Net Fikir » Tüm Yazılar
Kefaret Çeşitleri
Keffaretin Mahiyeti ve Nevileri
167-
Keffaret, lûgat deyiminde gidermek ve örtmek manasındadır. Allah, bazı kusurları
ve günahları birtakım vesilelerle bağışlayıp örttüğünden bu vesilelerden her
birine "Keffaret" denilmiştir. Bunun çoğulu "Keffarât"dır. Günahları affetmeğe
de 'Tekfir-i Zünûb" denilir.
168- Keffaretler, "Keffaret-i Savm = Oruç
Keffareti". "Keffaret-i zihar= zevceyi haram kılma keffareti" Keffaret-i halk =
ihramda tıraş olmanın keffareti". "Keffaret-i katil = hataen adam öldürme
keffareti" ve "Yemin keffareti" diye başlıca beş kısımdır. Bu keffaretler, yasak
olan şeylerden insanları alıkor ve engeller. Yapılan bir günaha, verilen bir
ceza yerinde bulunur. Aynı zamanda bir ibadet manasında bulunduğundan günahların
bağışlanmasına bir vesile olur. Bunları sırasıyla açıklıyoruz:
Oruç
Keffareti
169- Oruç keffareti, Ramazanda bir özür bulunmaksızın belli
şartlar içinde orucunu bozan bir mükellefin, müslüman veya gayr-i müslim bir
köle veya cariye azad etmesidir. Buna gücü yetmiyorsa, arka arkaya kesinti
yapmaksızın iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmezse altmış fakire (sabah akşam)
yemek yedirir.
Oruç keffareti böyle yemek yedirmekle olabileceği gibi,
yiyeceği aynen verip temlik etmekle de olur. (Oruç keffaretinde böyle
sırayı gözetmek hem Hanefîlerce, hem de Şafiîlerce gereklidir. Malikîlerde sıra
gözetmek yoktur, insan dilerse köle azad ederek, dilerse oruç tutarak ve dilerse
yemek yedirerek bunu yapar.)
170- Yemek, aç olan büluğa ermiş veya
yaklaşmış altmış fakiri sabah akşam doyuracak kadar yedirmektir. Bu yedirilecek
yemek yalnız buğday ekmeği de olabilir, buğday ekmeği yanında katık mecburiyeti
yoktur. Fakat katıksız arpa ekmeği yeterli değildir.
171- Eğer yüz yirmi
fakire yalnız bir vakit yemek yedirilse, bu ancak altmış fakire yedirilmiş
sayılır. Bunlardan altmış fakire tekrar sabah veya akşam yemek yedirmek gerekir.
Böyle altmış fakire bir defa yemek yedirildikten sonra dağılıp gitseler, ya
gelip hazır olmalarını beklemeli, ya da tekrar altmış fakiri sabah-akşam
doyurmalıdır.
172- Oruç keffaretinin eşya verilip temlik yolu ile
yapılmasına gelince, altmış fakirden her birine beş yüz yirmi dirhem (yarım sa')
buğday veya bin kırk dirhem (bir sa') arpa veya hurma veya kuru üzüm verilir.
Bu, tam bir fitre sadakası mikdarıdır. Bunların kıymetini vermek de
caizdir.
173- Oruç keffaretinde bir fakire altmış gün sabah-akşam yahut
yüz yirmi sabah veya yüz yirmi akşam yemek yedirmek de yeterlidir. Yine,
bir fakire iki ayda her gün ya aynen veya kıymet olarak birerden altmış fitre
sadakası verilmesi de yeterlidir. Fakat bir fakire bir günde topluca verilecek
altmış fitre mikdarı, yalnız bir günlük fitre yerine geçer. Onun için her gün
bir fakire bir fitre mikdarı verilir. Bu keffaretlerde uygulanır.
174-
Oruç keffaretinin iyi hal sahibi olan fakirlere verilmesi daha faziletlidir.
İmam Ebû Yusuf'a göre, bu keffaret bedeli gayr-i müslim fakirlere verilemez.
Fetva da buna göredir.
175- Oruç keffareti, oruç tutmak suretiyle olunca,
bunda kesintisiz arka arkaya tutmak şarttır. Onun için oruca başlayan kimse, ara
vermeden iki ay oruç tutar. Eğer daha iki ay dolmadan herhangi bir sebeble
orucunu bozarsa, yeniden iki ay oruç tutmaya başlar. Bundan kadınların lohusa
halleri değil de, adet halleri müstesnadır. Geçirecekleri adet günleri kesinti
sayılmaz. Çünkü bu halden kurtulmak kadınlar için mümkün olmayacak derecede
zordur. Ramazan orucunun veya muayyen bayram günlerinin araya girmesi de,
keffaretin arka arkaya olmasına engeldir.
176- Keffaret hususunda,
keffaret ödeyecek kimsenin ödeme zamanındaki haline bakılır. Buna göre, bir
keffaret ödeyicisi, keffaretin gerektiği zamanda zengin iken, bunu ödeyeceği
zaman fakir düşmüşse, keffaretini oruç tutmakla yerine getirir. Fakat daha
orucunu bitirmeden tekrar zenginleşip köle azad etmeye güç kazansa, köle azad
etmek suretiyle keffareti yerine getirmesi gerekir.
177- Keffaret
orucuna, kamerî aylardan birinin başlangıcında başlanırsa. ayın ilk günü esas
alınır. Böylece tam iki ayın geçmesiyle oruç keffareti tamamlanmış olur. Fakat
ayın başında oruca başlanmazsa, birinci ay üçüncü aydan tamamlanarak otuz gün
hesab edilir, ikinci ay ise, ayın başı alınarak oruca devam edilir. Bu, iki
İmama göredir. İmamı Azam'a göre, bu takdirde tam altmış gün oruç tutmak
gerekir, ay başına bakılmaz.
178- Bir kimse bir ramazan içinde veya
birkaç ramazanda özürsüz olarak birkaç defa kasden orucunu bozmuş olsa,
bunlardan dolayı yalnız bir keffaret öder. Sahih olan görüş budur. Çünkü ceza
yönü, keffarete üstün gelmektedir. Sebebleri bir olan cezalarda bir ceza
yeterlidir. Bu bir ceza hepsine yeter. Fakat keffaret yapıldıktan sonra tekrar
orucunu aynı şekilde kasden bozacak olursa, bundan dolayı ayrıca bir keffaret
gerekir. Birinci keffaret ile tam bir ders alınamadığı anlaşılmış olur.
Zihar Keffareti
179- Bir kimse karısının tamamını veya
onun yarısı gibi bir payını veya tümüne delâlet edecek bir uzvunu, kendisine
ebedî olarak haram bulunan anne ve kız kardeş gibi bir kadının tamamına veya
bakması haram olan bir uzvuna benzetirse, bu zihar olur. Karısına şöyle demesi
gibi: "Sen bana anam gibisin, sen bana anamın arkası gibisin, senin boynun
annemin arkası gibidir." Bu şekilde söz söyleyen mükellef bir müslüman üzerine
keffaret gerekir ki, bu keffareti yerine getirmeden karısı ile ilişki kurması
helâl olmaz. Böyle söylemekle yalan konuşmuş ve helâl olan bir şeyi haram
göstermiş olur.
Zihar keffareti aynen oruç keffareti gibidir. Bu konuda
"Hukuki İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiye" adlı eserde ayrıntılı açıklama
vardır. (Hukuki İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiye-Ömer Nasuhi Bilmen)
Traş Olma Keffareti
180- Traş keffareti,
hac için ihrama girip de, bir özürden dolayı saçlarını vaktinden önce traş
ettirenin tutacağı üç gün oruçtan ibarettir. Bu orucun arka arkaya tutulması
şart değildir, ayrı ayrı günlerde de tutulabilir. Hac bölümüne bakılsın.
Adam Öldürme (Katil) Keffareti
181-
Adam öldürme keffareti, bir müslümanı veya İslâm idaresi altında yaşamakta olan
bir gayr-i müslimi (zimmîyi) kasıdlı olarak değil de, bir hata sonucu öldüren
bir müslümana gereken keffarettir. Gücü varsa bir mü'min köle veya cariye azad
eder. Buna gücü yoksa iki ay arka arkaya oruç tutar. Ava atılan bir kurşun ile
bir şahsın öldürülmesi, hata yolu ile adam öldürme kısmındandır.
182- Yemin keffareti, yaptığı bir yemine
bağlı kalmayıp onu bozan bir müslümana gereken bir keffarettir. Eğer gücü
yetiyorsa, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya cariye azad etmekten veya on
fakiri akşam-sabah doyurmaktan ibarettir. Yahut on fakire birer parça orta halli
birer elbise giydirmektir. Bu üç şeye gücü yetmeyen üç gün arka arkaya oruç
tutar. Bu oruç arasına, hayız sebebiyle dahi olsa, bir kesinti girerse yeniden
tutulması gerekir.
(Şafiîlere göre, bu oruçta tevali (arka arkaya oruç
tutmak) şart değildir.)
183- Yemin keffareti için on fakire fitre mikdarı
bir şey verilmesi de yeterli olur. Bir fakire on gün birer fitre verilmesi veya
on gün sabah-akşam yemek yedirilmesi de yetişir. Çünkü bir fakir değişik
günlerde başka başka fakir yerindedir. Bir vakit yemek verip bir vakit yemeğin
bedelini vermek de caizdir.
184- Yemin keffareti için bir fakire on gün
birer elbise verilmesi de caizdir. Fakat on elbise bir fakire bir günde verilse,
yalnız bir elbise verilmiş gibi olur. Yine bu keffaret için on fitre mikdarı bir
fakire bir günde verilse, bir fitre verilmiş sayılır. Keffaret için her
fakire verilecek elbise, hiç olmazsa onun bedeninin tamamını veya çok kısmını
örtecek bir halde bulunmalıdır. Boylu bir entari gibi. Onun için yalnız kısa bir
gömlek veya yalnız bir don verilse yeterli olmaz. Çünkü bunlardan yalnız birini
giyinen kimse örf bakımından çıplak sayılır. Doğru olan görüş budur. Bu
elbisenin iki-üç parçadan ibaret olması ise, daha iyidir. Bununla beraber bir
elbise kısa da olsa, yemek yerine bir bedel olarak da verilebilir.
185-
Bir kimse yeminini bozmadan keffarette bulunamaz. Çünkü keffaret bir tevbe
demektir. Tevbe ise, günahdan sonra yapılır. Bir de keffaret, yeminde sadık olma
yerine geçer. Asıl üzerinde durmak mümkün oldukça onun yerini tutacak olana
gidilmez.
186- Mal ile yapılan keffaretler, ölülerin kefenlerine,
borçlarına veya mescidlerin inşasına harcanamaz. Çünkü keffaret bedellerinin
fakirlere yedirilmesi veya onlara temlik edilmesi (mülkiyetlerine geçirilmesi)
şarttır. Bu harcamalarda ise yemek yedirme ve mülkiyete geçirme bulunmaz.
Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları
Sultan Fatih ve Fetih
Yüce Rasülümüzün müjdesi olarak gerçekleşmiş, İstanbul'un Fethi'nin yıldönümünü her yıl aşk ve heyecanla yaşıyoruz. Bu büyük olayı sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için, Hicreti, Peygamber Efendimiziin konu ile ilgili müjdesini ve İslam Tarihi'ni çok iyi bilmek gereklidir. Güzel İstanbul'umuz Fetihten önce 22 kere kuşatılmış, bu kuşatmanın 11'i Müslümanlar, 11'i ise, diğer kavimler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu büyük müjdeden 1453'e nasıl gelinmiştir? Önce bunu değerlendirmeye çalışalım:
İstanbul'un fethi, tarih yolu üstüne kabus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, yalnız Müslümanlar'a ve Türkler'e değil, bütün insanlığa yeniden açılmasıdır. İstanbul'un fethi büyük bir tarihî devrimdir.
İstanbul'un fethi, tarih yolu üstüne kabus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, yalnız Müslümanlar'a ve Türkler'e değil, bütün insanlığa yeniden açılmasıdır. İstanbul'un fethi büyük bir tarihî devrimdir.
"Cümle ehli âlemin mamûresin arzetseler Ehli fakrin hissesine mülki istigna düşer." - Avni
("Bütün el âlemin iler tutar nesi var ortaya konsa Mülksüzlerin payına düşen mülk: Kâinata metelik vermemektir." - Fatih Sultan Mehmet)
"İstanbul'un fethini sadece bir Müslümanlık ve Hristiyanlık savaşına bağlamak, en az beş yüz yıl önceki kafa ile düşünmek olur. İstanbul'un fethi bir dinin öteki dine karşı zaferi değil, ilerlemenin gerilemeye karşı zaferidir. Din, eski savaşlar için başta gelen bir bayraktır. Ama, sade bir bayrak... Bugün de bayrak, savaşın nedeni değil, döğüşen ülkelerin elle tutulur sembolüdür. Fetih savaşlarındaki dini gerekçeler kimseyi aldatamaz. Din gayretleri, çelişkili tarih kavgalarını güden derin maddi kanunların yüzeydeki sembolik ifadelerinden ibarettir.Onun için, ancak medeniyet tarihinin bütünlüğünü kavramayanlar, İstanbul'un fethini bir Müslümanlık ve Hristiyanlık çarpışması derecesinde küçültebilirler.
Mekke'den Medine'ye Hicret'i sırasında, tüm Medineli Müslümanlar Yüce Rasülümüze kucak açmışlar, bir yandan "Ay doğdu üzerimize Veda Tepesi'nden..." diye ilahiler okurken, bir yandan da, herbiri kendi evlerinde misafir etmek istemişlerdi. Peygamber Efendimiz de hiç kimseyi kırmamak için "devesinin çöktüğü yerde" misafir olmak istediğini belirtmişti. Devesi "Ebu Eyyub el-Ensarî" (Halid bin Zeyd) isimli fakir bir sahabenin evinin önünde çökmüş ve bu büyük sahabe, Efendimizi 7 ay evinde misafir etme şerefini elde etmişti. Başta Ebu Eyyub el-Ensarî olmak üzere, Müslüman toplumlar Peygamber Efendimiz'in şu müjdesi ile heyecanlanmışlar ve bu müjdenin muhatabı olmak için harekete geç-mişlerdi: "İstanbul mutlak fethedilecektir. O'nu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir." Sahabe ve Müslümanların içine, şehirler dilberi "İstanbul sevdası" düşmesinin asıl sebebi işte bu müjdedir.İlk sefer, Hazreti Osman zamanında yapıldı. Hz. Osman, bir komutanı başkanlığında bir donanmayı Bizans'a gönderdi. Bu sefer ile, hem Bizans donanmasına büyük kayıplar verdirdi, hem de bu sefer İstanbul deniz yollarının Müslümanlara açılmasını sağladı.
İkinci sefer, 668'de Emevi Halifesi Muaviye zamanında gerçekleşti. Bu seferde, Peygamber Efendimiz'i misafir etme şerefini elde etmiş Ebu Eyyub el-Ensarî hazretleri de bulunuyordu. 96 yaşına rağmen Medine'den İstanbul üzerine sefere çıkmakta kararlıydı. Evlatları, torunları, hatta evlatlarının torunları bile vardı. Her biri: "Babacığım, dedeciğim! Sen gitme! Senin yerine biz sefere çıkalım." demelerine rağmen, O şunları söylüyordu:
- "Hayır! Ben Kur'an-ı Kerim'i okudum. Oradaki cihat ayetlerini ve Fetih Süresi'ni müteala ettim. Peygamber Efendimizin İstanbul hakkındaki müjdesine şahit oldum. Bu sefere mutlaka çıkacağım."
Emevîler, Abbasîler, Yıldırım Beyazıt, Musa Çelebi ve II. Murad'ın yaptığı seferler sonuçsuz kalmış ve sıra 22. ve son kuşatmaya gelmişti. Murat oğlu II. Mehmed'e...1451'de babasının ölümü üzerine Padişah oluyor, ilk iş olarak İstanbul'un Fethi'niprogramına alıyordu. Çünkü baştan beri Fetih ruhu ile yoğrulmuştu. Bu anlayışla devrinin teknolojisinden faydalanıyor, askerini bu disiplin içinde eğitiyordu.
Bizans'ın geçit vermez surlarını yıkabilecek, 1,5 kilometre uzağa fırlatılabilen 2 ton ağırlığında toplar döktürdü. Ayrıca "Havan topu"nu icad etti. Bu sırada Bizans'ın durumu hiç de iç açıcı değildi. Halk ahlakî ve ekonomik çöküntüden bıkmış, Konstatin'in zulmünden yılmıştı. O kadar ki halk "Hristiyan külahı görmektense, Müslüman sarığı görmek daha iyidir." diyecek duruma gelmişti. Çünkü o dönemde Osmanlı "Adil bir dünya düzeni" kurmayı başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmıştı.İstanbul'u fethetmekte kararlı olan II. Mehmet tarihin ilk ağır toplarını döktürdü.Karadan ve denizden kuşatılması gereken bu şehir için her türlü tedbiri aldı. "Ya ben İstanbul'u alırım, ya da İstanbul beni." diyordu. Ölümü göze alacak kadar kararlı alan bir insanın elinden hiçbir şey kurtulamazdı. Öyle de oldu.Fatih, düşmanların hayallerinin bile ulaşamayacağı şeyleri "gerçek" haline getirmişti. Donanmayı bir gecede Dolmabahçe'den Haliç'e indirmeyi başardı. Gemileri gemiden yürüttü.Hocası Akşemsettin Hazretlerinin izni ve duası ile kuşatmayı başlattı. 53 gün durmadan surlar doğuldu. Geçit vermez surlar delik-deşik oluyordu. Bütün tedbirlere rağmen İstanbul düşmüyordu. Son gece Fatih hocasının yanına geliyor:
- "Hocam, ne olur, artık himmet buyurun da İstanbul'u fethedelim." diye ağlıyordu.Akşemsettin Hazretleri kısa bir uykuya dalıyor, rüyasında "Ebu Eyyüb el-Ensarî'nin kabri gösteriliyordu. Bu fethin müjdecisiydi. Gece yarısı "Talebesini yeniden çağırıyor, 29 Mayıs sabahı için son hücum emrini veriyordu. Gerçekten bu son hücuma surlar dayanmıyor, İstanbul Osmanlıya teslim oluyordu. Surlara Tevhid Bayrağı'nı dikme şerefi ise ulubatlı Hasan'ın... Genç ulubatlı, bir ok yağmuruna maruz kalmasına rağmen, azim ve kararlılığından hiç bir şey kaybetmiyor, bayrağı burçlara diktikten sonra şehitlik rütbesine yükseliyordu. Ulubatlı bir sembol şahsiyetti. Fatih'in ordusunda, Ulubatlı Hasan misali Peygamber müjdesine ulaşmanın aşk ve iştiyakiyle yanıp tutuşan, Anadolu'nun binlerce bağrı yanık delikanlısı bulunuyordu. Her biri genç neslin ideal örneği olması gereken yiğitler...Fatih, önde hocası Akşemsettin Hazretleri olduğu halde, çoşkulu bir törenle İstanbul'a giriyordu. Bizans halkı ve kadınlar yollara dökülmüş, genç Fatih'i selamlıyor, üzerine çiçekler atarak tebrik ediyorlardı. Başka bir ülkenin tarihinde böyle göz yaşartıcı bir sahneye şahit olabilmek mümkün mü? Çünkü Bizanslılar, Osmanlı'nın zulmetmeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Öyle de oldu. Fatih, Bizanslıları dinlerinde serbest bıraktı ve mabedlerine dokunmadı."
Hikmet Kıvılcımlıhttps://www.scribd.com/document/66304482/Fetih-Medeniyet
Rumeli Hisarının inşâ plânının bizzât Pâdişâh tarafından çizildiği rivâyeti kuvvetlidir. Hisarın kerestesi İzmit’ten, kireci Şile bölgesinden getirildi ve yapımında 1000 taşçı ustası, 5000 işçi, 10.000 civârında yamak çalıştırıldı. Vezirler sırtlarında taş taşıyarak hisarın yapılmasına hizmet ettiler.Ayrıca bâzı burçların yapım masrafını işçi ücretleri dâhil vezirler üzerine aldılar.Rumeli Hisarı’nın inşâsı esnâsında Bizans İmparatoru elçi göndererek, “kendi toprakları üzerine kale yapılmasının dostluğa ve ahde vefâya uymadığını” bildirdi. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed elçiye; “Var git kralına söyle! O, rahmetli babam zamânında ahdi çok defâ bozmuştu.Arada ahid mi kaldı ki vefâdan bahseder. Bu topraklara biz hisar yaparız, toprak elçi göndermekle kurtarılmaz. Eğer bu topraklar onunsa, gelip kurtarsın.” diyerek niyetini az çok ortaya koydu. Dört aydan az bir zamanda bitirilen Rumeli Hisarı ile İstanbul’un Karadeniz’den ikmâl yolu tam kontrola alınmış oldu. Ayrıca Karadeniz kıyılarına yayılan Venedik kolonilerinin de Venedik ile irtibatı kesilmiş oluyordu.İstanbul’un muhâsarasına kadar da her geçen gemi, yükü, kalkış ve varış iskeleleri gibi bilgileri ve geçiş rüsûmunu (geçiş vergisi) altın olarak vermeye mecbur bırakılmış, vermeyen batırılmıştır.
Şehzâdeliğinden beri bir an önce İstanbul’u fethetmek, hazret-i Peygamberin müjdesine mazhar olabilmek ideali ile tutuşan Sultan Mehmed, bu büyük meselenin halline çalışıyordu. Bu sebeple askerî târihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplarla bu orduyu dayanılmaz bir kudret hâline getirmiş, İstanbul muhâsarısında donanmayı Beşiktaş’tan kara yolu ile Haliç’e indirilen teknik bir dehâya ve çeşitli muhâsara makinalarına, seyyar kulelere sâhib olmuştu. Haliç üzerinde; Kasımpaşa tarafından başlamak üzere boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatarak beş buçuk metre eninde bu köprüyü Kasımpaşa-Ayvansaray arasına inşâ ettirdi. Bu çalışmaları görenBizanslılar su üstünde yüründüğünü zannederek, sihir yapıldığına hükmetmişlerdi. Devrin en ağır toplarını döktürdü. O zamana kadar ateşli silahların atıştan sonra soğuması beklenirdi. Fâtih Sultan Mehmed, zeytinyağı döktürerek insanlık târihinde “yağla makina soğutmasını” havan topunun balistik hesaplarını yaparak, plânını çizerek dik mermi yollu ilk silahı keşfetti. Fâtih, bu yüksek vasıfları ve üstün kuvvetiyle İstanbul fethine hazırlanırken,ona karşı dış düşmanları ve içerde şehzâdeleri kışkırtan Bizans, târihî fesat siyâsetinin son gayreti olarak bu sefer de şehzâde Orhan’ı Fâtih aleyhine kullanma teşebbüsüyle genç Pâdişâh’a İstanbul seferinin meşruluğunu ve zarûretini bir kere daha göstermiş oluyordu. Üstelik daha Manisa’da şehzâdeyken, hocası büyük velî Akşemseddîn İstanbul’u fethedeceğini müjdelemişti. Hazret-i Peygamberin; “İstanbul muhakak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ve ordu ne mükemmel insanlardır.” meâlindeki hadîs-i şerîfi onu ayrı bir şevke getirmişti. Kaynakların belirttiğine göre, Pâdişah, hep İstanbul’un fethini düşünüyordu. Evliyânın işâretleri, keşif ve kerâmet sâhiplerinin sözleri ile o bu fikri tamâmiyle benimsemişti. Pâdişâhın gece-gündüz huzûru kaçmıştı. Yatağına girer kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken kafası hep İstanbul’un fethi ile meşguldü. Yalnız veya maiyetiyle gezintiye çıktığında da yine fethi düşünür, istirâhat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kâğıt dâimâ İstanbul’un haritası ile uğraşırdı.Yine bir gece aynı düşünceyle uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halil Paşayı gece yarısından sonra konağından sarayına çağırtmıştı. Böyle gece yarısı vakitsiz çağrılmaktan korkan yaşlı vezir, pâdişâhın ayaklarına kapanarak, özürler dilemiş, pâdişâh da korku ve telaşının yersiz olduğunu belirterek,İstanbul’un alınması için oturup konuşmaya çağırdığını bildirmişti. Nihayet İkinci Mehmed, 23 Martta ordusuyla Edirne’den hareket etti. Kuşatma 6 Nisanda başladı. 18 Nisanda İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç’e indirildi. 23 Nisanda sulh teklifine gelen Bizans elçisine genç Pâdişah; “Ya ben şehri alırım, ya şehir beni!” cevâbını verdi. 29 Mayıs sabahı yapılan son taarruzda İstanbul düştü. Bu şekilde ortaçağ sona erdi yeniçağ başladı. İstanbul’un fethi, Türk târihinin en müstesnâ olayı sayılarak “Feth-i Mübîn” denildi. Dünyânın en büyük kilisesi (Sainte-Sophie) ve bütün Avrupa’nın ayakta kalan en eski yapısı olan Ayasofya câmiye çevrildi. Fâtih bu mabedin kıyâmete kadar câmi kalmasını yazılı olarak vasiyet ve vakfeyledi. Bütün Ortodoks Hristiyanların başı olan patrikliği ortadan kaldırmadı. Bunu o zamanki, siyâsî olaylara göre değerlendirmek îcâb eder.İsteseydi İstanbul fâtihi, patrikliği ortadan kaldırabilirdi. Fakat o zamânın siyâsî durumu bunu gerektirmemekteydi. İstanbul’un düşmesinden sonra, surlarda Ceneviz kumandan ve askerlerinin ölülerine rastlandı. Hâlbuki CenevizlilerTürklerle dostluk anlaşması imzâlamışlardı. Bu ihânetleri ortaya çıkınca çok korktular. Kendilerine çok ağır cezâlar verileceğini beklerken, Fâtih Sultan Mehmed, Ceneviz vâlisi ve papazını çağırtarak üzüntülerini bildirdi ve Galata’da oturan bu Cenevizliler için bir ferman çıkarttı; “Evvelden olduğu gibi herkes sanat ve ticâretinde, ibâdetinde serbesttir. Kiliseler açık bulunacak, ancak çan çalınmayacaktır.” şeklindeki emriyle ölüm bekleyen insanları sevindirdi.
Gerek Ortodokslara, gerek Cenevizlilere tanıdığı bu serbestlik, Avrupalıların husûmetini azalttı. Bâzı Avrupalı târihçiler, Türklerin Avrupa’da süratli bir şekilde ilerlemesini, Avrupa’nın kolay fethini bu davranışa bağlarlar ve Osmanlı İmparatorluğu, bu hâdise ile cihânşümûl hâle geldi şeklinde yazarlar. 21 yaşında İstanbul’u fetheden Fâtih, Katolik Avrupa’ya cephe aldı ve Ortodoks Hristiyanlığın Katoliklerle birleşmesini önledi. Esâsen imparator ve devlet adamları, İstanbul’u kurtarmak için papalığın asırlardan beri istediği fedâkârlığı yapıyor, papalık da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi karşılığında askerî yardımda bulunuyordu. Fakat bütün çalışma ve gayretlere rağmen İstanbul’u korumak için Avrupa’dan az bir gönüllüden başka bir şey gelmedi. İstanbul’daki papazlar ve halk da dinlerini korumak için İstanbul’da Lâtin şapkası yerine Türk sarığını görmeyi tercih ettiklerini belirttiler.İstanbul’un fethi ile Osmanlı Cihan Devletinin temelleri atılmış oluyordu.
Mescid-i-Aksa, Mehmet Akif İnan
Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnını koydum
Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu
Gözlerim yollarda bekler dururum
Nerde kardeşlerim diyordu bir ses
İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin
Unuttu mu bunu acaba herkes
Burak dolanırdı yörelerimde
Mi’raca yol veren hız üssü idim
Bellidir kutsallığım şehir ismimden
Her yana nur saçan bir kürsü idim
Hani o günler ki binlerce mü’min
Tek yürek halinde bana koşardı
Hemşehrim nebi’ler yüzü hürmetine
Cevaba erişen dualar vardı
Şimdi kimsecikler varmaz yanıma
Mü’minde yoksunum tek ve tenhayım
Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı
Çöllerde kayıp bir yetim vâhayım
Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Götür müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Kucaklasın beni İslâm diyordu
Mehmet Akif İnan
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnını koydum
Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu
Gözlerim yollarda bekler dururum
Nerde kardeşlerim diyordu bir ses
İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin
Unuttu mu bunu acaba herkes
Burak dolanırdı yörelerimde
Mi’raca yol veren hız üssü idim
Bellidir kutsallığım şehir ismimden
Her yana nur saçan bir kürsü idim
Hani o günler ki binlerce mü’min
Tek yürek halinde bana koşardı
Hemşehrim nebi’ler yüzü hürmetine
Cevaba erişen dualar vardı
Şimdi kimsecikler varmaz yanıma
Mü’minde yoksunum tek ve tenhayım
Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı
Çöllerde kayıp bir yetim vâhayım
Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Götür müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Kucaklasın beni İslâm diyordu
Mehmet Akif İnan
Anılar Defterinde Gül Yaprağı
Gibi Unutuldum Kurudum
Başıma Düştü Sevda Ağı
Bir Başıma Tenhalarda Kahroldum.
Sen Kim bilir Rüzgarlı Eteklerinle Kim bilir
Hangi İklimdesin
Ben Sensiz Bu Sessizlikle
Deliler Gibiyim
Sensiz Bu Sessizlikle.
Ayrılıkla Başım Belada
Gözlerini Çevir Gözlerime
Yoksa Ben
Sensiz Bu Sessizlikle
Deli Gibiyim
Sensiz Bu Sensizlikle.
Cahit Zarifoğlu
Terci-i Bend, Mehmet Akif İnan
Mehmet Akif İnan, 12 Temmuz 1940’ta Şanlıurfa’da doğmuştur. Türk şairi, yazarı, araştırmacısı ve öğretmendir. Türk edebiyatında “Yedi Güzel Adam” olarak bilinen edebî topluluğun önemli isimlerinden biri olmuştur. İlkokulu 1952 yılında bitirmiştir. Urfa Lisesi’nden Maraş Lisesi’ne sürgün edilmiş ve 1959 yılında buradan mezun olmuştur. Aynı dönemde Derya gazetesini çıkarmış ve Urfalı şairler üzerine ilk konferansını vermiştir. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydolmuş, ancak bir süre sonra eğitimine ara vermiştir. 1960 yılında Necip Fazıl Kısakürek ile tanışması, onun düşünce dünyasında önemli bir dönüm noktası olmuştur. 1972 yılında üniversiteden mezun olmuştur.
1960’lı yıllarda Hilal Yayınevi ve Türk Ocağı’nda çeşitli görevlerde bulunmuştur. 1969 yılında Nuri Pakdil ile birlikte Edebiyat Dergisi’ni kurmuştur. Aynı dönemde sendikalarda uzman olarak çalışmıştır. İlk kitabı “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine” 1972’de, ilk şiir kitabı “Hicret” ise 1974’te yayımlanmıştır. Daha sonra Mavera Dergisi’nin kurucuları arasında yer almıştır. Eğitimci kimliğiyle de tanınmıştır. 1977-1980 yılları arasında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yapmıştır. Daha sonra Ankara Fen Lisesi’nde görevine devam etmiştir. 1985 yılında “Din ve Uygarlık”, 1991 yılında ise “Tenha Sözler” adlı kitaplarını yayımlamıştır. Sendikacılık alanında da aktif olmuştur. 1993 yılında Eğitim-Bir-Sen’i kurarak genel başkanlığını üstlenmiştir. Ayrıca Memur-Sen Konfederasyonu başkanlığını da yürütmüştür. 1998 yılında Kanal 7’de kültür ve sanat programları hazırlayıp sunmuştur. Mehmet Akif İnan, 6 Ocak 2000 tarihinde Şanlıurfa’da vefat etmiştir.
Rahman Şiiri, Nuri Pakdil
Nuri Pakdil, 1934 yılında Kahramanmaraş’ta doğmuş, şair, deneme ve oyun yazarıdır. Türk edebiyatında “Yedi Güzel Adam” olarak bilinen edebî topluluğun önemli isimlerinden biridir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. İlk şiir ve yazılarını Kahramanmaraş’ta Demokrasiye Hizmet gazetesinde yayımlamış, lise yıllarında Hamle adlı bir dergi çıkarmıştır. 1964’te İstanbul’da bir dergide sanat sayfası editörlüğü yapmıştır. 1969 yılında Edebiyat Dergisi’ni, 1972’de ise Edebiyat Dergisi Yayınları’nı kurmuştur. Yayımladığı ilk kitap Batı Notları olmuştur. 1972-1984 yılları arasında yayınevinden 45 kitap çıkmış, bunların 18’i kendi eseridir. 1984’te dergiye ara verilmiş, 1997’de yeniden yayıncılığa başlamıştır. Nuri Pakdil, yazmayı bir “mücadele” olarak görmüş; putçuluğa, yabancılaşmaya ve sömürü düzenine karşı durduğunu yazılarında belirtmiştir. Kendini “muhafazakâr değil, devrimci” olarak tanımlamış, sağ-sol ayrımına karşı çıkarak daima İslami bir duruş sergilemiştir. Kudüs Şairi olarak da bilinmektedir.
Edebiyata ve düşünceye katkılarından dolayı 2013’te Kültür ve Turizm
Bakanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü, 2014’te Necip Fazıl Saygı
Ödülü’nü, 2019’da ise Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü’nü
almıştır.
Nuri Pakdil, 18 Ekim 2019’da üst solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle vefat etmiş; Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Taceddin Dergâhı bahçesine defnedilmiştir.
Yedi Güzel Adam kimdir?
Türk edebiyatında önemli yeri olan Cahit Zarifoğlu'nun şiirinden esinlenerek ortaya çıkan şairler topluluğu; "Yedi Güzel Adam" olarak isimlendirilmiştir. Yedi Güzel Adam Cahit Zarifoğlu’nun soyutlamasıyla yazılmış bir büyük şiirdir. Bu şiirin merkezinde Cahit Zarifoğlu vardır.
YEDİ GÜZEL ADAM
Bu insanlar dev midir
Yatak görmemiş gövde midir
bir yara açar boyunlarında
Kolkola durup bağırdıklarında
Yar kurbanın olam
Dağlar önüme durmuş
Ki dağlanam
Çekip pırıl pırıl mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden
Durdular ite çakala karşı yarin kapısında
Yedi adam biri
bir gün
bir kan gördü
gereğini belledi
yari asla koynuna
Ayırmaz kanı yanından
Cahit Zarifoğlu'nun 'Bu insanlar dev midir / yatak görmemiş gövde midir' mısralarıyla başlayan ünlü şiiri, nice edebiyatçının yetiştiği Maraş'ın Taş Mektep'inde vücut bulan bir dostluğu ve başlayan yol arkadaşlığını anlatıyordu. Edebiyatımıza damga vuran Yedi Güzel Adam'ın kim olduğunu açık açık yazmamıştır. Cahit Zarifoğlu'nun kendisinden başka Mehmet Akif İnan, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören neredeyse herkesin üstünde anlaşmaya vardığı isimlerdir. Diğer iki ismi üzerinde ihtilaflar vardır. Kimi Hasan Seyithanoğlu ve Ersin Nazif Gürdoğan olarak sayar kimi Nuri Pakdil ve Ali Kutlay'ı ekler, kimileri de Sezai Karakoç'un ismini telaffuz eder. Bu yazımızda kısaca hayat hikayelerini ve eserlerini anlattığımız Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif İnan, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Alaaddin Özdenören, Ali Kutlay ve Sezai Karakoç gibi büyük şair ve düşünce isimlerini "Yedi Güzel Adam" topluluğu altında sekiz büyük isim olarak zikredeceğiz.
Abdurrahman Cahit Zarifoğlu (1940-1987) 1940’da Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Alman
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Öğrencilik yıllarında sırasıyla
ilkokullarda öğretmen vekilliği, çeşitli gazete ve haftalık dergilerde musahhih
ve teknik sekreterlik, bazı özel şirketlerde tercümanlık, muhasebe yardımcılığı
yaptı. Goethe Enstitüsü’nün dil kurslarına katılmak üzere iki defa Almanya’ya
gitti. Bu sırada belli başlı Avrupa ülkelerini ve kültürlerini tanıdı. 1975’de
Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nda mütercim olarak çalışmaya başladı. Bir grup
arkadaşıyla “Mavera” dergisinin kuruluşunda ve yayınında görev aldı. Zarifoğlu,
kendisine özgü şiiriyle tanındı. Zarifoğlu’nda şairlik mizaç olarak belirir.
Şiiri dıştan çok içe dönük bir anlatıma yönelir. İç ürpertileriyle, hayretle
başlayan şiiri metafizik ürpertiyle bilgeliğe ulaşır. Hikâye, roman ve günlük
türünde yazdığı kitaplarında şair duyarlığı egemendir. Çocuklar için yazdığı
kitaplarda fantezi ile olağanüstü gerçekler dünyası ile hayaller dünyası iç
içelik gösterir. En çok bilinen şiiri Acz'dır. 47 yıllık kısa hayatından geriye
birçok şiir, hikaye, deneme, roman, günlük, tiyatro, çocuk şiirleri ve hikayeler
bıraktı. Cahit Zarifoğlu, Zarifoğlu, Abdurrahman Cem, Ahmet Sağlam, Vedat Can ve
Adem Yaşar müstearlarını yazılarında kullandı.7 Haziran 1987'de İstanbul'da vefat etmiştir.
Yayınlanmış eserleri: “İşaret
Çocukları” (Şiirler, 1967), “Yedi Güzel Adam” (Şiirler, 1973), “İns” (Hikâyeler,
1974), “Menziller” (Şiirler, 1977), “Yaşamak” (Günlükler, 1980), “Serçekuş”
(Uzun Hikâye, 1983), “Ağaçkakanlar” (Masal, 1983), “Katıraslan” (Masal, 1983),
“Yürek Dede ile Padişah” (Masal, 1984, Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı
Ödülü), “Savaş Ritimleri” (Roman, 1985), “Korku ve Yakarış” (Şiirler, 1986),
“Bir Değirmendir Bu Dünya” (Denemeler, 1987), “Motorlu Kuş” (Masal, 1987),
“Sütçü İmam” (Tiyatro, 1987), “Gülücük” (Şiir, 1989), “Ağaç Okul” (Şiir, 1990).
Mehmet Akif İnan (1940-2000) 12 Temmuz 1940 Şanlıurfa'da doğdu. Türk şair,
yazar, araştırmacı, öğretmen.1952 yılında İlkokulu bitirdi. 1958'de Urfa
Lisesi'nden Maraş Lisesi'ne sürgün gönderildi. Aynı yıl bir grup arkadaşıyla
Derya Gazetesi'ni çıkardı. Bir yıl sonra Maraş Lisesi'nden mezun oldu ve ilk
Konferansını Urfalı Şairler üzerine verdi. Aynı yıl içinde Dil ve Tarih Coğrafya
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldu. İki sene sonra bıraktı. 1960
yılında Kahramanmaraş'ta Necip Fazıl Kısakürek ile tanıştı. 1962 yılında tekrar
üniversiteye döndü ve 1972'de mezun oldu. Bu süre içinde 1962-1964 yılları
arasında Hilal Müessese Müdürlüğü'nü yaptı. 23 Temmuz 1965 günü
evlendi.1964-1969 yılları arasında Türk Ocağı'nda faaliyet gösterdi. 1969'de
Nuri Pakdil ile birlikle Edebiyat Dergisi'ni kurdu. 1969-1972 arasında Türk
Taşıt İşverenleri Sendikası'nda uzmanlık görevinde bulundu.İlk kitabı "Edebiyat
ve Medeniyet Üzerine" yi 1972 yılında çıkardı. İlk şiir kitabını ise 1974
yılında Hicret adıyla çıkardı. Daha sonra 1976-1990 yılları arasında Mavera
Dergisi'nde kurucu olarak yer aldı.1977-1980 yıllarında Gazi Eğitim
Enstitüsü'nde Türkçe Edebiyat öğretmenliği yaptı. Bu dönemde eğitim Enstitüleri
için Oktay Çağlar ile beraber "Yeni Türk Edebiyatını hazırladı. Daha sonra
Ankara Fen Lisesi öğretmenliğine atandı. Vefatına kadar bu lisede öğretmenlik
yaptı. 1985 yılında "Din ve Uygarlık" adlı denemeler kitabını çıkardı. 1991'de
"Tenha Sözler"i yayınladı. 1993-2000 yıllarında Eğitim-Bir'i kurdu ve
başkanlığını üstlendi. Aynı zamanda Memur-Sen Konfederasyonu başkanlığını
yürüttü. 6 Ocak 2000 Şanlıurfa'da vefat etti.
Eserleri: Hicret (1972),
Tenha Sözler (1993)
Deneme-İnceleme:
Edebiyat ve Medeniyet Üzerine,
Din ve Uygarlık,
Yeni Türk Edebiyatı
Adil Erdem Bayazıt (1939-2008)1939’da Maraş’ta doğdu. İlkokul ve Lise öğrenimini
burada tamamladı. Yüksek öğrenimine 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesinde başladı. Geçim zorluğu yüzünden 1961’de öğrenimini devam
mecburiyeti olmayan Ankara Hukuk Fakültesine naklederek askere gitti. Askerlik
dönüşü fakülte değiştirerek yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili
ve Edebıyatı Bölümünde tamamladı. Edebiyat öğretmenliği, kütüphane müdürlüğü
yaptı. İstanbul Türk Musikîsi Devlet Konservatuarı’nın kuruluşu sırasında genel
sekreter olarak çalıştı. Daha sonra, Sanayi Bakanlığı İnsan Gücü Eğitim Dairesi
Başkan Yardımcısı iken bu görevinden istifa suretiyle ayrılarak Akabe
Yayınları’nın ve Mavera dergisinin yönetimini üstlendi. 1987 Milletvekili
seçimlerinde Anavatan Partisi’nden Kahramanmaraş’tan milletvekili seçildi.
TBMM’nin 18. Dönem çalışmaları süresince Milli Eğitim ve Çevre Komisyonlarında
görev aldı. İslâmî ton bir “leit-motiv” halinde bütün şiirlerine yayılmıştır. Edebiyatta leitmotiv, özellikle roman sanatında sıkça kullanılan bir anlatım tekniği unsurudur. Özellikle romanın değişik bölümlerinde, çeşitli nedenlerle -vesilelerle- tekrarlanan ifade kalıbı leitmotiv olarak isimlendirilir. İlk şiir kitabı ''Sebeb Ey'' 1972 yılında Edebiyat Yayınları arasında yayımlandı. Son şiirleri ''Risaleler'' adı altında 1987'de Akabe Yayınlarından çıktı. Şiirleri ve yazıları Açı, Hamle, Çıkış, Yeni İstiklal, Büyük Doğu, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece dergilerinde yayımlanmıştır. Vermiş olduğu eserleri ile TBMM Başkanlık Divanı'nca “Üstün Onur Ödülü” verilmiştir.5 Temmüz 2008 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir.
Şiirleri Açı (K. Maraş), Çıkış (Ankara), Yeni İstiklâl, Büyük Doğu, Diriliş,
Erdem Bayazıt'in yazıları, Edebiyat, Mavera ve Yedi İklim dergilerinde yayınlanmıştır. Erdem Bayazıt, 5
Temmuz 2008 tarihinde İstanbul´da vefat etti. Şiir ve yazıları Açı, Hamle,
Çıkış, Yeni İstiklal, Büyük Doğu, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece
dergilerinde yayınlandı. En bilinen şiiri "Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin
İnsanlarına Dair."
Ali Kutlay (1940-2008) Ali Kutlay,1940 yılında Kahramanmaraş'ta doğmuştur. Öykü yazmaya 16 yaşında başladı ve 18 yaşında “Hayır, ben o sağlamlıkta cümle kurmayı başaracağıma aklım kesmedikçe elime bir daha öykü yazmak için kalem almayacağım.” diyerek öykü yazmayı bıraktı. O yaşta yazdığı öyküler bile kaliteliydi. Hukuk okumuştur. Hakkında daha fazla bilgi yoktur. Rasim Özdenören'i hikaye ve öykü yazmaya teşvik etmiştir. Rasim Özdenören, Ali Kutlay için şunları demiştir."Ali Kutlay, benim öykü yazmama vesile olan arkadaşımdı. Cahit Zarifoğlu, onun kardeşi Sait Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, bizden bir sınıf aşağıda Alaeddin Özdenören, onun sınıf arkadaşı ve Ali'nin kardeşi Ahmet Kutlay ve eli kalem tutan daha başka arkadaşlar o dönemde Allah'ın bir lütfu olarak bir arada bulunuyorduk. Ali'nin bir öykü yazdığını bana Erdem haber vermişti. Ben de ondan öyküsünü müsaade ederse okumak istediğimi söylemiştim. O da bana: "Sen de bir öykü yazmaya söz verirsen, öykümü okuturum" şartını öne sürerek öyküsünü okumak üzere bana vermişti. Söz verdiğim için ertesi gün ona bir öykü yazıp verdim, ancak verirken ben de aynı şartı ileri sürdüm: Ali yeni bir öykü yazmaya söz verirse kendi öykümü ona okutacaktım. Böylece Ali ile aramızda, aylarca devam eden bir öykü yazma teatisi başladı.Sağlam cümle kurardı. Öykü yazmaya 16 yaşında başladı 18'inde bıraktı. O yaşta yazdığı öyküler bile kaliteliydi. Sanıyorum hep kusursuz olmanın ardına düşmüştü. Bu yüzden zor beğenirdi. Örneğin benim yazdığım öykülerde kusurlar bulurdu. Bense onun yazdığını beğenirdim. Halen de aynı beğenimi muhafaza ediyorum. Onunsa, öykü yazmayı bıraktıktan sonra benim yazdıklarıma ilgi duymadığını biliyorum." (https://www.yenisafak.com/yazarlar/rasim-ozdenoren/muessif-bir-yitim-ali-kutlay-oldu-13730) 7 Kasım 2008'de İstanbul'da vefat etmiştir.
Rasim Özdenören (1940) 1940 yılında Maraş'ta doğmuş;Türk ,öykü ve deneme yazarıdır.İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü. Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak, Kültür Bakanlığında önce Bakanlık Müşaviri sonra müfettişlik görevlerinde bulunmuştur.1978'de memurluktan istifa etmiş fakat sonra tekrar memuriyete dönmüştür. "Çok Sesli Bir Ölüm" ve "Çözülme adlı hikâyeleri TV filmi yapılmış, bunlardan ilki, Uluslararası Prag TV Filmleri Yarışmasında jüri özel ödülünü almıştır. Rasim Özdenören’in, Türk edebiyatında adını duyurmaya başladığı yıllarda varoluşçu yazarların etkisi daha fazla hissedilmiş,köy romancılığı yavaş yavaş etkisini yitirmiştir. Özdenören'in çocukluğu Anadolu’nun bir çok ilinde yaşayarak geçtiği için kendisine “ayrıntı avcısı” dedirtecekkadar güçlü bir tasvir yeteneğiyle,köy hikayelerini yazmayı sürdürmüştür..Hikâyelerinin kahramanları, çevremizde rahatlıkla görebileceğimiz, dokunabileceğimiz kişilerdir.Rasim Özdenören, gerek denemelerinde gerekse öykülerinde, meselenin anlatmak olduğunu ilk öykülerinden başlayarak kavramış bir yazardır. O, İslami kimliğiyle tanınan bir öykücüdür fakat öykülerinde hiç bir zaman, dönemindeki bir çok yazarda görüldüğü gibi, inandığı şeyleri okuyucusuna dayatmamış, vermek istediği mesajı öyküyü örselemeden, akışı ve yapıyı bozmadan anlatmayı bilmiştir. Anlatırken de ustaca, yer yer şiirsel bir dille yazmıştır.Özdenören, kendisi hakkında çok sayıda tez, özel sayı ve kitap hazırlanmış seçkin bir öykü ve deneme yazarıdır. Öykü yazmaya 1957'de Varlık dergisinde yayımlanan Akarsu adlı öyküsüyle başlamıştır. Hastalar ve Işıklar adlı ilk öykü kitabı 1967'de yayımlandı. Öykü, roman ve deneme kitapları olan usta yazarın 30'un üzerinde kitabı bulunmaktadır. Rasim Özdenören
Eserleri:
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler
Kafa Karıştıran Kelimeler
Müslümanca Yaşamak
Yaşadığımız Günler
Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı
Çarpılmışlar, Çözülme
Çok Sesli Bir Ölüm
Gül Yetiştiren Adam
Hastalar ve Işıklar
Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti
Ruhun Malzemeleri
Ben ve Hayat ve Ölüm
Yeniden İnanmak
Denize Açılan Kapı
Red Yazıları
Acemi Yolcu
İpin Ucu
Çapraz İlişkiler
Kent İlişkileri
Kuyu
Edebiyat ve Hayat
Yüzler
Köpekçe Düşünceler
Düşünsel Duruş
Toz
Aşkın Diyalektiği
Eşikte Duran İnsan
Yazı, İmge ve Gerçeklik
Ansızın Yola Çıkmak
Hışırtı
İki Dünya
İmkânsız Öyküler
Siyasal İstiareler
Açık Mektuplar
Alaeddin Özdenören (1940-2003) Rasim Özdenören'in ikiz kardeşi olarak 1940 yılında Maraş'ta doğmuştur. Öğrenimine Kahramanmaraş'ta başlayan Özdenören, babasının memuriyeti nedeniyle öğrenimini Malatya, Tunceli ve İstanbul gibi ayrı şehirlerde tamamlamıştır. 1966 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdikten sonra çeşitli şehirlerde öğretmen olarak görev yaptıktan sonra atandığı Kültür Bakanlığı Müşavirliğinden 1991 yılında emekli olmuş ve 1997 yılında Balıkesir'e yerleşmiştir.Hamle dergisi ile mahalli gazeteler için hazırladıkları edebiyat sayfalarında edebiyata başlayan Alâeddin Özdenören'in edebiyat hayatı, Necip Fazıl’la Büyük Doğu’da, Sezai Karakoç’la Diriliş’te, Nuri Pakdil’le Edebiyat’ta, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Akif İnan’la, kendisinin de kurucuları arasında yer aldığı Mavera’da devam etmiş, son yazılarını ise Yedi İklim ve Hece için yazmıştır. Şair, kimi zaman kendi adıyla, kimi zaman da Bilal Davut müstearıyla Yeni Devir, Milli Gazete, Zaman, Tutanak ve Sağduyu gazetelerinde de fikrî ve kültürel yazılar kaleme almıştır. 26 Haziran 2003'te Balıkesir'de vefat etmiştir. Şairin cenazesi Balıkesir Başçeşme Mezarlığı'na defnedilmiştir.
Eserleri: Güneş Donanması (1974)(Şiir) İnsan ve İslâm (1982)(Deneme) Batılılaşma Üzerine (1983)(Deneme) Devlet ve İnsan (1986)(Deneme) Yakın Çağ Batı Dünyası ve Türkiye'ye Yansımaları (1986)(Deneme) Yalnızlık Gide Gide (1996)(Şiir) Şiirin Geçitleri (1996)(İnceleme) Şiirler, 1975-1999 (1999)(Şiir) Unutulmuşluklar (1999)(Hatıra) Bütün Şiirler (2002) (Şiir) Açılı/yorum (2004)(Deneme)
Nuri Pakdil (1934-2019) 1934 Maraş doğumludur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. İlk çalışmalarını, şiir ve deneme türlerinde Maraş'ta, Demokrasiye Hizmet gazetesinde yayımladı. Lisedeyken Hamle adında bir dergi çıkardı (1954/55). İstanbul'da bir haftalık dergide sanat sayfaları düzenledi (1964). Edebiyat dergisini (Şubat 1969) ve Edebiyat Dergisi Yayınları'nı (1972) kurdu. Nuri Pakdil'in ve Edebiyat Dergisi Yayınları'nın ilk kitabı Batı Notları'dır. Edebiyat Dergisi, kimi aralıklarla uzun yıllar sürdürdüğü yayınına, Aralık 1984'te ara verdi. Edebiyat Dergisi Yayınları, 1972-1984 yılları arasında, 18'i Nuri Pakdil imzasını taşıyan, 45 kitap yayımladı. Nuri Pakdil, 28 Şubat 1997 tarihinde Edebiyat Dergisi Yayınları'ndan yeniden kitap yayımlamaya başladı. Oyun, çeviri, deneme, gezi-izlenim ve şiir kitapları bulunmaktadır. Nuri Pakdil Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Kasım 2014'te Necip Fazıl Saygı Ödülü'nün ilkini aldı. Nuri Pakdil, hiç evlenmemiştir.18 Ekim 2019 tarihinde Ankara'da vefat etmiştir.
Nuri Pakdil’in Eserleri
Şiir:
Anneler ve Kudüsler
Sükût Sûretinde, Şubat 1997
Ahid Kulesi, Haziran 1997
Osmanlı Simitçiler Kasîdesi, Temmuz 1999.
Deneme:
Biat II, Ocak 1977
Bağlanma, Şubat 1979
Bir Yazarın Notları II, Aralık 1980
Biat III, Nisan 1981
Bir Yazarın Notları III, Mayıs 1981
Kasırganın Çatırtıları / Guillevic, Şiir/Çeviri, Mayıs 1981
Bir Yazarın Notları IV, Eylül 1982
Edebiyat Kulesi, Şubat 1984
Derviş Hüneri, Mart 1997
Arap Saati, Mayıs 1997
Klas Duruş, Ekim 1997
Kalem Kalesi, Ekim 1998
Bir Yazarın Notları I, Mart 1999
Otel Gören Defterler 1: Çarpışan Sesler, Aralık 1999
Otel Gören Defterler 2: Yazının Epik Resmi Çekildiği Sırada, Mayıs 2000
Otel Gören Defterler 3: Büyük Sorgu, Kasım 2001
Otel Gören Defterler 4: Simsiyah, Nisan 2002
Otel Gören Defterler 5: Ateş Hattında Harf Müfrezeleri, Ocak 2003
Otel Gören Defterler 6: Yazmak Bir Mûcize, Haziran 2005.
Tiyatro:
Put Yapımevleri, Nisan 1980
Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş, Haziran 1982
Umut, Haziran 1997
Korku, Ağustos 1997
Gezi:
Batı Notları, Mart 1997.
Çeviri:
Harikalar Tablosu / Prevert, Oyun/Çeviri, Temmuz 1974
Ay Operası / Prevert, Şiir/Çeviri, Nisan 1975
Arap Şiiri (Güldeste) I, Şiir/Çeviri, Haziran 1998
Arap Şiiri (Güldeste) II, Şiir/Çeviri, Haziran 1998.
Sezai Karakoç (1933-2021) 22 Ocak 1933 yılında Diyarbakır'ın ergani ilçesinde
doğmuştur. Şair, yazar, düşünür, siyasetçi.Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle
ilçelerinde geçen ve 1938 yılında Ergani’de 3 ay ilkokul öncesi ihtiyat sınıfına
devam eden Sezai Karakoç, ilkokulu 1944'de Ergani’de bitirdi. Daha sonra Maraş
Orta Okuluna parasız yatılı olarak kayıt oldu. 1947'de burayı bitirerek
Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başladı. Gaziantep Lisesi'nden
1950’de mezun oldu.Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı
yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle
tamamladı.İstanbul'da Diriliş Yayınları ve Diriliş Dergisi'ni kurdu. 1990
yılında “Güller Açan Gül Ağacı” Amblemiyle Diriliş Partisi'ni kurdu.Karakoç'un
şiirimizde son derece özgün bir yeri vardır.Onun şiiri metafizik bir
şiirdir.Türk şiiri geleneksel yapısı itibariyle aslında metafizik bir
şiirdir.Karakoç geleneksel şiire de yaklaşır, ancak dili farklıdır.O,modern
şiirin diliyle şiirlerini yazmıştır. Sezai Karakoç, şairin genel çizgilerini,
pergünt üçgeni dediği üç ilkeyle anlatır. Peer Gynt, Norveçli yazar Henrik İbsen (1828-1906)'in en ünlü oyunlarından biridir. Karakoç, Pergünt'ün, hayatında bu ilkeleri yaşadığını belirtir ve bu ilkeleri şiire tatbik eder: 1)Şair, Kendisi Olmalı: "Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır." 2) Şair, Kendine Yetmeli: "Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına
gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir ikindide bulabilmeli." 3) Şair, Kendinden Memnun Olmalı: "Eser´in şairini sevinçle titretmesi demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeğe kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. "Beni andırıyor, ah, beni o" demeli." Memnunluk ilkesinin temeli, sevinçtir. Yaşama sevinci değil “yaşatma sevinci”dir. Edebi ve düşünce hayatını diriliş nesli olarak tanımladığı gençliğin yetişmesine adayan Sezai Karakoç'un şiirleri Büyük Doğu, Hisar (1951-54), Mülkiye (1952-53), İstanbul (1953-57) Şiir Sanatı (1955), Hamle (1955), Pazar Postası (1957-58), Türk Yurdu (1959), Hür Söz (1961), Soyut (1965), Hilâl (1965) ve Diriliş (1960-92) dergilerinde yayımlanmıştır. Usta kalemin "Mona Roza” şiiri 1950'li yılların başlarında büyük ilgi görürken, ikinci şiiri "Rüzgâr" Hisar (Şubat 1951) dergisinde çıkmıştır. Sezai Karakoç, 16 Kasım 2021 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir.
Sezai Karakoç'un Sözlerinden Bazıları:
"Seni öldürmeye gelen, sende hayat bulsun.
Anne ölünce çocuk bahçenin en yalnız köşesinde elinde bir siyah çubuk ağzında küçük bir leke.
Baharı yaz uğruna tükettik ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna derken ömrü tükettik bir hiç uğruna.
İnancın yarısı utançtır. Her şeyi tam olsa da, utancını yitirmiş bir medeniyet, sağlıksızdır.
İnsan, kendini hakikate adadığı, ruhunu ona açtığı ölçüde insandır.
Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey. Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey.
Göz seni görmeli ağız seni söylemeli, bütün deniz kıyılarında seni beklemeli.
Senden ümidi kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır.
Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır.
Yol uzun, uzak. Kalbimizden başka pusula da yok gövdemizin cebinde.
Bütün şiirlerde söylediğim sensin... Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin."











