Steril ölümler dünyasındayız

Etiketler :
Ölüm, Allah’ın takdir ettiği müddetin dolması ile ruhun canlı bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, yok olmak demek değildir. Fani olan dünya hayatından sonsuz olan ahiret hayatına bir geçiştir. Dünya, insan için bir imtihan yurdudur; ölüm ise bu imtihanın bitip hesap ve ebedî hayatın başladığı eşiği temsil eder. Mümin için ölüm, bir yok olup gitme vakası değil, Rabbine dönüş ve kavuşma vaktidir. "Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır." (Nisa Suresi, 78) ve “Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 185) buyrulduğu gibi hiçbir canlı ölümden kurtulamaz. Dünya hayatındaki günlerinin hesabını vereceği o günle, hepimiz eninde sonunda karşılaşacağız. Herkesin dünyadaki günleri, alıp vereceği nefesleri, yiyip içeçekleri rızıkları sayılıdır. "Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler." (Nahl Suresi, 61) ve "Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır." (Münafikun Suresi, 11) hükümleri gereğince, ölüm ertelenemez ve ne zaman geleceği kimse tarafından bilinemez. Resûlullah (s.a.v) “Zevkleri bıçak gibi kesen ölümü çokça hatırlayın!” (Tirmizî, Zühd 4, Nesâî, Cenâiz 3; İbni Mâce, Zühd 31) buyurarak, ölümden kaçışın olmadığını bizlere hatırlatmıştır. Ölümün yüzü soğuktur; insanı ürkütür, donuklaştırır. Bazen ölüm, insanı sessizlik içinde bırakırken bazen de hırçınlaştırıp isyana sevk eder. Çünkü ölüm, insanın dünyaya ne kadar tutunduğunu ve kalbini neyle doldurduğunu açığa çıkarır. Önemli olan ölüm gerçekliği karşısında takındığımız tavırdır. Sabır ve metanetle Allah'ın hükmüne boyun eğip, ölüm fikrine razı gelmek mümine yakışan davranıştır.
 
 
Yaşayıp gidiyorduk, nerden aklıma geldi şimdi bu ölüm? Anneannemin ölüm yıl dönümü olması hasebiyle, o günlerde yaşadıklarımızı kayda geçmek amacıyla, esasında unutmamak için "ölümü" ve bu yazıyı yazdım. Ailemizdeki iki farklı ölüm hikayesi üzerinden duygularımı aktarmak, aynı hisleri yaşayanların sesi olmak için bu yazıyı burada paylaşmak istedim. Allah, bütün ölmüş müminlerimize rahmetiyle ve mağfiretiyle muamele etsin. 
Aradan epey zaman geçti. Dün gibi aklımda hala. Babaannem, Mayıs 2019 yılında vefat etti. Pandemi kısıtlamaları öncesiydi. Herşey daha normaldi o zamanlar. Kalabalık bir cenaze namazı ile köyün mezarlığında dualarla defnettik. Tüm yaşlılarda sıklıkla görülen kemik aşınmaları nedeniyle hastanede ameliyat oldu, dünyadaki son günlerinin bir haftasını böyle hastanede geçirdi. Ardından hastaneden çıkardık, sonrasında evde iki hafta daha yaşadı ve kendi evinde, amcamın yanında vefat etti. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. 
Bu ölümün üzerinden iki yıl geçti, yıl 2021 olmuştu. Saçma sapan covid pandemisi dönemleriydi. Biz, ailecek yeni bir ölüm vakasına daha şahit olduk. Anneannem, bu dönemde rahatsızlandı, hastaneye kaldırıldı ve Ocak 2021 yılında hastane yoğun bakımında, tek başına 'steril' bir ortamda vefat etti. Kimseyle vedalaşamadan, buz gibi bir hastane odasında gözlerini hayata yumdu. Cenazesi hastaneden teslim alındı ve kısıtlamalarla birlikte, pandemi saçmalıkları eşliğinde, üzücü bir ortamda defnedildi. Evden çıkış yasağı olduğu için cenazeye zar zor yetiştim. Ölüm belgesi çıkartıp, bu belge ile kaymakamdan cenazeye katılmak için izin belgesi talep etmek, yolda polis kontrollerinden geçmek... Pandemi dönemi ölümlerini yaşayan binlerce vatandaş gibi biz de cenazemiz ardından çaresizce eli kolu bağlı öylece baktık kaldık işte... Akıl ve izanın durduğu o yılları, Allah bir daha yaşatmasın... Bu yılları yaşayanlar, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Ne diyeyim başka... Allah, rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. 
İki yıl arayla iki tane şahit olduğum ölüm vakası böyle işte. İki ayrı dünyaya veda sahnesi. İkisi de yaşlıydı, dünya vakitleri Allah'ın takdiriyle sona ermişti. Mutlak gerçek ölümle tanışmışlardı. Ama yaşanılan süreçleri bambaşkaydı. Babaannemin ameliyat sonrası yoğun bakım sürecinin, hastanede nasıl da zor olduğunu bizzat yaşayarak müşahede ettik. Yapılacak bir şey yoktu onun için, vakti dolmuştu. İnsaflı davranan doktorlar, ölümü bekleyen hastamıza iyilik yaptılar ve eve yolladılar. O da son haftalarını sıcak yatağında geçirdi. Yanındakiler için bakım olarak zordu belki ama en azından babaannem yalnız değildi. Bir başına kuru bir odada değildi. Kendi evinde, alışık olduğu ortamda ruhunu teslim etti.


Anneanem de ise durum maalesef tam tersine işledi. Pandemi dönemi kısıtlamaları nedeniyle bizler hastaneye bile giremedik, ziyaretler kısıtlıydı. Dedem ve oğulları izin verilen zamanlarda ara ara ziyarete giderler, "beni buradan çıkarın" feryatlarıyla eve dönerlerdi. Anneannem, hem nefes alma güçlüğü hem de moralsizlik ile diğer ölümü bekleyen hastalar arasında, soğuk bir odada yoğun bakım hastane personelinin insafına terkedilerek can verdi. En azından bizim personelimiz insaflıydı, iyi insanlardı, güzel bakım yaptılar. O dönem ki her hasta bu kadar şanslı mıydı bilmiyorum. Görünüşte hastalarımız bunları yaşarken; kendi iç dünyasında neler yaşadı, neler yaptı, hiçbir şey bilmiyoruz. Geceleri nasıl kaldı, hangi ruh halinde kaldı, hiç bir fikrimiz yok. Covid dönemi baskılarıyla normalden daha kötü bir süreç yaşadığı malum sadece. Kendisiyle birlikte aynı süreci yaşayan binlerce hastayla birlikte, aynı kaderi yaşadılar. Anneannem, "beni buradan çıkarın" hırıltılarını çıkmayan sesiyle etrafa duyurmaya çalışırken,  tanımadığı yüzler arasında, bir başına soğuk bir sedyede can verdi. Sonra biraz ağır bir benzetme olacak belki ama pek çok hastane ölüm vakasında olduğu üzere, paket gibi bize teslim edildi. Canımız gitti ama iki ölümle birlikte çok şey de beraberinde gitti. 
Ölüm, hayatı acılaştıran bir mesele. Hakikat böyle olmasına rağmen iki farklı ölüm vakasında yaşadığım duygular birbirinden oldukça farklı. İkisi de ayrılıktı, ikisi de dünyadan bir kopuştu. Ama asıl acı olan, ölümler değildi. Asıl acı olan son nefesini vermeye uğraşan anneanemin, hastanede yalnız bırakılmasıydı. Dili sustu, eli bağlandı, bedeni makinelere teslim edildi. Hastanede kaldığı süre boyunca ne helallik alabildik, ne kendisiyle konuşabildik, ne yüzüne dokunabildik, ne kulağına Kelime-i Şehadet fısıldayabildik. Ne odasında Yasin-i Şerif okuyabildik. Bir sürü keşke ve pişmanlıklar... Ziyaret zamanları gelince o yaşlı dedem camın arkasında görmek için bekledi durdu. İki üç dakikalık, birer kişinin yanına girmesine izin verilmesiyle hasret giderilmeye çalışıldı. Yaklaşmamıza izin verilmeden, uzaktan binlerce örneği olduğu gibi bizde hastamıza böyle veda ettik. Dedem, bunları hatırladıkça kendi ölümünü düşünerek, ağlamaklı bir halde "beni hastaneye götürmeyin" diye vasiyet ediyor hala. İşte buna çağımızda "hastanede ölüm" diyorlar. Bana göre ise tam tabirle "steril bir ölüm." Bir başına, sırasını bekleyenlerle beraber toplu bir odada, aynı acılar eşliğinde, ölümlere şahit olarak korku içinde ölmek. Yan sedyedeki ölürken onun farkında olmak, Azrail'i odadaki her ölümde yeniden hissetmek, korkmak ve daha fazla ürperti içinde olmak. Her ölümle birlikte tekrar tekrar ölmek denen steril ölüm, kelimelerle ancak böyle ifade edilebilir.
Yaşanılanlar, kesinlikle insani değil. Kurbanlık koyun gibi sırasını bekleyen ölümler. Bağrışmaları, feryatları yakından hisseden ölümler... Allah'ım ne acı... Zaten ruh bedenden kolay çıkmıyor, bir de bu yalnızlık içinde, süreç daha eziyetli hale geliyor. Bu nasıl bir akıl tutulması bilemiyorum. Çaresiz, artık öleceği kesinleşmiş hastaların, hastanede ölümü beklemesinin anlamı ne? Daha önceki yıllarda, afaki bir durum olmadığı müddetçe, insanlar evlerinde ölürken, nasıl oldu da biz, bu çeşit ölümlere alıştık bilemiyorum. 
Babaannemin ameliyat sonrası yanındaydım. O susadıkça damla damla su içirdim, yavaş yavaş kelime tevhid getirdim, tevbe-i istiğfar okudum. En azından yanında olduğumuzu bildi, aklı gidip gelse de ara ara mırıldanarak bizimle konuştu, elimizi tuttu. Anneannem ise bütün bunlardan mahrum, hiç tanımadığı insanlar arasında, tavana baka baka can verdi. Aklıma geldikçe tuhaf oluyorum. Allah'ım her ikisinin de taksiratlarını affetsin. Bizleri cennetinde buluştursun.

Yoğun bakım personellerinin anlattıklarına göre hastanede ölenlerin çoğu, ölüm anında aynı şeyi yapıyorlar: Yüzlerindeki nefes aldıkları maskeyi sökmeye çalışıyorlar. Bağlı oldukları kablolardan veya borulardan kurtulmak istiyorlar. Sesleri çıkanlar, feryat figan ediyorlar. Sesi çıkmayanlar ise bağırdığını zannederek garip garip hareketlerle, çevresindekilere seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Kuruyan dudaklarına bir damla olsun su için çırpınıyorlar. Çünkü ruhu dünya meşakkatinden kurtulurken, bedeni de aynı zamanda özgürleşmek için  uğraşıyor. Onun için hastalıktan güçsüz düşmüş cılız bedenlerle huzur içinde ölmek için çaba gösteriyorlar. Peki biz bu ölüme giden hastalara ne yapıyoruz? Nefes alamadıkları için boğazlarını deliyor, entübe ediyoruz. Ellerini bağlıyor, sedyeye yapışmalarını sağlıyoruz. Aynı kaderi bekleyen diğer hastalarla bir arada tutarak psikolojilerini yok ediyoruz. Dua, niyaz, kelime-i tevhid getirmeleri için gereken telkinleri yok sayıyoruz. Son nefesinde Allah’a yönelmek isteyen kulun, ellerini sıkı kelepçelerle bağlıyoruz. Korkusunu gidereceğimiz yerde, bulunduğu ortamda, onu böyle hareketlerle daha fazla korkutuyoruz. Olmadı, narkozlarla uyutuyoruz. İlaçlarla, çeşitli tıbbi araç ve makinelele hayatta tutmaya çalışıyoruz. Hastanın bu şekilde acılarını bastırdığımızı zannediyoruz. Peygamberimiz (s.a.v), hastanın yanında "Sizler bir hastanın veya ölünün yanında bulunduğunuz zaman hayır söyleyin. Muhakkak ki, melekler sizin orada konuştuklarınıza amin derler." (Müslim, Cenaiz, 50) sözleriyle ümitli olunması, hayır dualar ve telkinlerde bulunulmasını, vakarlı olunmasını öğütleyip, hasta yanlarında hiçbir şekilde kötü söz konuşulmamasını isterken; günümüzde hastalar, bazı kendini bilmez sağlık personellerinin eğlence malzemesi olarak, son yolculuklarına uğurlanıyorlar. Tanımadıklar yüzler çevresini sarmış vaziyetteyken, ailelerinden yoksun bir başlarına ölüm sıralarını bekliyorlar. Sekerat halindeki hastanın yanına şeytan su ile yaklaşırken, dudakları kurumuş hastalar, bir damla suya hasret bir şekilde can veriyorlar. "Siz ölülerinize (yani ölmek üzere olan hastalarınıza) Lailahe illallah'ı telkin ediniz." (Müslim, Cenaiz, 1) ve “Kimin ki son sözü Lailahe illallah olursa cennete girer." (Cenaiz: Tirmizi, 7; Ebu Davud, 20) buyuran Peygamberimiz (s.a.v)'in sözünün aksine, bir odada tek başlarına kalarak makine sesleri içinde can veriyorlar. Bu yaşanılanlar; bir teslimiyet değil, bu İslami bir tedavi şekli de değil. Allah, kimseyi bu hallere düşürmesin. Böyle bir tevekkül hali de yok. Bu ölümler,  kesinlikle vicdani de değil. Bu ölüm biçimi, bir akıl tutulmasıdır. Ben kimseyi suçlamıyorum. Sadece bu yaşanılanlara bir anlam veremiyorum. Anlayışımızın bu denli değişimini garipsiyorum. İslam'ın ölüm şekli, asla bu değildir. Kültürümüz, insanın ölüsüne de dirisine de değer vermiştir.
 
Bugünün ölüm anlayışı, müslümanca bir amaca maalesef hizmet etmiyor. Hastane ve doktor fikrine karşı bir insan değilim. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hastalık hususunda “Tedavi olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de deva yaratmıştır; bundan sadece ihtiyarlık müstesnadır.” (Ebû Dâvûd, Tıb, 1; Tirmizî, Tıb, 2) buyurmuş, kendisi de hastalandığında tedavi olmuştur. Bununla birlikte Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) vefatıyla sonuçlanan son hastalığında ise ilaç kullanmayıp ölüme hazırlandığı, Hz. Aişe (r.a) gelen bir rivayetle bildirilmiştir: "Resûlullah (s.a.v)'e (son) hastalığı sırasında ağzından ilaç içirdik. Bize içirmememizi işaret etti. Ancak biz (itirazını) hastalarda ilaca karşı görülen nefret (diye) değerlendirmiştik. Kendine gelince: "Bana ilaç vermeyin demedim mi?" diye bizi payladı." (Buhari, Tıbb 21, Megazi 83; Müslim, Selam 83). İnsan, hastalandığı zaman haram olmayan yollarla tedavi yollarını aramalıdır. Çünkü sağlık, Allah’ın verdiği bir nimettir ve ona sahip çıkmak insana düşen bir sorumluluktur. Tedavi yollarını araştırmak, alanında uzman hekimlere başvurmak,  ilaç kullanmak ve gerekli önlemleri almak hem akıl hem de inancın gereği bir davranıştır.  Allah’ın izniyle şifa bulmanın yolları arandıktan sonra eğer ölüm galip gelirse; bu kadere razı gelmek, ona sabır göstermek, dua ve niyazla Rabbimize tevekkül edip güvenmek, insanın hem bedensel hem de ruhsal olarak bu süreci sağlıklı atlatmasını sağlar. İşte bu nedenlerden dolayı günümüzün tedavi yolları, peygamberimizin (s.a.v) söz ve uygulamalarıyla asla bağdaşmıyor. Gecesi ve gündüzü ile tanımadığı bir hastane odasında ölümü beklemek ve bunu kabullenmek normal bir şey değil. Binlerce ölüm görmüş hastane personelinden duygulu olmasını beklemek de akıl işi değildir. Stresli bir ortamda ölüm ızdırabı çeken kişilere, doktorlar veya hemşireler rutin muamelelerden başka ne yapacak ki zaten? Onun annesi mi babası mı var sedyede? Akrabası mı var? Çocuğu mu var?  Kocası veya karısı mı var? Hasta, onlar için ne ki? 
 
Biz, Nebevi tıbbı bıraktık, tabiri caizse Yahudilerin ve Hıristiyanların tıbbını yaşıyoruz. İlaç şirketlerinin,  siyonizm ortaklarının tıbbını yaşıyoruz. Hipokrat'ın yeminine güveniyoruz. Bize dayatılan tıbbı yaşıyoruz. Hastanelerde, kobaylık deney faresi gibi kurtuluş olmadığını bile bile faydası olmayan ameliyatlara giriyoruz. Para hırsına esir düşmüş bazı doktorların insafına terkediliyoruz. Şefkat ve merhamet ilkelerinden mahrum bazı hemşirelerin ve hasta bakıcıların insafına terkediliyoruz. Biz, yaşadığımız hayattan ölümü kendi ellerimizle aldık, kıyıda köşede tutarak steril ettik. Ölüm yolculuğundaki hastalarımızı "çıplak" bırakıp, incecik bir ameliyat kıyafeti içinde, buz gibi odalarda demir sedyelere mahkum ettik. Ölümü ve mezarlıkları, yaşadığımız alanlardan ve gözümüzün önünden çıkardık. Sekerat halindeki hastalarımızı ambulanslarla hastane köşelerine taşıyarak, kendi evlerinden uzaklaştırdık. Orada ölümün daha doğru olacağını düşündük. Ve bunun böyle normal olacağına inandık, inandırıldık. Eskiden ölümler evdeydi. Çok afaki bir ameliyat, bir kaza veya yaralanma vakası olmadığı sürece ölümler genelde evlerde olurdu. İnsanlar bu fikre uzak değildi, hayatlarından ölümü çıkarmamışlar, onu hayatlarının bir gerçeği olarak kabul etmişlerdi. İnsanlar, bunun normal bir olay olduğunu biliyorlar ve hayatlarının merkezlerinde tutuyorlardı. Daha da tuhafı, çok eski zamanlarda Çatalhöyük benzeri kazılarda ortaya çıktığı gibi ölünün üstünde yaşamaya devam ediyorlardı. Düşünün bir kere; ölmüş annesiyle, babasıyla, evlatlarıyla aynı evde yaşamaya devam ediyorlar. Sonra ne oldu? Nasıl bu kadar değişti her şey? İnsanlığın o zamanlardan bugüne değişimine, günümüzde geldiğimiz şu noktaya bakalım: Ölümden korkmayan, ölümü hayatın bir parçası sayıp evinin altında veya bir köşesinde yer ayırarak yaşayan nesillerden; hastanelere koşturan, ölümle yüzleşmekten korkan eğlence ve haz odaklı nesillere dönüştük. İtalya ve İspanya gibi kendini medeni sayan Avrupa ülkelerinde, covid döneminde yaşlıların ölüme terkedilişini hatırlayalım. Bir başlarına bırakılan onca insanın feryadını duyalım. İnsanlıktan ve ahlaktan nasibi olmayan Avrupa, Japonya, Amerika, Çin... gibi gayrimüslim ülkelerde zaten rutin bir uygulama olarak "hastanede ölüm" yaygındı. Şimdilerde bizim gibi İslam inancına sahip ülkelere de bu 'steril ölüm' sirayet etti. Ölüm, artık tüm ülkelerde yasaklı bir alan haline geldi. Ölüm, girilemez ve ulaşılamaz bir sahaya bırakıldı. Adeta bir tabu haline geldi. Hayattan koparıldı, içimizden bir parça koparken, bizler ölüme yabancılaştık. Ölümü hatırlatan herşeyden uzaklaştık. Ölümü kendi haline bırakıp yalnızlaştırdık. Ve korkunç olan şey ise bizler buna alıştık. Asıl felaket de bu zaten. Ne dirimize sahip çıkabiliyoruz ne de ölümüze gerektiği gibi hükmedebiliyoruz. Son nefesimizi bile başkalarının insafına bırakmış bir haldeyiz. Allah,  bize gerçekten acısın...


Ölüm, nerede nasıl gelir bilinmez. Evde, sokakta, denizde, havada veya bir afette... Nerede ecelimiz olacak bilemeyiz. Ama ölüm anını kolaylaştırmak, bizim toplum olarak vebalimizdir. İnancımız gereği sorumluluğumuzdur. Bu nedenle hastanede ölüm gerçeği ile yüzleşenler için bir çözüm yolu kesinlikle bulunmalıdır. Sekerat halinde olanlara aileleri ile vedalaşma ortamları sağlanmalı, son nefeslerini ailelerinin yanlarında vermeleri düşünülmelidir. Dini telkinlerle huzurlu bir şekilde ölebilmelerine, son zamanlarında günahlarına tevbe etmelerine fırsat verilmelidir. Bunun için hastanelerde yalnızca tıbbi müdahaleye odaklanan değil, insanın manevi ihtiyaçlarını da gözeten bir yaklaşım benimsenmelidir. Ölümü, kazanma kaybetme savaşında bir yenilgi olarak görmek yerine hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olarak kabul edip, bu anlayış çerçevesinde hastanın son anlarını daha huzurlu geçirmesi sağlanmalıdır. Bunun için köklü kültür birikimimizden ve dini değerlerimizden yararlanılarak, hastanelerde hasta mahremiyeti gözetilip, manevi destek ortamları oluşturulmalıdır. İnsanların ümitleri ile oynamadan, hastanelerde daha fazla maddi ve manevi zarar görmeden, ölecek hastaların evlerinde ölmelerine yardımcı olunmalıdır. Şüphesiz, ölüm de saygıyı hakeder.

Dünya sahnesi, başlı başına bir mücadele alanıdır. Küfür düzeni ile İslam'ın mücadelesi var burada. Bu savaşta şeytan'ın tuzakları da oldukça çetin. Şeytanın yaverleri olan tevhidden sapmış Hıristiyan ve Yahudiler, planlarını ince ince detaylıca düşünerek yapmışlar. Dünyaya meyletmiş olan biz Müslümanlara ellerindeki güçlerle sessiz, derin ve acımasız bir savaşla  hükmediyorlar. Şeytanın Adem'e olan kibri, tekrar tekrar yüzümüze çarpıyor. Yahudilerin kahkahaları, kulaklarımızda çınlıyor. Hıristiyanların haçlı zihniyeti uyanıp kinleri artarken, Müslüman görünümlü münafıkların para keseleri doluyor.  Ve biz hakikate iman etmiş müslümanlar, maalesef bu savaşta uyuyoruz. Gittikçe daha fazla yeniliyoruz. Düşüyoruz, düştükçe daha fazla darbe alıyoruz. Ya uyanacağız… Ya da sevdiklerimizi, birer birer soğuk hastane köşelerinde bir başlarına, kendilerine veda edemeden, morglardan tabutla teslim alıp toprağa vermeye devam edeceğiz. Bu vesileyle Allah tüm hastalarımıza şifalar versin...

Allah’ım, bizi bu gaflet uykusundan tez zamanda uyandır. Hastane köşelerine düşmekten, çaresizlik içinde kalmaktan, dermansız dertlerle boğuşmaktan, bizleri ve sevdiklerimizi muhafaza et. Bedenimize, ruhumuza güç ve kuvvet ver. Ailemize, sevdiklerimize ve tüm müslümanlara sağlık, sıhhat ve afiyet ver. Bize iman üzere yaşayıp, imanla ölebilmeyi nasib et. Günahlarımızı affet, bizi cennetine ve cemaline müşerref kıl. (Amin)
Kadir PANCAR
26/01/2026 
 
"Allah'ım! Bedenime sağlık ver, gözüme sağlık ver, sağlığı benim varisim kıl. Halîm ve kerîm olan Allah'tan başka ilah yoktur. Ulu arşın sahibi Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur." (Tirmizî, De'avât, 67; İbn Ebî Şeybe, Dua, 23)
 
“Allah’ım! Yıkıntı altında kalmaktan sana sığınırım, yüksek yerden düşmekten sana sığınırım. Suda boğulmaktan ve yangından sana sığınırım. Ölüm anında şeytanın gelip beni aldatmasından, senin yolunda savaş esnasında düşmandan kaçarken ölmekten ve zehirli hayvanların sokmasıyla ölmekten sana sığınırım. (Nesâî, İstiâze, 6)

0 yorum:

Fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırım. İlim; amel etmek ve başkalarıyla paylaşmak içindir. Niyetimiz samimiyetle insanlara yararlı olmaktır, akıbetimiz bu vesileyle güzel olsun. Dua eder, dualarınızı beklerim...

"Allah'ım; bana fayda sağlayacak ilimleri öğret ve ilmimi ziyadeleştir."

“Allahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana güvendim. Yüzümü, gönlümü sana çevirdim. İşlediğim tüm günahlarımı affeyle! Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dînin üzere sâbit kıl. Beni Müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!”

“Rabbim! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize tarafından bir rahmet bağışla.Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Muhakkak ki lütfu en bol olan Sen’sin. Senden başka ilâh yoktur."

Lâ ilâhe illallah Muhammedürrasulüllâh


KADİR PANCAR

İslam Kütüphanesi Seçmeler

Matematik Seçme Konuları

Aşağıdaki Yazılar İlginizi Çekebilir!!!