Net Fikir » 2026 Arşivi
Bir hasret kelimesi "Hiraeth"
Bir okuduğum bir yazıda, daha önceden hiç duymadığım bir kelime karşıma çıktı. İnsanlar, sadece bu kelimeyi başka bir şey yazmadan wp profil sözlerinde yazıyormuş. "Hiraeth..." Aynen böyle, üç nokta ile birlikte yazılmış. Sanki bir şeylerle daha meramını anlatmaya devam edecek gibi ama söylemeye gerek de yok veya dermanım da yok der gibi kısa ve öz. Anlamını bilmiyordum, bunu bir insan profiline neden yazar diye merak ettim. Sözlüklerden araştırdım biraz. Sözlüklerde; "Geri dönemeyeceğiniz bir yer için bir ev/yurt hasreti, geçmişinizin kayıp
yerleri için nostalji ve keder, sıla özlemi, gurbet hatırası; hiç var olmamış veya hiç olmayacak bir şeyin özlemini çekmek" gibi açıklamalar yazıyor. Hiraeth; Galce'de bir kelimeymiş. Kelime açıklamasında; “hir” uzun anlamında bir sıfat ve eski bir kök olan “aeth” gidiş/ayrılış kelimelerinden türemiş bir isim. "Uzun ayrılık" gibi bir kelime manası var. Esasında geçmişe duyulan derin özlem ve köklere ya da artık var olmayan bir yere duyulan büyük hasret manasına geliyormuş. Daha farklı yerel bir anlamı var mı bilmiyorum ama bu haliyle bile bayağı dokunaklı bir kelime. Hiraeth, genellikle İngilizce’de sığ bir kelime olan nostaljiye veya Portekizce’de saudade’ye çok benzetilmiş. 18. ve 19. yüzyıllarda (Wales) Galler’den birçok insanın, geçim sıkıntısı, ağır çalışma şartları, kültürel baskılar ve savaşlar gibi nedenlerle yurtlarını terk etmek zorunda kaldığı rivayet edilir. 18. ve 19. yüzyıllarda Galler’in kırsal bölgelerinde nüfus hızla artmış, topraklar giderek küçük parçalara bölünmüş ve bu durum birçok ailenin geçimini sağlayamaz hâle gelmesine yol açmış. Özellikle sanayi döneminde artan işsizlik ve zor yaşam koşulları, Galler halkını daha umutlu bir gelecek arayışıyla ABD, Kanada, Avustralya,.. gibi uzak diyarlara yönlendirmiş. İngiltere krallığının artan siyasi baskıları, özgürlüğüne düşkün Galler halkını yormuş ve böylece farklı diyarlara göç etmişler. O zamanlarda yalnızca ekonomik sebepler değil, dil ve kimlik üzerindeki baskılar da bu göç kararlarında etkili olmuş; böylece insanlar hem daha iyi bir hayat hem de kültürlerini özgürce yaşatabilecekleri bir ortam aramışlar. İşte bu aarayışın sembolü olmuş "Hiraeth".
İmsak tartışmalarının matematiği
Ramazan ayı; sabrın, paylaşmanın ve maneviyatın en yoğun şekilde
hissedildiği mübarek bir zaman dilimidir. Bu ayda insan hem bedenini hem
de ruhunu terbiye eder; ibadetle, dua ve güzel niyetlerle kendini
yeniler. Oruç, insana irade gücü kazandırırken aynı zamanda zamanı daha
bilinçli kullanmayı öğretir. Bu nedenle Ramazan-ı Şerif bir yenilenme vakti olup, ömrün kalan günlerine enerji yüklü olarak başlamak için büyük bir fırsattır. Oruç, bu ayın en önemli hususiyetidir. "(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir." (Bakara Suresi, 185) ayeti kerimesi ile Allah, orucu müslümanlara emretmiştir. Orucun vakti ve mahiyeti de yine başka bir ayette "...Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın..." (Bakara Suresi, 187) şeklinde aktarılmıştır. Buradaki ayeti celilede müthiş bir teşbihle, "beyaz iplik-siyah iplik" biçiminde gece ile gündüz arasında vakit tayini yapılır. Bu ayetin nüzulundan sonra sahabelerden Adiy b. Hâtim'in (r.a) şöyle dediği rivayet edilir. “Bir siyah diğeri beyaz iki tane ip alıp, bunları yastığımın altına
koydum. Sahurda bunlara bakıyor, birbirinden ayırdedilecek kadar tan
yeri ağarınca yemeği içmeyi bırakıyordum. Sabah olunca, Resulullah
(s.a.v)'a gidip yaptığım şeyi ona anlattım." Rasulullah
(s.a.v) de şöyle buyurdu: "Senin yastığın ne kadar da büyükmüş! Ayette kastedilen,
gündüzün beyazlığı ve gecenin siyahlığıdır. Bunları bir yastığın altına
nasıl sığdırırsın'!" (Buhârî, Savm, 16) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifte Rasulullah
(s.a.v) bir yanlış anlamayı düzeltmiş ve oruç için vaktin nasıl olacağını yani imsak zamanını tayin etmiştir. Oruca başlama vakti olan imsak, aynı zamanda sabah namazının kılınma
vaktinin de başlangıcını teşkil edeceğinden bu vaktin belirlenmesi, oldukça mühim bir meseledir. Doğal olarak böyle önemli bir vakit, müslümanlar arasında ihtilaflara neden olmuş ve bu vesileyle üzerinde çeşitli ilmi çalışmalar yapılmıştır. Vakit hassasiyeti sebebiyle müslüman ilim adamları matematik ve astronomide ciddi ilerlemeler katetmişlerdir.
Konuyu matematiksel hesaplamalar ve örneklerle günümüz uygulamaları eşliğinde biraz izah etmeye çalışalım.
Steril ölümler dünyasındayız
Ölüm, Allah’ın takdir ettiği müddetin dolması ile ruhun canlı bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, yok olmak demek değildir. Fani olan dünya hayatından sonsuz olan ahiret hayatına bir geçiştir. Dünya, insan için bir imtihan yurdudur; ölüm ise bu imtihanın bitip hesap ve ebedî hayatın başladığı eşiği temsil eder. Mümin için ölüm, bir yok olup gitme vakası değil, Rabbine dönüş ve kavuşma vaktidir. "Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır." (Nisa Suresi, 78) ve “Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 185) buyrulduğu gibi hiçbir canlı ölümden kurtulamaz. Dünya hayatındaki günlerinin hesabını vereceği o günle, hepimiz eninde sonunda karşılaşacağız. Herkesin dünyadaki günleri, alıp vereceği nefesleri, yiyip içeçekleri rızıkları sayılıdır. "Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler." (Nahl Suresi, 61) ve "Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır." (Münafikun Suresi, 11) hükümleri gereğince, ölüm ertelenemez ve ne zaman geleceği kimse tarafından bilinemez. Resûlullah (s.a.v) “Zevkleri bıçak gibi kesen ölümü çokça hatırlayın!” (Tirmizî, Zühd 4, Nesâî, Cenâiz 3; İbni Mâce, Zühd 31) buyurarak, ölümden kaçışın olmadığını bizlere hatırlatmıştır. Ölümün yüzü soğuktur; insanı ürkütür, donuklaştırır. Bazen ölüm, insanı sessizlik içinde bırakırken bazen de hırçınlaştırıp isyana sevk eder. Çünkü ölüm, insanın dünyaya ne kadar tutunduğunu ve kalbini neyle doldurduğunu açığa çıkarır. Önemli olan ölüm gerçekliği karşısında takındığımız tavırdır. Sabır ve metanetle Allah'ın hükmüne boyun eğip, ölüm fikrine razı gelmek mümine yakışan davranıştır.
Her soru bir cevabı hak etmez
Mantık, düşüncenin kurallarını ortaya koyan; bir hükme varmak için geçerli sonuçları irdeleyen, o sonuca götüren akıl yürütmenin geçerli olup olmadığını denetleyen bir ölçüdür. Mantık, yalnızca verilen seçenekler arasında doğruyu görme faaliyeti değil, aynı zamanda sorunun kendisini de sorgulama cesaretidir. Biçimsel olarak kendisine cevap üretilebilen her soru, anlamlı ya da meşru değildir; kimi sorular yanlış önermeler, hatalı kategoriler veya hakikatte karşılığı olmayan kabuller üzerine kurulduğu için, onlara verilen en tutarlı cevaplar bile gerçekte büyük hata olur. İslam düşüncesinde soru sormak, hakikate yönelmediği ve insanı Allah’a yaklaştırmadığı sürece değer taşımaz; aksine, temelsiz ve yersiz sorular zihni meşgul ederek ilahi hikmeti perdeler. Bu nedenle, hem aklî hem de dinî bakımdan en isabetli tutum, her soruya cevap aramak değil, bazı soruların baştan geçersiz olduğunu fark edebilmektir. Muhakemenin bu yönünü dolaylı biçimde gösteren hikayelerden biri olan "baca hikayesi, internet ortamında sıklıkla karşımıza çıkar. Günümüzde sosyal medya ortamlarında, Albert Einstein’a atfedilerek yayılan bu hikaye, esasında tarihsel ve metinsel açıdan ona ait değildir. Kökeni itibarıyla Yahudi kaynaklarında bu hikayenin geçtiği söylense de orası da ayrı bir muammadır. Belki de popüler kültür etkisiyle bu tür hikayeler, çeşitli dini kaynaklarda yer alan öğretilerden yararlanılarak sonradan uydurulmuştur. Yahudi literatüründe bu tür anlatılar, tarihsel bir olayı aktarmaktan ziyade, yanlış varsayımlar üzerine kurulu akıl yürütmeleri açığa çıkarmayı amaçlayan (darb-ı meseller gibi) düşünce ve özdeyşler (İbranice: mashal) olarak değerlendirilir. Genellikle bu çarpıtma ve tahrif işini, özellikle Yahudiler ustalıkla yaparlar. Neyse biz konumuzu daha fazla dağıtmadan, yazılı ve görsel medya ortamlarında karşılaştığımız şu meşhur hikaye bağlamında izah edelim.



