Sultan Fatih ve Fetih

Allah Rasulünün ﷺ müjdesi olarak gerçekleşmiş İstanbul'un Fethi yıldönümünü, her yıl aşk ve heyecanla tekrar tekrar yaşıyoruz. Elhamdülillah... Bu büyük olayı sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için cihadı, hicret ruhunu, Peygamber Efendimizin ﷺ konu ile ilgili müjdesini ve İslam Tarihi'ni çok iyi bilmek gereklidir. Güzel İstanbul, Fetihten önce 22 kere kuşatılmış, bu kuşatmanın 11'i Müslümanlar tarafından, 11'i ise diğer kavimler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu büyük müjdeden 1453'e nasıl gelinmiştir? Önce bunu değerlendirmeye çalışalım:
İstanbul'un fethi, tarih yolu üstüne kabus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, yalnız Müslümanlar'a ve Türkler'e değil, bütün insanlığa yeniden açılmasıdır. İstanbul'un fethi büyük bir tarihî devrimdir.

"Cümle ehli âlemin mamûresin arzetseler Ehli fakrin hissesine mülki istigna düşer." - Avni
("Bütün el âlemin iler tutar nesi var ortaya konsa Mülksüzlerin payına düşen mülk: Kâinata metelik vermemektir." - Fatih Sultan Mehmet)

"İstanbul'un fethini sadece bir Müslümanlık ve Hristiyanlık savaşına bağlamak, en az beş yüz yıl önceki kafa ile düşünmek olur. İstanbul'un fethi bir dinin öteki dine karşı zaferi değil, ilerlemenin gerilemeye karşı zaferidir. Din, eski savaşlar için başta gelen bir bayraktır. Ama, sade bir bayrak... Bugün de bayrak, savaşın nedeni değil, döğüşen ülkelerin elle tutulur sembolüdür. Fetih savaşlarındaki dini gerekçeler kimseyi aldatamaz. Din gayretleri, çelişkili tarih kavgalarını güden derin maddi kanunların yüzeydeki sembolik ifadelerinden ibarettir.Onun için, ancak medeniyet tarihinin bütünlüğünü kavramayanlar, İstanbul'un fethini bir Müslümanlık ve Hristiyanlık çarpışması derecesinde küçültebilirler. 
Mekke'den Medine'ye Hicret'i sırasında, tüm Medineli Müslümanlar Yüce Rasülümüze ﷺ kucak açmışlar, bir yandan "Ay doğdu üzerimize Veda Tepesi'nden..." diye ilahiler okurken, bir yandan da, herbiri kendi evlerinde misafir etmek istemişlerdi. Peygamber Efendimiz de hiç kimseyi kırmamak için "devesinin çöktüğü yerde" misafir olmak istediğini belirtmişti. Devesi "Ebu Eyyub el-Ensarî" (r.a) (Halid bin Zeyd) isimli fakir bir sahabenin evinin önünde çökmüş ve bu büyük sahabe, Efendimizi 7 ay evinde misafir etme şerefini elde etmişti. Başta Ebu Eyyub el-Ensarî (r.a) olmak üzere, Müslüman toplumlar Peygamber Efendimiz'in ﷺ şu müjdesi ile heyecanlanmışlar ve bu müjdenin muhatabı olmak için harekete geç-mişlerdi: "İstanbul mutlak fethedilecektir. O'nu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir." Sahabe ve Müslümanların içine, şehirler dilberi "İstanbul sevdası" düşmesinin asıl sebebi işte bu müjdedir.İlk sefer, Hz. Osman (r.a) zamanında yapıldı. Hz. Osman (r.a), bir komutanı başkanlığında bir donanmayı Bizans'a gönderdi. Bu sefer ile hem Bizans donanmasına büyük kayıplar verdirdi, hem de bu sefer, İstanbul deniz yollarının Müslümanlara açılmasını sağladı.

İkinci sefer, 668'de Emevi Halifesi Muaviye b. Süfyan (r.a) zamanında gerçekleşti. Bu seferde, Peygamber Efendimiz'i ﷺ misafir etme şerefini elde etmiş Ebu Eyyub el-Ensarî (r.a) hazretleri de bulunuyordu. 96 yaşına rağmen Medine'den İstanbul üzerine sefere çıkmakta kararlıydı. Evlatları, torunları, hatta evlatlarının torunları bile vardı. Her biri: "Babacığım, dedeciğim! Sen gitme! Senin yerine biz sefere çıkalım." demelerine rağmen, O şunları söylüyordu:
- "Hayır! Ben Kur'an-ı Kerim'i okudum. Oradaki cihat ayetlerini ve Fetih Süresi'ni müteala ettim. Peygamber Efendimizin ﷺ İstanbul hakkındaki müjdesine şahit oldum. Bu sefere mutlaka çıkacağım."
Emevîler, Abbasîler, Yıldırım Beyazıt, Musa Çelebi ve II. Murad'ın yaptığı seferler sonuçsuz kalmış ve sıra 22. ve son kuşatmaya gelmişti. Murat oğlu II. Mehmed'e...1451'de babasının ölümü üzerine Padişah oluyor, ilk iş olarak İstanbul'un Fethi'ni hedefine alıyordu. Çünkü baştan beri Fetih ruhu ile yoğrulmuştu. Bu anlayışla devrinin teknolojisinden faydalanıyor, askerini bu disiplin içinde eğitiyordu.
Bizans'ın geçit vermez surlarını yıkabilecek, 1,5 kilometre uzağa fırlatılabilen 2 ton ağırlığında toplar döktürdü. Ayrıca "Havan topu"nu icad etti. Bu sırada Bizans'ın durumu hiç de iç açıcı değildi. Halk ahlakî ve ekonomik çöküntüden bıkmış, Konstatin'in zulmünden yılmıştı. O kadar ki halk "Hristiyan külahı görmektense, Müslüman sarığı görmek daha iyidir." diyecek duruma gelmişti. Çünkü o dönemde Osmanlı "Adil bir dünya düzeni" kurmayı başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmıştı.İstanbul'u fethetmekte kararlı olan II. Mehmet tarihin ilk ağır toplarını döktürdü.Karadan ve denizden kuşatılması gereken bu şehir için her türlü tedbiri aldı. "Ya ben İstanbul'u alırım, ya da İstanbul beni." diyordu. Ölümü göze alacak kadar kararlı alan bir insanın elinden hiçbir şey kurtulamazdı. Öyle de oldu. Sultan II. Mehmet, düşmanların hayallerinin bile ulaşamayacağı şeyleri "gerçek" haline getirmişti. Donanmayı bir gecede Dolmabahçe'den Haliç'e indirmeyi başardı. Gemileri gemiden yürüttü. Hocası Akşemsettin Hazretlerinin izni ve duası ile kuşatmayı başlattı. 53 gün durmadan surlar doğuldu. Geçit vermez surlar delik-deşik oluyordu. Bütün tedbirlere rağmen İstanbul düşmüyordu. Son gece Fatih hocasının yanına geliyor:
- "Hocam, ne olur, artık himmet buyurun da İstanbul'u fethedelim." diye ağlıyordu. Akşemsettin Hazretleri kısa bir uykuya dalıyor, rüyasında "Ebu Eyyüb el-Ensarî'nin kabri gösteriliyordu. Bu fethin müjdecisiydi. Gece yarısı "Talebesini yeniden çağırıyor, 29 Mayıs sabahı için son hücum emrini veriyordu. Gerçekten bu son hücuma surlar dayanmıyor, İstanbul Osmanlıya teslim oluyordu. Surlara Tevhid Bayrağı'nı dikme şerefi ise ulubatlı Hasan'ın... Genç ulubatlı, bir ok yağmuruna maruz kalmasına rağmen, azim ve kararlılığından hiç bir şey kaybetmiyor, bayrağı burçlara diktikten sonra şehitlik rütbesine yükseliyordu. Ulubatlı bir sembol şahsiyetti. Fatih'in ordusunda, Ulubatlı Hasan misali Peygamber ﷺ müjdesine ulaşmanın aşk ve iştiyakiyle yanıp tutuşan, Anadolu'nun binlerce bağrı yanık delikanlısı bulunuyordu. Her biri genç neslin ideal örneği olması gereken yiğitler... Fatih, önde hocası Akşemsettin Hazretleri olduğu halde, çoşkulu bir törenle İstanbul'a giriyordu. Bizans halkı ve kadınlar yollara dökülmüş, genç Fatih'i selamlıyor, üzerine çiçekler atarak tebrik ediyorlardı. Başka bir ülkenin tarihinde böyle göz yaşartıcı bir sahneye şahit olabilmek mümkün mü? Çünkü Bizanslılar, Osmanlı'nın zulmetmeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Öyle de oldu. Fatih, Bizanslıları dinlerinde serbest bıraktı ve mabedlerine dokunmadı."
Hikmet Kıvılcımlı
https://www.scribd.com/document/66304482/Fetih-Medeniyet

Rumeli Hisarının inşâ plânının bizzât Pâdişâh tarafından çizildiği rivâyeti kuvvetlidir. Hisarın kerestesi İzmit’ten, kireci Şile bölgesinden getirildi ve yapımında 1000 taşçı ustası, 5000 işçi, 10.000 civârında yamak çalıştırıldı. Vezirler sırtlarında taş taşıyarak hisarın yapılmasına hizmet ettiler.Ayrıca bâzı burçların yapım masrafını işçi ücretleri dâhil vezirler üzerine aldılar.Rumeli Hisarı’nın inşâsı esnâsında Bizans İmparatoru elçi göndererek, “kendi toprakları üzerine kale yapılmasının dostluğa ve ahde vefâya uymadığını” bildirdi. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed elçiye; “Var git kralına söyle! O, rahmetli babam zamânında ahdi çok defâ bozmuştu.Arada ahid mi kaldı ki vefâdan bahseder. Bu topraklara biz hisar yaparız, toprak elçi göndermekle kurtarılmaz. Eğer bu topraklar onunsa, gelip kurtarsın.” diyerek niyetini az çok ortaya koydu. Dört aydan az bir zamanda bitirilen Rumeli Hisarı ile İstanbul’un Karadeniz’den ikmâl yolu tam kontrola alınmış oldu. Ayrıca Karadeniz kıyılarına yayılan Venedik kolonilerinin de Venedik ile irtibatı kesilmiş oluyordu.İstanbul’un muhâsarasına kadar da her geçen gemi, yükü, kalkış ve varış iskeleleri gibi bilgileri ve geçiş rüsûmunu (geçiş vergisi) altın olarak vermeye mecbur bırakılmış, vermeyen batırılmıştır.
Şehzâdeliğinden beri bir an önce İstanbul’u fethetmek, hazret-i Peygamberin ﷺ müjdesine mazhar olabilmek ideali ile tutuşan Sultan Mehmed, bu büyük meselenin halline çalışıyordu. Bu sebeple askerî târihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplarla bu orduyu dayanılmaz bir kudret hâline getirmiş, İstanbul muhâsarısında donanmayı Beşiktaş’tan kara yolu ile Haliç’e indirilen teknik bir dehâya ve çeşitli muhâsara makinalarına, seyyar kulelere sâhib olmuştu. Haliç üzerinde; Kasımpaşa tarafından başlamak üzere boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatarak beş buçuk metre eninde bu köprüyü Kasımpaşa-Ayvansaray arasına inşâ ettirdi. Bu çalışmaları görenBizanslılar su üstünde yüründüğünü zannederek, sihir yapıldığına hükmetmişlerdi. Devrin en ağır toplarını döktürdü. O zamana kadar ateşli silahların atıştan sonra soğuması beklenirdi. Fâtih Sultan Mehmed, zeytinyağı döktürerek insanlık târihinde “yağla makina soğutmasını” havan topunun balistik hesaplarını yaparak, plânını çizerek dik mermi yollu ilk silahı keşfetti. Fâtih, bu yüksek vasıfları ve üstün kuvvetiyle İstanbul fethine hazırlanırken,ona karşı dış düşmanları ve içerde şehzâdeleri kışkırtan Bizans, târihî fesat siyâsetinin son gayreti olarak bu sefer de şehzâde Orhan’ı Fâtih aleyhine kullanma teşebbüsüyle genç Pâdişâh’a İstanbul seferinin meşruluğunu ve zarûretini bir kere daha göstermiş oluyordu. Üstelik daha Manisa’da şehzâdeyken, hocası büyük velî Akşemseddîn İstanbul’u fethedeceğini müjdelemişti. Hazret-i Peygamberin ﷺ; “İstanbul muhakkak fethedilecektir. O'nu fethedecek hükümdâr ne güzel hükümdar ve onu fethedecek ordu ne güzel ordudur.” meâlindeki hadîs-i şerîfi onu ayrı bir şevke getirmişti. Kaynakların belirttiğine göre, Pâdişah, hep İstanbul’un fethini düşünüyordu. Evliyânın işâretleri, keşif ve kerâmet sâhiplerinin sözleri ile o bu fikri tamâmiyle benimsemişti. Pâdişâhın gece-gündüz huzûru kaçmıştı. Yatağına girer kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken kafası hep İstanbul’un fethi ile meşguldü. Yalnız veya maiyetiyle gezintiye çıktığında da yine fethi düşünür, istirâhat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kâğıt dâimâ İstanbul’un haritası ile uğraşırdı.Yine bir gece aynı düşünceyle uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halil Paşayı gece yarısından sonra konağından sarayına çağırtmıştı. Böyle gece yarısı vakitsiz çağrılmaktan korkan yaşlı vezir, pâdişâhın ayaklarına kapanarak, özürler dilemiş, pâdişâh da korku ve telaşının yersiz olduğunu belirterek,İstanbul’un alınması için oturup konuşmaya çağırdığını bildirmişti. Nihayet İkinci Mehmed, 23 Martta ordusuyla Edirne’den hareket etti. Kuşatma 6 Nisanda başladı. 18 Nisanda İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç’e indirildi. 23 Nisanda sulh teklifine gelen Bizans elçisine genç Pâdişah; “Ya ben şehri alırım, ya şehir beni!” cevâbını verdi. 29 Mayıs sabahı yapılan son taarruzda İstanbul düştü. Bu şekilde ortaçağ sona erdi yeniçağ başladı. İstanbul’un fethi, Türk târihinin en müstesnâ olayı sayılarak “Feth-i Mübîn” denildi. Dünyânın en büyük kilisesi (Sainte-Sophie) ve bütün Avrupa’nın ayakta kalan en eski yapısı olan Ayasofya câmiye çevrildi. Fâtih bu mabedin kıyâmete kadar câmi kalmasını yazılı olarak vasiyet ve vakfeyledi. Bütün Ortodoks Hristiyanların başı olan patrikliği ortadan kaldırmadı. Bunu o zamanki, siyâsî olaylara göre değerlendirmek îcâb eder.İsteseydi İstanbul fâtihi, patrikliği ortadan kaldırabilirdi. Fakat o zamânın siyâsî durumu bunu gerektirmemekteydi. İstanbul’un düşmesinden sonra, surlarda Ceneviz kumandan ve askerlerinin ölülerine rastlandı. Hâlbuki CenevizlilerTürklerle dostluk anlaşması imzâlamışlardı. Bu ihânetleri ortaya çıkınca çok korktular. Kendilerine çok ağır cezâlar verileceğini beklerken, Fâtih Sultan Mehmed, Ceneviz vâlisi ve papazını çağırtarak üzüntülerini bildirdi ve Galata’da oturan bu Cenevizliler için bir ferman çıkarttı; “Evvelden olduğu gibi herkes sanat ve ticâretinde, ibâdetinde serbesttir. Kiliseler açık bulunacak, ancak çan çalınmayacaktır.” şeklindeki emriyle ölüm bekleyen insanları sevindirdi.
Gerek Ortodokslara, gerek Cenevizlilere tanıdığı bu serbestlik, Avrupalıların husûmetini azalttı. Bâzı Avrupalı târihçiler, Türklerin Avrupa’da süratli bir şekilde ilerlemesini, Avrupa’nın kolay fethini bu davranışa bağlarlar ve Osmanlı İmparatorluğu, bu hâdise ile cihânşümûl hâle geldi şeklinde yazarlar. 21 yaşında İstanbul’u fetheden Fâtih, Katolik Avrupa’ya cephe aldı ve Ortodoks Hristiyanlığın Katoliklerle birleşmesini önledi. Esâsen imparator ve devlet adamları, İstanbul’u kurtarmak için papalığın asırlardan beri istediği fedâkârlığı yapıyor, papalık da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi karşılığında askerî yardımda bulunuyordu. Fakat bütün çalışma ve gayretlere rağmen İstanbul’u korumak için Avrupa’dan az bir gönüllüden başka bir şey gelmedi. İstanbul’daki papazlar ve halk da dinlerini korumak için İstanbul’da Lâtin şapkası yerine Türk sarığını görmeyi tercih ettiklerini belirttiler.İstanbul’un fethi ile Osmanlı Cihan Devletinin temelleri atılmış oluyordu.
0 yorum

Mescid-i-Aksa, Mehmet Akif İnan

Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnını koydum
Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu
Gözlerim yollarda bekler dururum
Nerde kardeşlerim diyordu bir ses
İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin
Unuttu mu bunu acaba herkes

Burak dolanırdı yörelerimde
Mi’raca yol veren hız üssü idim
Bellidir kutsallığım şehir ismimden
Her yana nur saçan bir kürsü idim
Hani o günler ki binlerce mü’min
Tek yürek halinde bana koşardı
Hemşehrim nebi’ler yüzü hürmetine
Cevaba erişen dualar vardı
Şimdi kimsecikler varmaz yanıma
Mü’minde yoksunum tek ve tenhayım
Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı
Çöllerde kayıp bir yetim vâhayım
Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Götür müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Kucaklasın beni İslâm diyordu
Mehmet Akif İnan
0 yorum

Anılar Defterinde Gül Yaprağı

Gibi Unutuldum Kurudum
Başıma Düştü Sevda Ağı
Bir Başıma Tenhalarda Kahroldum.
Sen Kim bilir Rüzgarlı Eteklerinle Kim bilir
Hangi İklimdesin

Ben Sensiz Bu Sessizlikle
Deliler Gibiyim
Sensiz Bu Sessizlikle.

Ayrılıkla Başım Belada
Gözlerini Çevir Gözlerime

Yoksa Ben
Sensiz Bu Sessizlikle
Deli Gibiyim
Sensiz Bu Sensizlikle.

Cahit Zarifoğlu 

0 yorum

Terci-i Bend, Mehmet Akif İnan

Mehmet Akif İnan, 12 Temmuz 1940’ta Şanlıurfa’da doğmuştur. Türk şairi, yazarı, araştırmacısı ve öğretmendir. Türk edebiyatında “Yedi Güzel Adam” olarak bilinen edebî topluluğun önemli isimlerinden biri olmuştur. İlkokulu 1952 yılında bitirmiştir. Urfa Lisesi’nden Maraş Lisesi’ne sürgün edilmiş ve 1959 yılında buradan mezun olmuştur. Aynı dönemde Derya gazetesini çıkarmış ve Urfalı şairler üzerine ilk konferansını vermiştir. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydolmuş, ancak bir süre sonra eğitimine ara vermiştir. 1960 yılında Necip Fazıl Kısakürek ile tanışması, onun düşünce dünyasında önemli bir dönüm noktası olmuştur. 1972 yılında üniversiteden mezun olmuştur.
1960’lı yıllarda Hilal Yayınevi ve Türk Ocağı’nda çeşitli görevlerde bulunmuştur. 1969 yılında Nuri Pakdil ile birlikte Edebiyat Dergisi’ni kurmuştur. Aynı dönemde sendikalarda uzman olarak çalışmıştır. İlk kitabı “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine” 1972’de, ilk şiir kitabı “Hicret” ise 1974’te yayımlanmıştır. Daha sonra Mavera Dergisi’nin kurucuları arasında yer almıştır. Eğitimci kimliğiyle de tanınmıştır. 1977-1980 yılları arasında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yapmıştır. Daha sonra Ankara Fen Lisesi’nde görevine devam etmiştir. 1985 yılında “Din ve Uygarlık”, 1991 yılında ise “Tenha Sözler” adlı kitaplarını yayımlamıştır. Sendikacılık alanında da aktif olmuştur. 1993 yılında Eğitim-Bir-Sen’i kurarak genel başkanlığını üstlenmiştir. Ayrıca Memur-Sen Konfederasyonu başkanlığını da yürütmüştür. 1998 yılında Kanal 7’de kültür ve sanat programları hazırlayıp sunmuştur. Mehmet Akif İnan, 6 Ocak 2000 tarihinde Şanlıurfa’da vefat etmiştir.

 

0 yorum

Rahman Şiiri, Nuri Pakdil

Nuri Pakdil, 1934 yılında Kahramanmaraş’ta doğmuş, şair, deneme ve oyun yazarıdır. Türk edebiyatında “Yedi Güzel Adam” olarak bilinen edebî topluluğun önemli isimlerinden biridir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. İlk şiir ve yazılarını Kahramanmaraş’ta Demokrasiye Hizmet gazetesinde yayımlamış, lise yıllarında Hamle adlı bir dergi çıkarmıştır. 1964’te İstanbul’da bir dergide sanat sayfası editörlüğü yapmıştır. 1969 yılında Edebiyat Dergisi’ni, 1972’de ise Edebiyat Dergisi Yayınları’nı kurmuştur. Yayımladığı ilk kitap Batı Notları olmuştur. 1972-1984 yılları arasında yayınevinden 45 kitap çıkmış, bunların 18’i kendi eseridir. 1984’te dergiye ara verilmiş, 1997’de yeniden yayıncılığa başlamıştır. Nuri Pakdil, yazmayı bir “mücadele” olarak görmüş; putçuluğa, yabancılaşmaya ve sömürü düzenine karşı durduğunu yazılarında belirtmiştir. Kendini “muhafazakâr değil, devrimci” olarak tanımlamış, sağ-sol ayrımına karşı çıkarak daima İslami bir duruş sergilemiştir. Kudüs Şairi olarak da bilinmektedir. 
Edebiyata ve düşünceye katkılarından dolayı 2013’te Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü, 2014’te Necip Fazıl Saygı Ödülü’nü, 2019’da ise Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü’nü almıştır.
Nuri Pakdil, 18 Ekim 2019’da üst solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle vefat etmiş; Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Taceddin Dergâhı bahçesine defnedilmiştir.

 

0 yorum

Piyasa Bilgileri

🇺🇸 USD ..
🇪🇺 EUR ..
🇬🇧 GBP ..
🏆 ONS ..
🪙 GRAM ..
Piyasa verileri; Frankfurter ve Binance API sistemleri üzerinden çekilmektedir. Döviz kurları referans niteliğinde olup gecikmeli olabilir. Altın fiyatları, ons bazlı dijital varlık üzerinden hesaplanmaktadır. Veriler bilgilendirme amaçlıdır, hatalı olabilir ve kesinlikle yatırım tavsiyesi içermez.

İslam Kütüphanesi Seçmeler

Matematik Seçme Konuları

Aşağıdaki Yazılar İlginizi Çekebilir!!!

    Yükleniyor...