendisi sahip çıkmalı, tabandan köklü bir eğitim hamlesi başlatılmalı! Velhasılı kelâm bu durum böyle gitmez! 10 yıl içinde gelecek yüzyılın tohumlarını ekemezsek, her şeyimizi kaybedeceğiz. Türkiye'nin en temel, en hayatî, en âcil halledilmesi gereken sorunu eğitim sorunudur.Türkiye'de sömürgeci ülkelerin yapamayacakları, yapmaya cesaret edemeyecekleri kadar çocuklarımızı kendi değerlerimizden, kendi dünyamızdan, kendi rüyalarımızdan uzaklaştıran laik, sömürgeci bir eğitim rejimi var!

ÇOCUKLARIMIZI ÖLDÜRÜYORLAR, BAYIM!
Bütün iddialarını yitirmiş, bütün ideallerini kaybetmiş, Batı karşısında aşağılık kompleksinin eşiğine sürüklenen kuşaklar yetiştiren ilkel, ruhsuz, ufuksuz bir eğitim sistemi bu! Türkiye dışarıdan sömürgeleştirilemedi ama kendi kendini sömürgeleştirdi. Sadece eğitim sistemi değil, kültür hayatı da, medya rejimi de bu ülkenin insanlarını kurşuna diziyor adeta! Yoz ve sığ bir kültür hayatı, yabancılaştırıcı ve her şeyi banalleştirici bir medya rejimi, çocuklarımızı yanı geleceğimizi yok ediyor!
Çocuklarımıza hiçbir heyecan, coşku ve ufuk sunamayan ruhsuz eğitim sistemi; hiçbir gelecek vaat etmeyen kör ve kötürüm kültür hayatı; hayal göremeyen, rüyaları olmayan, bütün sermayesini daha çok "köşe döndürecek” bön ve berbat projelere yatıran sarsak ve asalak medya rejimi çocuklarımızı gözümüzün içine baka baka elimizden alıyor; bizden, bizi biz yapan her şeyden koparıyor el ele, kol kola, omuz omuza vererek… Sömürgeci eğitim sistemi, mankurtlaştırıcı savruk kültür rejimi, yabancılaştırıcı, bütün değerlerimizi çözücü salaş medya rejimi üçü birden adeta el ele vererek ruhumuzu, geleceğimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı yok ediyor: Kendi çocuklarımız, elimizden kayıp gidiyor… Çocuklarımızı bizden koparıyor…

BATI'DA BÖYLE BİR ŞEYİ HAYAL BİLE EDEMEZSİNİZ!
Aberlard'ı, Racine'i, Lizts'i, Voltaire'i, Rousseau'yu, Balzac'ı, Descartes'i, Bergson'u, Derrida'yı, Godard'ı, Truffaut'yu öğretmeyen, bu kurucu figürlerin ürettiği ruhu solutmayan, gördükleri rüyaları her daim yeniden üretmeyen bir Fransız eğitim sisteminden, kültür ve düşünce hayatından, medya rejiminden sözedilebilir mi? Bunyan'ı, Blake'i, Shakespeare'i, Locke'u, Hobbes'u, Byron'ı, Wordsworth''u, Elizabeth çağını, Victoria çağını, Turner'ı, Constable'ı öğretmeyen, yaşatmayan, yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi İngiliz eğitim sistemi olabilir mi?
Bach'ları, Mozart'ı, Beethoven'i, Spinoza'yı, Luther'i, Kant'ı, Goethe'yi, Hegel'i, Nietzsche'yi, Husserl'i, Heidegger'i, Wagner'i öğretmeyen, yaşatmayan ve yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi Alman eğitim sistemi olabilir mi? Bu anaakım kurucu figürler Fransızların, İngilizlerin, Almanların iddialarının, ideallerinin, rüyalarının, hayallerinin ana kaynaklarıdır. Bu anaakım kaynakların dışında nice yan ve karşı-akım diyebileceğimiz isimler, ekoller, yaklaşımlar da var sözkonusu edilebilecek. Ama bu kadarı kâfî.
BAŞIMIZA NASIL BİR TAŞ DÜŞTÜĞÜNÜ GÖRELİM ARTIK!
Biz bize gelelim… Ve başımıza nasıl bir taş düştüğünü görelim… Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Gurani, Molla Fenarî, Gazâlî, Yunus, Mevlânâ, Merâğî, Itrî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Levnî, Karahisârî, Taşköprülüzâde, Kâtip Çelebi kimdir acaba? Ne söyler bize bu kurucu figürler bugün? Ne anlam ifade eder yarınımız için? Çocuklarımızı geçtik; elitlerimiz, aydınlarımız, yazarlarımız için hangi rüyalara, ideallere, ufuklara, yaratıcı atılımlara kaynaklık eder, etmiştir, edebilmiştir acaba? Kurucu şahsiyetlerini tanımayan, onlarla aynı rüyaları paylaşamayan, onların hayallerini, heyecanlarını, coşkularını, ideallerini, çilelerini yaşayamayan, hissedemeyen, soluyamayan, yeni hayallere, rüyalara, coşkulara, ideallere dönüştüremeyen kuşaklar, kendilerini tanıyabilirler mi, dünyayı, dünyanın başka kültürlerini tanıyabilirler mi?

Shakespeare, kaç bin kez sahnelenmiş, yeniden yorumlanmıştır; Racine, aynı Yunan tragedyasını kaç kez yeniden sahneleme ihtiyacı hissetmiştir; Kant üzerine, Wagner üzerine, Goethe üzerine, Bach'lar üzerine, Locke üzerine, Byron üzerine kaç bin kitap yazılmıştır, kaç oyun sahnelenmiştir, kaç roman, şiir, felsefe metni yazılmıştır, kaç film çekilmiştir acaba, sayılarını bile bilebilmek o kadar zor ki şu internet çağında bile… Ya peki, Merâğî kimdir, Levnî nedir, ne der bize, bilenimiz var mıdır gerçekten? Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin bilinmeden, Osmanlı düşünce ve ilim hayatının nasıl teşekkül ettiği bilinebilir mi?

BU SÖMÜRGECİ EĞİTİM SİSTEMİYLE NEREYE BÖYLE?
Eğitim sistemimiz, sömürgecilerin yapamayacağı kadar tahribat yapıyor… Kültür hayatımız,medya dünyamız kendi kültürümüze, sanatımıza, düşünce dünyamıza o kadar yabancı, o kadar ilgisiz, o kadar kör ve duyarsız ki, insanın çıldırırcasına haykırası geliyor, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye…

Bizim ahlâk, estetik ve adalet ilkeleri üzerinden insanlığa sunduğumuz görkemli ama bir o kadar da mütevazı; gittiği her yere ruh götüren, hayat bahşeden; yüzyıllarca hem zamanı, hem mekânı fetheden kurucu figürlerimizin inşa ettikleri kendi gök kubbemizi tanımadan, yaşamadan ve yaşatmadan geleceğe ne söyleyebiliriz ki biz?

Geleceğimizi nasıl teminat altına alabiliriz ki? Çocuklarımızın ideallerinin, ruhlarının, rüyalarının ve hayallerinin öldürülmesini nasıl önleyebiliriz ki? Unutmayalım: Kendi hayallerini kuramayanlar, başkalarının hayallerini yaşamaktan, dolayısıyla yok olmaktan kurtulamazlar."

Yusuf KAPLAN
YENİ ŞAFAK, Mart 21, 2016
http://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/genc-kusaklari-kursuna-diziyoruz-farkinda-misiniz-2027628

Cemaatleşme Sorunu

Bir Deve Hikâyesi Kûfelilerden biri, erkek devesine binip Şam’a gelmiş. Şamlı bir adam, sokakta devenin yularına yapışarak: ‘Bu dişi deve benimdir, sen Sıffin günü onu çalmışsın!’ diye bağırmaya başlamış. Halk başlarına toplanmış.  Kûfeli: "Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir" diye itiraz etmişse de derdini bir türlü anlatamamış. Hep birden Şam Valisi Muaviye’nin huzuruna çıkmışlar. Kûfelinin devesi erkek olmasına rağmen Şamlı elli şâhidi de yanına alarak Muaviye’ye devenin dişi olduğunu ve kendisine ait olduğunu söylemiş.  Muaviye devenin Şamlı adama verilmesine hükmetmiş.  Herkes çekildikten sonra Hz. Muaviye Kûfeliye: “Al işte, sana devenin değerinin iki katını veriyorum.” demiş ve eklemiş: “Ey Kûfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Kûfe'ye dönünce gördüklerini Ali'ye anlat ve de ki: "Ey Ali, Muaviye'nin, dişi deve ile erkek deveyi, dağ ile ovayı ayırt edemeyen, ona körü körüne bağlı ne derse evet diyen on bin adamı var! Ayağını denk al!" 
HAKLA BATILI AYIRMAK ve HAKK’IN TARAFINDA YER ALMAK Tarihte  yaşandığı vaki olan bu olayla ilgili genel yargıları ifade etmekten ziyade bugüne bakan yönüyle tarihin tekerrür ettiğini gösteren olayların bize verdiği mesaj şudur: Hakla batılı, yanlışla doğruyu ayırt edemeyen ve liderini masum kabul edip ağzından çıkanı emir telakki eden, hata da olsa hikmet arayan camiaların tarihin şahitliğiyle bizzat haksız oldukları görülmüş ve görülecektir.Ne kadar kalabalık olursa olsun, adaletten, ilimden, hikmetten ve şuurdan nasibi olmayan ve şartlandırılan kitleler olmaktansa tek kişi de kalsa adalet ve doğruluk üzere olmak yeğdir ve kimi zaman İbn-i  Mes'ûd (r.a)’ın  söylediği gibi: "Cemaat, tek  kişi de kalsa, o kişinin  hakka  uygun  olmasıdır." 
Kalabalıkların baskısı altında söylemekten çekindiğiniz hakikat; sizi Allah katında, halk nazarında ve tarih önünde haksız konuma düşürecektir.Etrafınızda herkesin yüksek sesle de olsa söylediği yalan; cılız da kalsa, duymasanız ve duymak istemeseniz de bir kişinin dillendirdiği haktan ve doğrudan daha değerli ve geçerli olamaz.
CEMAAT CEMADATA DÖNÜŞÜRSE… Nitelikli birliktelik, kolektif akla değer veren birlikteliktir. İlkelerin, değerlerin, hassasiyetlerin ve kavramların istişare ve ortak akılla belirlenmediği birliktelikler; hak üzere olamaz, kalıcı değer üretemez, uzun soluklu yürüyüşlere güç yetiremez, dahası birleştirici olamaz. Bu değil cemaat olmak, Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle olsa olsa cemadat olmaktır.
“Camilerde cemaat yerinde hep cemadat;  Siner de köşelerde Hakk’tan beklerler imdat!”
Cemadat olmak; cansızlık, edilgenlik, şuursuzluk, şartlandırılmışlık, sıradanlık ve sürü olmaktır; cemaat olmak ise şartlandırılmaya yer olmayan bir bilinçle, şuurlu ve akıllı birlikteliktir. Şuur ve akıl, şahsiyetli olmanın mümeyyiz vasfıdır. Şahsiyeti merkeze alan bir yaklaşımla her ferdin biricikliği ve kendine mahsus karakterinin (şakile) korunduğu organik ve özgün bir yapıdır cemaat, şartlandırmayla tek tipleştirme değildir. Şahsiyet sahibi fertlerden oluşmayan bir yapı; aklını kiraya verip yukarıdan gelen talimatlarla hareket eden bireylerden oluştuğu için hata yapmaya, doğru yoldan sapmaya müsait bir yapıdır. 
CEMAATİN İSTİKAMETİ, LİDERİN VE FERTLERİN İSTİKAMETİDİR.Cemaate istikamet kazandıran, liderin ve fertlerin istikametidir. Sevgimiz, saygımız ne kadar çok olsa da lider de bir insandır. Onun bu insanî yönünü görmezden gelip kutsallık atfederek söz ve davranışlarında ilahîlik aramak sorunları çözmez, dahası çoğaltır. Hakikat şu ki; liderin düşüncesindeki yanlış bir meyil, toplulukta geniş açılarla daha büyük yanlışlara dönüşür.Liderler de yanlış yapabilir. Liderleri uyarılmayan bir topluluğun sözleri, kararları ve icraatları hayırlı sonuçlar doğurmaz; yanlışı apaçık belli olan topluluğu düzeltmeyen bir lider de düzeltilmesi mümkün olmayan büyük felaketlere sebebiyet verir. Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen ilahi buyruklar; Allah’ın ipine topluca sarılmayı (Al-i imran-103), emredildiği şekilde dini ayakta tutmayı ve ayrılık çıkarıp parçalanmamayı (Şura-13), dinlerini hizipçilik ve cemaatçilikle bölerek parçalayanlar gibi olmaktan sakınmayı (Rum-32) öğütlemekte, cemaatli olmaya teşvik etmekte; ancak cemaatçi olmayı ayrılıkçılık saymaktadır. Ümmet bilincine sahip olunmadan oluşturulan cemaat anlayışı, cemaatçiliği doğurur, bu da toplumu ve ümmeti parçalanmaya götürür. 

CEMAATÇİLİKTEN ALLAH’A SIĞINMAK Cemaatli olmakla cemaatçi olmak birbirinden farklıdır. Cemaatçi olmak; başta kendi cemaatine, sonra da diğerlerine zarar veren bir taassup ve tarafgirliktir. Cemaatçilik, sadece kendi cemaatini en doğru görme hastalığıdır. Hakkı sadece kendi tekelinde gören ve başkalarını yok sayan bir anlayış; cemaat olmaktan çıkar, başka bir yapıya dönüşür. Kendinden olmayı, ehliyet ve liyakate tercih eder; enerjisini ve imkanlarını kendi nüfuzunu artırmaya harcar; kelle hesabı yaparak niteliği pas geçer ve nihayetinde bu birliktelik menfaat birlikteliği haline gelir.   
PARÇAYI BÜTÜN ZANNEDEN, BÜTÜNÜ PARÇALAR Cemaat olmak, büyük ümmet ailesinin bir şubesi, küçük bir parçası olmaktır. Bütünün bilincine sahip olmayan, parçayı bütün zanneder ve bütünü parçalar. Cemaatin çıkarlarıyla ümmetin çıkarları çatıştığında ümmetin çıkarlarını yeğlemek esastır. Tercihini ve hareket tarzını kendi cemaatinin çıkarları ekseninde belirleyenler; kirli ilişkiler içerisine girer, karanlık odakların kuklası haline gelir, diğer yapıları ötekileştirir, dahası onlara hayat hakkı bile tanımaz.
Haset, öfke, düşmanlık ve körü körüne taraftarlık öyle zehirli bir virüstür ki, ötekileştirdiğiniz her kim ise, ona ait olan ve ondan gelen ne varsa reddetmek durumunda bırakır insanı. Bu hastalık, yine Üstad’ın ifadesiyle: ”Kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhalifine melek yardım etse lanet edecek gibi hadisatlar doğurur.”
BİZ OLMANIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER Biz olmak, her açıdan övülürken, körü körüne bağlılık, tarafgirlik ve –ci ekini alan- dar bakışlılık ise yerilir. “Onlar dinlerini parçaladılar, bölük bölük oldular. Her grup kendilerinde olanla böbürlenmektedir.” (Rum,32) ayet-i kerimesinde belirtilen hizip ve grup asabiyeti, biz olmanın önünde bir anlayış engeli olarak açığa çıkar. Birden fazla doğru olabileceğini ve hakikate giden yolların çeşitliliğini idrak edemeyen, sadece kendine öğretilenleri tek doğru kabul eden ve insanları bu dar ölçülere göre sınıflandıran, ayrıştıran sığ yaklaşım, bir zihin körlüğüdür ve “Biz” olmanın önündeki en büyük engeldir. Günümüzde her Mü’min, bir yere yaslanarak dinini yaşayacaktır. Fıkhını bir mezhebe uyarak tatbik edecek, dinin sosyal hayatta yaşanması için de kendi ideallerine ve hassasiyetlerine uygun bir yapıyla birlikte hareket edecektir. Ancak cemaat, meşrep ve mezhep yaklaşımlarındaki aşırı hassasiyet, takıntı halini almamalıdır. Böyle olduğunda; dünyayı sadece kendi penceresinden gördüğü kadarıyla algılayan, hizmet ya da çalışmayı kendi grubunun menfaati odaklı değerlendiren, başkalarının faaliyetlerine kör ve sağır kesilen hatta arka plan tahlilleriyle su-i zanda bulunarak gayri meşru sayan bir anlayışla hareket edilir. 
Burada hakiki âlimlerin koyduğu ölçüyü esas almak en güzeli:“Benim görüşüm doğrudur; ama yanlış olma ihtimali de vardır. Farklı görüşler yanlıştır; ama doğru olma ihtimali de vardır.” Benzer bir ölçüyü Bediuzzaman Said Nursi de koymuş:“Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak, benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur..”
DOĞRUYA DOĞRU, EĞRİYE EĞRİ DEMEK Doğru kim tarafından söylenirse söylensin doğrudur; eğri de kimde görülürse görülsün eğridir. Bizden olanın söylediğinde eğrilik olduğu halde, vardır bir bildiği ya da vardır bir hikmeti diyor, başkalarınca söylenen doğrulara da kendi zararımıza olduğu gerekçesiyle doğrudur diyemiyorsak dürüst olduğumuz iddiasında bulunmak gülünç olur. Oysa Hakk’ın hatırı âlîdir ve ilahi ölçü bellidir: “Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin.” (Maide,2) İnsanın konumu ve durduğu yer, bakış açısını şekillendirir, bu doğaldır; ancak hak ve hakikat söz konusu ise durduğunuz yer farklı da olsa doğrular asla değişmez. Eğer bizi yönlendiren siyasi ihtiraslarımız, iktidar hırsı ve kendi grubumuzun çıkarları olursa, yani politik yaklaşımlar, daha belirleyici hale gelirse siyaseten de olsa söylenilen yanlışlar, bizi haksızlığa ve batıl tarafta yer almaya sevk edebilir. 
AKL-I SELİM OLMADAN ASLA…Akl-ı selim devre dışı kalıp duygularla hareket ediliyorsa, basiretiniz bağlanır, en gerçekçi ve makul delilleri bile görmeye yanaşmazsınız.    Eğer bir iddianız varsa ve bunu yalan, itham ve zanlarla ispatlamaya çalışıyorsanız ya gerçekten yalancısınız ya gaflet halindesiniz ya da farklı beklentiler ile hareket edip birileriyle ilişkinizin bozulmasını istemiyorsunuz demektir. 
İTAAT VE İSYAN DENGESİ Geleneğinde itaat olanın geleceğinde isyan; geleneğinde isyan olanın da geleceğinde itaat olmaz. Ne kayıtsız şartsız bir itaat ne de ahlaksız bir isyan. Kural çok net: “Halika isyan olan işte mahluka itaat olmaz.” Meşru dairede itaat, kölelik anlamına gelmeyeceği gibi, yine meşru dairede itiraz, bağilik değildir. İtaatin de itirazın da bir ahlakı vardır.Birbirimizi edep ve saygı çerçevesinde eleştirebiliyor, eleştirilerimiz yapıcı ve umut aşılayıcı olabiliyorsa, eğriye eğri, doğruya doğru diyebiliyorsak, kararlarımızı istişareyle alabiliyor ve sorumluluğu hep birlikte üstlenebiliyorsak hem yönetim kadrosunun yanlış yapmasına hem de topluca daha büyük kitlesel yanlışların yapılmasına engel olmuş oluruz. Sözün özü ve en değerlisi dua makamında söylenendir:
“Allah’ım! Bizi hakkı hak olarak görüp hakka tâbi olmakla; batılı batıl olarak görüp batıldan kaçınmakla rızıklandır.”  
Ahmet TÜRKBEN
http://www.siyerinebi.com/tr/ahmet-turkben/cemaat-olmak-ama-nasil

Çağın Hastalığı Unutkanlık

"Kur’an-ı Kerim’de 240 yerde zikredilen “insan” kelimesi bünyesinde muhabbet ve insanlarla irtibatı temsil eden “üns” ve unutmak anlamındaki “nesy” olmak üzere iki kök mana barındırmaktadır. Bünyemize yerleştirilmiş olan unutma özelliği bağlamında hoş görülecek şeyler olduğu gibi unutma hastalığının sirayet etmesine asla izin vermememiz gereken mevzular da bulunmaktadır. Elbette ki bu hastalığın zararlarından korunmak için bizzat Rabbimiz tarafından talim ettirilen “Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma”duasını sık sık etmeli, unuttuklarımızın affını niyaz etmeliyiz. 
Kur’an-ı Kerim’de cennetteki yasaklı meyveden unutarak yediği zikredilen insanlığın atası Hz. Âdem’in nesli olarak bu hastalığın bizlere de sirayeti pek tabidir. Bugün Müslümanların yaşadığı sosyal, siyasal bütün çağdaş şartları ve ülkemizde geçmişte hâkim olan baskı ortamı şartlarını da göz önünde bulundurarak unutkanlığın sebeplerini şu maddelerde özetleyebiliriz: 
Haram bakış nisyan verir. Kur’an-ı Kerim’in koyduğu, başta gözlerimiz olmak üzere tüm duyu organlarımızı haramlardan muhafaza etme emri, hiçbir şart ve zamana bağımlı olarak değişmeyen, herhangi bir yorumla da kesinliği asla değişmeyecek olan bir emirdir. Unutmayalım, bu emir yüce Allah’ın kıyamete kadar -şartlar, imkânlar ne kadar gelişirse gelişsin- gelecek tüm insanlığın dertlerine deva ve meselelerine çözüm olarak indirdiği kitabı Kur’an-ı Kerim’de geçmektedir.

Haddinden fazla uyku da beyni hantallaştıracağından unutkanlık sebeplerindendir. Bunun gibi her türlü iş ve amelde de ölçüyü muhafaza etmemiz gerekmektedir. Zira ölçüsü konulmayan yalnızca iki amel vardır. Bunlar ise hayatımızın her alanında, hangi işle meşgul olursak olalım devam etme özelliğine sahip olan zikir ve cihattır. 
Midenin sürekli dolu olması. Güneşin doğmasından sonra ve batmasından önceki kerahat vakitlerinde uyumak. Sabah kahvaltısını terk etmek. İçi boş hayaller kurmak. Hayal gücü meşru dairede ve bir gün elde edilmesi mümkün olan şeyler için kullanıldığı takdirde elbette bir nimettir. Faydasız ve meşru daire dışında olan şeyleri hayal etmek ise hem zihnimizi beyhude yere meşgul edecek hem de unutkanlığa sebep olacaktır. 
Temel sebeplerini sıraladığımız bu hastalığın çözüm yollarına gelecek olursak; Bu konuda ilk önerim Kur’an-ı Kerim’den ayetler ezberlemektir. Bu tavsiyedeki asıl hedef ve maksat Kur’an-ı Kerim’den ezber ayetleri çoğaltmak değil, zihni Kur’an ile yormaktır. Bu gayret neticesinde unutkanlığın sona erdiğini görmek, belki Kur’an-ı Kerim’in mucize bir kelam oluşunun delillerinden biri olarak da kabul edilebilir. Kur’an’a vakit ayırmaz, zihnimizi Allah’ın kelamıyla değil de, faydasız ve gereksiz şeylerle, TV programlarıyla yorarsak bunun aksi bir tesiri görmemiz de kaçınılmaz olacaktır. Unutkanlığı yenmenin bir diğer yolu ise “Elin karda, gönlün Yarda” prensibini şuur haline getirmektir. Bu hastalığın bir diğer tedavisi ise zikrullah ile meşgul olmaktır. Allah’ın adını -hassaten seherlerde- zikretmek ruhumuz için tarifi imkânsız bir gıda ve vitamin niteliğindedir. Bir de bu hususta somut bir öneri verecek olursak; âlimlerimiz hafızanın kuvvetlenmesi için hassaten sabah namazı eda edildikten sonra 21 adet çekirdekli siyah üzüm yemeyi tavsiye etmişlerdir."

Abdullah BÜYÜK
http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/abdullah-buyuk/cagimizin-hastaligi-unutkanlik-ve-sebepleri-13435.html

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler