Steril ölümler dünyasındayız

Ölüm, Allah’ın takdir ettiği müddetin dolması ile ruhun canlı bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, yok olmak demek değildir. Fani olan dünya hayatından sonsuz olan ahiret hayatına bir geçiştir. Dünya, insan için bir imtihan yurdudur; ölüm ise bu imtihanın bitip hesap ve ebedî hayatın başladığı eşiği temsil eder. Mümin için ölüm, bir yok olup gitme vakası değil, Rabbine dönüş ve kavuşma vaktidir. "Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır." (Nisa Suresi, 78) ve “Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 185) buyrulduğu gibi hiçbir canlı ölümden kurtulamaz. Dünya hayatındaki günlerinin hesabını vereceği o günle, hepimiz eninde sonunda karşılaşacağız. Herkesin dünyadaki günleri, alıp vereceği nefesleri, yiyip içeçekleri rızıkları sayılıdır. "Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler." (Nahl Suresi, 61) ve "Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır." (Münafikun Suresi, 11) hükümleri gereğince, ölüm ertelenemez ve ne zaman geleceği kimse tarafından bilinemez. Resûlullah (s.a.v) “Zevkleri bıçak gibi kesen ölümü çokça hatırlayın!” (Tirmizî, Zühd 4, Nesâî, Cenâiz 3; İbni Mâce, Zühd 31) buyurarak, ölümden kaçışın olmadığını bizlere hatırlatmıştır. Ölümün yüzü soğuktur; insanı ürkütür, donuklaştırır. Bazen ölüm, insanı sessizlik içinde bırakırken bazen de hırçınlaştırıp isyana sevk eder. Çünkü ölüm, insanın dünyaya ne kadar tutunduğunu ve kalbini neyle doldurduğunu açığa çıkarır. Önemli olan ölüm gerçekliği karşısında takındığımız tavırdır. Sabır ve metanetle Allah'ın hükmüne boyun eğip, ölüm fikrine razı gelmek mümine yakışan davranıştır.
 
 
| | | 0 yorum

Her soru bir cevabı hak etmez

Mantık, düşüncenin kurallarını ortaya koyan; bir hükme varmak için geçerli sonuçları irdeleyen, o sonuca götüren akıl yürütmenin geçerli olup olmadığını denetleyen bir ölçüdür. Mantık, yalnızca verilen seçenekler arasında doğruyu görme faaliyeti değil, aynı zamanda sorunun kendisini de sorgulama cesaretidir. Biçimsel olarak kendisine cevap üretilebilen her soru, anlamlı ya da meşru değildir; kimi sorular yanlış önermeler, hatalı kategoriler veya hakikatte karşılığı olmayan kabuller üzerine kurulduğu için, onlara verilen en tutarlı cevaplar bile gerçekte büyük hata olur. İslam düşüncesinde soru sormak, hakikate yönelmediği ve insanı Allah’a yaklaştırmadığı sürece değer taşımaz; aksine, temelsiz ve yersiz sorular zihni meşgul ederek ilahi hikmeti perdeler. Bu nedenle, hem aklî hem de dinî bakımdan en isabetli tutum, her soruya cevap aramak değil, bazı soruların baştan geçersiz olduğunu fark edebilmektir. Muhakemenin bu yönünü dolaylı biçimde gösteren hikayelerden biri olan "baca hikayesi, internet ortamında sıklıkla karşımıza çıkar. Günümüzde sosyal medya ortamlarında, Albert Einstein’a atfedilerek yayılan bu hikaye, esasında tarihsel ve metinsel açıdan ona ait değildir. Kökeni itibarıyla Yahudi kaynaklarında bu hikayenin geçtiği söylense de orası da ayrı bir muammadır. Belki de popüler kültür etkisiyle bu tür hikayeler, çeşitli dini kaynaklarda yer alan öğretilerden yararlanılarak sonradan uydurulmuştur. Yahudi literatüründe bu tür anlatılar, tarihsel bir olayı aktarmaktan ziyade, yanlış varsayımlar üzerine kurulu akıl yürütmeleri açığa çıkarmayı amaçlayan (darb-ı meseller gibi) düşünce ve özdeyşler (İbranice: mashal) olarak değerlendirilir. Genellikle bu çarpıtma ve tahrif işini, özellikle Yahudiler ustalıkla yaparlar. Neyse biz konumuzu daha fazla dağıtmadan, yazılı ve görsel medya ortamlarında karşılaştığımız şu meşhur hikaye bağlamında izah edelim.
| | | | | 0 yorum

İslam Kütüphanesi Seçmeler

Matematik Seçme Konuları

Aşağıdaki Yazılar İlginizi Çekebilir!!!