Modern Spiritüalizm ve Tevhid Hassasiyeti

Kişisel gelişim ve manevi yönelim arayışlarının yaygınlaşmasıyla birlikte mutlak Yaratıcı olan Allah'a ﷻ ait bazı kavramlar insan nefsine veya başka bir mahluka (evrene) hamledilmeye başlanmıştır. İnsan iradesine büyük bir güç ithaf eden, insanın kendine güveni ve azmi ile başaramayacağı hiçbir şey kalmayacağı gibi söylemler; ilk bakışta insanın niyetine, düşüncelerine ve davranışlarına dikkat etmesini öğütlemiş gibi görünüyor olsa da İslam’ın tevhid, dua, tevekkül, kader ve irade gibi  anlayışlarıyla inanç zemininde çok büyük farklılıklar taşımaktadır. Özellikle Allah’a ait olan kudret, irade, gayb bilgisi ve ilahi tasarruf gibi niteliklerin "evren", "enerji", "bilinç" veya insanın kendi spiritüel gücüyle ilişkilendirilmesi, Müslümanın tevhid inancı açısından üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir problem hâline gelmektedir. Bu nedenle modern spiritüel söylemlerin İslam açısından değerlendirilmesinde yalnızca kullanılan kelimelere değil, bu ifadelerin arkasındaki varlık tasavvuruna da ayrıca bakmak gerekir.

Günümüzde “Evren sana cevap verir”, “Evrene ne gönderirsen onu alırsın”, “Hayatına hangi enerjiyi gönderirsen o enerji sana döner”, “Düşüncelerin geleceğini belirler”, “Zihninde neyi canlandırırsan onu kendine çekersin”, “Neye inanırsan onu yaşarsın”, “Bir şeyin olmasını istiyorsan manifest et”, “Manifest ettiğin şey, doğru enerjiye girdiğinde hayatında görünür hâle gelir”, “Evren senin frekansına göre karşılık verir”, “Yüksek titreşimde kalırsan güzel şeyleri hayatına çekersin”, “Niyetini evrene mesajla gönder”, “Evren senin isteğini bir şekilde sana ulaştırır”, “Hayatını değiştirmek için önce enerjini değiştir”, “Hangi frekansta yaşıyorsan o olayları hayatına çekersin”, “Olmasını istediğin şeye odaklanırsan onu kendine çekersin”, “Kendini bereket frekansına ayarlarsan bolluk hayatına gelir”, “Hayatındaki her şey, yaydığın enerjinin bir yansımasıdır”, “Evrenle aynı frekansa geldiğinde dileklerin gerçekleşir”, “İstediğin hayatı önce zihninde tasarla, sonra evren onu gerçekleştirsin”, “İstediğin şeyi 7 kere tekrar et”, “Evren, hazır olduğunda sana ihtiyacın olanı gönderir”, olmasını istediğimiz işler için 777 yazmak gibi şirk kokan hareketler; günümüzde özellikle gençler arasında sıklıkla kullanılmaktadır. Ehl-i sünnet inancı açısından bu sözlere bakıldığında, bu tür ifadelerin ciddi itikadî problemler taşıdığı görülür. Çünkü İslam’da işiten, bilen, dileyen, takdir eden ve kulun duasına karşılık veren mutlak varlık sadece Allah'tır. Burada sözlerde insanın isteklerinin yaratıcısı olarak kulun kendisi veya başka bir mahluk olan “evren” fikrinin sunulmuş olması, itikadi açıdan kabul edilemez. Kainat (Evren) Allah’ın ﷻ yarattığı bir varlıktır; kendisinde bağımsız bir irade, kudret veya tasarruf yetkisi yoktur. Kul, nimetlerin de sıkıntıların da nihai sahibinin Allah olduğunu bilir ve sebeplere başvururken kalbini sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah’a bağlar. Ehl-i sünnet anlayışında insanın niyeti, duası ve çabası elbette önemlidir; fakat bunlar Allah’ın iradesinden bağımsız bir güç değildir. İnsan herhangi bir şeyi ister, o şeyin olması için çalışır, Allah'a ﷻ dua eder ve sonunda sebeplere sarılır; neticeyi meydana getiren ise Allah’tır. Bu nedenle "Evren benim düşüncelerimi ve mesajımı algılar ve bana karşılık verir" şeklindeki bir anlayış, farkında olunmadan Allah’a ait bazı fiil ve sıfatların yaratılmış bir varlığa nispet edilmesine yol açacağı için tehlikeli bir söylemdir. Böyle bir dil, insanın hayatındaki sorumluluk, imtihan, kader, dua ve tevekkül kavramlarını itikadi açıdan yanlış bir zemine taşır.
0 yorum

Kabirlerde gösteriş ve israf

Herhangi bir vesileyle köye geldiğimde, sıla-ı rahim ve ziyaretlerden sonra kesinlikle köy mezarlığına uğrayıp oradaki akrabalarımı ve köyden ölenleri de ziyaret ederim. Bu seferki köy mezarlığı ziyaretimde, mezarlığın dolmaya başladığını, mezarlığın yeni yerlerle genişletildiğini gördüm. Geçen seneye göre bu sene köyde ölümlerin daha fazla olduğunu müşahede ettim. Sırası gelen ebedi istirâhat kapısına gelmişti. Mezar yükseklikleri ve kapladığı hacimlerle, şatafatlı kabir taşlarının önceki yıllara göre belirgin şekilde artmaya başlaması da ayrıca dikkatimi çekti. Buna rağmen o kadar mezar arasında mezarlıkta küçük bir ağaç altında belli belirsiz uzanmış bir şekilde duran, tahminen beş-on yıllık bir zamana ait küçük taşlarla çevrili bir yığın da ayrıca dikkatimi çekti. Araştırıp öğrendiğimde köye uzaklardan gelen tarım işçilerinden birinin vefat eden çocuğuna aitmiş. Vefat edince oraya defn etmişler, başına küçük bir ağaç dikip gitmişler. Ne geleni var ne gideni... Öylesine yalnız, öylesine unutulmuş bir mezar... Mezar demeye bile şahit ister, gömülüp gidilmiş, sınırları bile yok. Bir ona baktım bir de köy halkının şatafatlı mezar taşları yarışında oluşuna baktım. İçimde acayip duygularla mezarlıkta öylece kalakaldım. 
Neden sonra köyün mermer işleriyle meşgul ustamla hasbihalde bulunmak için bir vesileyle dükkanına uğradım. Ustam, o esnada süslü bir mezar taşı ile meşgul oluyordu. Arapça fontlarla bir yazı gelmiş, onu ince işçilikle mezar taşına işlemeye çalışıyordu. O esnada anlatmaya başladı. Mezar işinde mermercilerin çok güzel kazançlar elde etmeye başladığını ifade etti. İnsanların son zamanlarda çok şatafatlı mezarlar yaptırmaya başladığını söyledi. Sade mermer bir mezarın işçilik dahil 10-15 bin arasında yapılabilirken, gösterişli mezarların 350 bin-500 bin rakamlara kadar çıktığını söyledi. Evlerde bile kullanmaya kıyılamayacak kadar değerli mermer ve taşlardan mezarların yapıldığını anlattı. Sonra mezar taşları üzerine ayetler, çeşitli şiirler, özlü sözler, hikayeler yazıldığını anlattı. Mevtanın fotoğrafının sırmalı porselenlere işlenip, mezar taşın üzerine mükemmel bir işçilikle yapıştırıldığını anlattı. İşleme tezgahlarının modernleşmesiyle birlikte tam boy fotoğraflı mezar taşlarının granit mezar taşı üzerine yapılabildiğini anlattı. Son beş yılda bu tür mezar taşlarının köy halkında daha da arttığını söyledi. Halkın herkesten farklı olmak, orjinal olmak çabasıyla, türlü türlü mezar simgeleri, devasa kabirler, ihtişamlı mezar taşları yaptırmaya başladığını söyledi. O anlattıkça hayretler içinde dinledim. Öyle garibime gitti ki anlatamam. Eskiden beri bu tür gariplikler hep vardı ama son zamanlarda gösteriş ve şatafatın böylesine çok küçük kesimlerde bile artmaya başlaması acayip bir işti. Bin-iki bin nüfuslu küçücük yerleşim yerlerinde, insanların süslü mezar yaptırma yarışı, gerçekten tuhafıma gitti. İnsanların böyle gösterişli mezarlar yapması tabi ki mermercilerin işine geliyordu, onlar açısından ne kadar lüks o kadar fazla kazanç demekti. İnsanlar, ceplerine girecek paraya bakıyor artık. Nasıl kazanılırsa kazanılsın hiçbir önemi yok. Önemli olan elde edilen kazancın büyüklüğü. Böyle bir zaman dilimine denk gelmek ne acı bir şey. Böyle zamanlarda Allah, istikametimizi İslam yolunda daim kılsın.
0 yorum

Bir gezi rotası: Bandırma-Balıkesir-Akhisar

Bir gezi rotasını daha paylaşalım. Öncelikli hedefimiz Bandırma sahil şeridi. Sabahın erken saatleriyle birlikte Bandırma'ya ulaştık. Bandırma limanı yanındaki yürüyüş yollarında kısa bir gezintinin ardından park içerisindeki çardaklara oturarak, Marmara Denizi'ne karşı kahvaltımızı yaptık. Bandırma, çok kalabalık bir şehir değil ama yerleşimi yüzölçümüne göre sahil şeridine yığılmış durumda. Nüfus verilerine göre Bandırma'nın 2025 yılı nüfusu 169.476 kişi olarak belirlenmiştir. Bu verilere göre, orta büyüklükte bir şehir olan Bandırma, Balıkesir’in en önemli ilçelerinden biridir. 
Bandırma Sahili
Bandırma, Marmara Denizi kıyısında yer alan ve İstanbul’dan feribotla kolayca ulaşılabilen önemli bir turizm merkezidir. Sahil kenarı, plajları, yürüyüş alanları ve deniz ürünleriyle öne çıkan ilçe; Avşa, Marmara ve Paşalimanı adalarına düzenlenen tekne turlarıyla da ilgi görmektedir. Bandırma; turizm, tarım, sanayi, ticaret ve limancılık açısından hareketli bir merkez konumundadır. Yerleşim yerleri ağırlıklı olarak sahil hattı boyunca olup ilçe merkezi liman çevresinde yoğunlaşmıştır. Konut, ticaret ve sanayi alanları bir arada bulunurken, kıyı kesiminde yürüyüş yolları, parklar ve sosyal tesisler yer alır. 

0 yorum

İflas Mekanizması: Kumar ve Bahis

İslam’da kumar ve bahis işleri; açık ve net biçimde yasaklanmıştır. Kumar; birilerinin  kazanıp diğerlerinin kaybetmesi esasına dayalı olarak ustaca kurgulanmış, Şeytan işi pislik bir oyundur. Kumar; kin, nefret, düşmanlık ve intikam duygularını körükleyen zararlı bir alışkanlık olup kesinlikle haram kılınmıştır. Kumar, kişinin akıl ve ruh sağlığını bozan, aile huzurunu yok eden, kazanma hırsıyla bencil ve menfaatçi insanlar yetiştiren bir hastalıktır. Kur’an-ı Kerim'de, kumarın haram olduğu şöyle aktarılır: “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (Maide Suresi, 90-91) Kumarın yasaklanmasının temel gerekçeleri arasında haksız kazanç elde etme, emek olmadan başkasının malını alma, toplumsal huzursuzluk oluşturma, boşa zaman harcama ve insanı bağımlılığa sürükleme gibi çeşitli unsurlar yer alır. Bu yönüyle kumar, sadece bireysel bir eğlence ve oyun değil, aynı zamanda ferdi ve toplumsal zarar doğuran, yıkıma yol açan bir davranış biçimidir. 
İslam ahlakına göre meşru kazanç; iş gücü, emek, üretim ve adil ticaret yoluyla elde edilmelidir. Kumar ise belirsizlik, haksız kazanç, aşırı risk ve şansa dayalı menfaat içerdiği için bazı devletlerde yasal kabul edilse bile dinen haramdır, meşru kabul edilmez. Bu nedenle İslam hukukunda kumardan elde edilen gelir helal sayılmaz ve kumar, bahis, şans oyunları gibi faaliyetlere yaklaşmamak müminler için elzemdir. Kumardan uzak durulmasındaki amaç, bireyin hem maddi hem de manevi olarak korunması, ahlaki olarak saygın bir yapının oluşturulması, toplumda güven ve adaletin sürdürülmesidir. İsmi ve cismi ne olursa olsun, gerçek hayatta oynanan ya da sanal dünyada, dijital platformlarda, telefon uygulamalarında veya bunlara benzer çeşitli araçlarla oynanan her türlü bahis, kumar ve iddia gibi oyunlar, yasal olsun ya da olmasın kumardır ve bunların her çeşidi de haramdır. Zira her yasal olan, her hak olan meşru değildir, helal değildir. Dolayısıyla kazananların kaybedenlerden haksız kazanç elde ettiği oyunların tamamı kumardır, haramdır. At yarışları, futbol, basketbol gibi oyunlara dayalı bahisler, her türlü iddialar, slot makineleri, kağıt oyunları, bütün şans oyunları, yılbaşı, özel gün ve haftalar vesilesiyle çekilen piyangolar, kazı kazan, sayısal loto ve şans topu gibi adı ne olursa olsun buna benzer tüm oyunlar kumardır, haramdır. Dijital mecralarda oynanan tüm bahisler, okey, tavla platformlarında kazanılan paralar ve ödüller kumardır, şeytan işi pisliklerdir. 
0 yorum

Bir hasret kelimesi "Hiraeth"

Okuduğum bir yazıda daha önceden hiç duymadığım bir kelime karşıma çıktı. "Hiraeth..." İnsanlar, sadece bu kelimeyi başka bir şey yazmadan sosyal medya "profil ve durum" sözlerinde yazıyormuş. Aynen böyle; üç nokta ile birlikte yazılmış halde, tek başına... Sanki bir şeylerle daha meramını anlatmaya devam edecek gibi ama "söylemeye gerek yok" veya "dermanım da yok" der gibi kısa ve öz. Anlamını bilmiyordum, bunu bir insan profiline neden yazar diye merak ettim. Sözlüklerden araştırdım biraz. Sözlüklerde "Geri dönemeyeceğiniz bir yer için bir ev/yurt hasreti, geçmişinizin kayıp yerleri için nostalji ve keder, sıla özlemi,gurbet hatırası hiç var olmamış veya hiç olmayacak bir şeyin özlemini çekmek" gibi açıklamalar yazıyor. Hiraeth; Galce'de bir kelimeymiş. Kelime açıklamasında; “hir” uzun anlamında bir sıfat ve eski bir kök olan “aeth” gidiş/ayrılış kelimelerinden türemiş bir isim. "Uzun ayrılık" gibi bir kelime manası var. Esasında geçmişe duyulan derin özlem ve köklere ya da artık var olmayan bir yere duyulan büyük hasret manasına geliyormuş. Daha farklı yerel bir anlamı var mı bilmiyorum ama bu haliyle bile bayağı dokunaklı bir kelime. Hiraeth, genellikle İngilizce’de sığ bir kelime olan "nostalji"ye veya Portekizce’de "saudade"ye çok benzetilmiş. 18. ve 19. yüzyıllarda(Wales) Galler’den birçok insanın, geçim sıkıntısı, ağır çalışma şartları, kültürel baskılar ve savaşlar gibi nedenlerle yurtlarını terk etmek zorunda kaldığı rivayet edilir. 18. ve 19. yüzyıllarda Galler’in kırsal bölgelerinde nüfus hızla artmış, topraklar giderek daha küçük parçalara bölünmüş ve bu durum birçok ailenin geçimini sağlayamaz hâle gelmesine yol açmış. Özellikle sanayi döneminde artan işsizlik ve zor yaşam koşulları, Galler halkını daha umutlu bir gelecek arayışıyla ABD, Kanada, Avustralya,.. gibi uzak diyarlara yönlendirmiş. İngiltere krallığının artan siyasi baskıları, özgürlüğüne düşkün Galler halkını yormuş ve böylece farklı ülkelere göç etmişler. O zamanlarda yalnızca ekonomik sebepler değil, dil ve kimlik üzerindeki baskılar da bu göç kararlarında etkili olmuş; böylece insanlar hem daha iyi bir hayat hem de kültürlerini özgürce yaşatabilecekleri bir ortam aramışlar. İşte bu aarayışın sembolü olmuş "Hiraeth".
 
0 yorum

İmsak tartışmalarının matematiği

Ramazan ayı; sabrın, paylaşmanın ve maneviyatın en yoğun şekilde hissedildiği mübarek bir zaman dilimidir. Bu ayda insan hem bedenini hem de ruhunu terbiye eder; ibadetle, dua ve güzel niyetlerle kendini yeniler. Oruç, insana irade gücü kazandırırken aynı zamanda zamanı daha bilinçli kullanmayı öğretir. Bu nedenle Ramazan-ı Şerif bir yenilenme vakti olup, ömrün kalan günlerine enerji yüklü olarak başlamak için büyük bir fırsattır. Oruç, bu ayın en önemli hususiyetidir. "(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir." (Bakara Suresi, 185) ayeti kerimesi ile Allah, orucu müslümanlara emretmiştir. Orucun vakti ve mahiyeti de yine başka bir ayette "...Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın..." (Bakara Suresi, 187) şeklinde aktarılmıştır. Buradaki ayeti celilede müthiş bir teşbihle, "beyaz iplik-siyah iplik" biçiminde gece ile gündüz arasında vakit tayini yapılır. Bu ayetin nüzulundan sonra sahabelerden Adiy b. Hâtim'in (r.a) şöyle dediği rivayet edilir. “Bir siyah diğeri beyaz iki tane ip alıp, bunları yastığımın altına koydum. Sahurda bunlara bakıyor, birbirinden ayırdedilecek kadar tan yeri ağarınca yemeği içmeyi bırakıyordum. Sabah olunca, Resulullah (s.a.v)'a gidip yaptığım şeyi ona anlattım." Rasulullah (s.a.v) de şöyle buyurdu: "Senin yastığın ne kadar da büyükmüş! Ayette kastedilen, gündüzün beyazlığı ve gecenin siyahlığıdır. Bunları bir yastığın altına nasıl sığdırırsın'!" (Buhârî, Savm, 16) buyurmuştur.  Bu hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.v) bir yanlış anlamayı düzeltmiş ve oruç için vaktin nasıl olacağını yani imsak zamanını tayin etmiştir. Oruca başlama vakti olan imsak, aynı zamanda sabah namazının kılınma vaktinin de başlangıcını teşkil edeceğinden bu vaktin belirlenmesi, oldukça mühim bir meseledir. Doğal olarak böyle önemli bir vakit, müslümanlar arasında ihtilaflara neden olmuş ve bu vesileyle üzerinde çeşitli ilmi çalışmalar yapılmıştır. Vakit hassasiyeti sebebiyle müslüman ilim adamları matematik ve astronomide ciddi ilerlemeler katetmişlerdir. 
Konuyu matematiksel hesaplamalar ve örneklerle günümüz uygulamaları eşliğinde biraz izah etmeye çalışalım.
 
 

Steril ölümler dünyasındayız

Ölüm, Allah’ın takdir ettiği müddetin dolması ile ruhun canlı bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, yok olmak demek değildir. Fani olan dünya hayatından sonsuz olan ahiret hayatına bir geçiştir. Dünya, insan için bir imtihan yurdudur; ölüm ise bu imtihanın bitip hesap ve ebedî hayatın başladığı eşiği temsil eder. Mümin için ölüm, bir yok olup gitme vakası değil, Rabbine dönüş ve kavuşma vaktidir. "Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır." (Nisa Suresi, 78) ve “Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 185) buyrulduğu gibi hiçbir canlı ölümden kurtulamaz. Dünya hayatındaki günlerinin hesabını vereceği o günle, hepimiz eninde sonunda karşılaşacağız. Herkesin dünyadaki günleri, alıp vereceği nefesleri, yiyip içeçekleri rızıkları sayılıdır. "Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler." (Nahl Suresi, 61) ve "Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır." (Münafikun Suresi, 11) hükümleri gereğince, ölüm ertelenemez ve ne zaman geleceği kimse tarafından bilinemez. Resûlullah (s.a.v) “Zevkleri bıçak gibi kesen ölümü çokça hatırlayın!” (Tirmizî, Zühd 4, Nesâî, Cenâiz 3; İbni Mâce, Zühd 31) buyurarak, ölümden kaçışın olmadığını bizlere hatırlatmıştır. Ölümün yüzü soğuktur; insanı ürkütür, donuklaştırır. Bazen ölüm, insanı sessizlik içinde bırakırken bazen de hırçınlaştırıp isyana sevk eder. Çünkü ölüm, insanın dünyaya ne kadar tutunduğunu ve kalbini neyle doldurduğunu açığa çıkarır. Önemli olan ölüm gerçekliği karşısında takındığımız tavırdır. Sabır ve metanetle Allah'ın hükmüne boyun eğip, ölüm fikrine razı gelmek mümine yakışan davranıştır.
 
 
0 yorum

Her soru bir cevabı hak etmez

Mantık, düşüncenin kurallarını ortaya koyan; bir hükme varmak için geçerli sonuçları irdeleyen, o sonuca götüren akıl yürütmenin geçerli olup olmadığını denetleyen bir ölçüdür. Mantık, yalnızca verilen seçenekler arasında doğruyu görme faaliyeti değil, aynı zamanda sorunun kendisini de sorgulama cesaretidir. Biçimsel olarak kendisine cevap üretilebilen her soru, anlamlı ya da meşru değildir; kimi sorular yanlış önermeler, hatalı kategoriler veya hakikatte karşılığı olmayan kabuller üzerine kurulduğu için, onlara verilen en tutarlı cevaplar bile gerçekte büyük hata olur. İslam düşüncesinde soru sormak, hakikate yönelmediği ve insanı Allah’a yaklaştırmadığı sürece değer taşımaz; aksine, temelsiz ve yersiz sorular zihni meşgul ederek ilahi hikmeti perdeler. Bu nedenle, hem aklî hem de dinî bakımdan en isabetli tutum, her soruya cevap aramak değil, bazı soruların baştan geçersiz olduğunu fark edebilmektir. Muhakemenin bu yönünü dolaylı biçimde gösteren hikayelerden biri olan "baca hikayesi, internet ortamında sıklıkla karşımıza çıkar. Günümüzde sosyal medya ortamlarında, Albert Einstein’a atfedilerek yayılan bu hikaye, esasında tarihsel ve metinsel açıdan ona ait değildir. Kökeni itibarıyla Yahudi kaynaklarında bu hikayenin geçtiği söylense de orası da ayrı bir muammadır. Belki de popüler kültür etkisiyle bu tür hikayeler, çeşitli dini kaynaklarda yer alan öğretilerden yararlanılarak sonradan uydurulmuştur. Yahudi literatüründe bu tür anlatılar, tarihsel bir olayı aktarmaktan ziyade, yanlış varsayımlar üzerine kurulu akıl yürütmeleri açığa çıkarmayı amaçlayan (darb-ı meseller gibi) düşünce ve özdeyşler (İbranice: mashal) olarak değerlendirilir. Genellikle bu çarpıtma ve tahrif işini, özellikle Yahudiler ustalıkla yaparlar. Neyse biz konumuzu daha fazla dağıtmadan, yazılı ve görsel medya ortamlarında karşılaştığımız şu meşhur hikaye bağlamında izah edelim.
0 yorum

Modern Zihinsel Çöküşün Anatomisi

Günümüzde teknoloji ve internet araçları; özellikle sosyal medya, iletişim, bilgiye erişim ve eğlence amaçlı olarak yaygın biçimde kullanılmaktadır. Hal böyle olunca bu yoğun teknoloji kullanımı fiziksel, zihinsel sağlık ve insan psikolojisi üzerinde olumsuz etkilere yol açmaktadır. Yapılan araştırmalarda, yoğun teknoloji kullanımı ve sosyal medya bağımlılığının kaygı, stres ve depresyon riskini arttırdığı, uyku kalitesini düşürdüğü, odaklanma ve dikkat süresini kısalttığı belirlenmiştir. Sosyal medya platformlarında hızlı akan kısa video içeriklerinin yalnızca zaman kaybına yol açmakla kalmayıp, bireylerin bilişsel yeteneklerini de olumsuz etkilediği araştırmalarda ortaya konulmuştur. Bu içeriklerin sürekli ve hızlı tüketiminin, beynin ödül mekanizmasında kimyasal değişimlere neden olarak dikkati sürdürme, odaklanma ve irade gücünü zayıflattığı çeşitli araştırmalarda vurgulanmıştır.[1] Literatürde bu durum "dijital bağımlılık" olarak adlandırılsa da daha geniş bir perspektiften bakıldığında bunu “gönüllü bilişsel kölelik/tıkanıklık” şeklinde tanımlamak daha doğru bir yaklaşımdır. Çünkü bireyler bu özellikleri bilerek ve isteyerek tercih etmekte ve iradelerini bu yönde kullanmaktadır. İnsanlar, kendi özgür iradelerini kullanarak teknolojiye köle olmaya ve bağımlı kişiliklere dönüşmeye başlamıştır.  
Dijital bağımlılığı, teknoloji ve internet çağının insan davranışlarını değiştirmedeki rolünü, çeşitli araştırma sonuçları eşliğinde bu yazıda biraz irdeleyelim. Daha önceki yıllarda değişen nesiller üzerine inceleme amacıyla "Kendini bulma yolculuğunda insan nesilleri" başlıklı bir değerlendirme yazısı yazmış ve zamanla davranışların değişim sürecini anlatmıştım.
Bu yazımda, günümüz dünyasında mevcut olan zihinsel çöküşün sebeplerini, tarafsız yorumlarla kısmen inceledikten sonra, "Modern dünyada zihinsel çöküşün sonuçları hakkında neler söylenebilir?, Dikkat eksikliği ve odaklanma sorunu nasıl ortaya çıkar?, Patlamış Beyin tabiri nedir?, Sosyal medyanın zihinsel süreçlere etkisi nasıl olur?, Başarısızlık nedenleri arasında dijital bağımlılığın etkisi nedir?" gibi sorulara cevap bulmaya çalışalım: 
 

Selam olsun sana Hatemül Enbiya

 

Selam olsun sana! Hatemül Enbiya

Hamd ü senâdır Hudâ’ya minnet,
Salât ü selâm olsun Habîb’e risâlet.

Cümle varlık içinde yegâne hikmet,
Ey Nebî-i zişan, sensin insanlığa rahmet.

Kelâm-ı aciz sözler, sensiz hicâb içinde,
Seni anlatmak güç, şu hitâb içinde.

Sabır sende, şükür sende, vefâ sende,
Her güzel haslet, cem oldu bedeninde.

Ey server-i âlem, ey fahr-i cihân,
Sen ki alemlere nûrsun her zaman.

Seni övmeye kâdir midir lisânım,
Zîrâ seni medh eyledi Aziz Rahmânım.

Ahsen-i terbiye kıldı seni Rabb-i Celîl,
Ne güzel süsledi seni ahlak-ı cemil.

"Ve inneke le alâ hulukın azîm"
Yüce Hitâbıdır bu, Kur’ân-ı Kerîm.


Ey rıfk peygamberi, ey Lütf-u Rahmân,
Sözün rahmet olur, sükûtun beyân.

Sensiz alınan nefes, bize olur hicrân,
Adınla dirilir, ölmüş kalpler ile can.

Sen olmasaydın, olmazdı kevn ü mekân,
Sen varsan, mevcut olur herşeye imkan.

“Levlâke” hitâbıyla oldun mahluka sebep,
Kainat hep nûrunla doldu, ancak edep.

Senin sünnetindir bize rehber-i sadık,
Davranışların oldu numune-i varlık.

Katı kalblere nur, solgun gözlere fer oldun,
Yıllar sonra bile gönüllere aşkla doldun.

Ey şefâat kapısı, ey Deryâ-yı Rahmet,
Sensin ümmetin ümîdi, daima sana minnet.

Senin ümmetin olmak en büyük devlet,
Bir kere kapına yüz sürmek, ne büyük nimet.

Sen doğdun ey Nebi, uykusundan dirildi cihân,
Kalbler bir anda oldu, tazecik tevhîd-i nihan.

Kör gözler gördü, sen secdelere durunca.,
Taş duvarlar eridi, senin adını duyunca.

Azılı müşrikler zelil oldu Bedire varınca
Putlar yıkıldı, Kabe'de kıyama kalkınca

Câhiliye karanlığını, zulmetini sen yok ettin,
Her gönüle Hakk nurunu sen tebliğ ettin.


Sana tükenmez mükafatler vaad etti Hakk,
Ne yüce terbiyedir bu, ne mükemmel ahlak.

Ey Ahmed-i Mahmûd, canlar fedâdır sana,
Pak isminle kâinat bulur, kendinde mâna.

"Üsve-i hasene”sin ey Rehber-i Azim,
Her daim edeple ederim seni ta'zim.

Semadaki yıldızlar, yerdeki kumlar adedince,
Selam olsun sana Ey Nebi! yağmur tanelerince.

Melekler saf saf sana salât eyler,
Bizim selâmımız ne ki sana değer.

Biz âsî kullar, günah yüküyle dolduk,
Senin eteğine sığındık, hayat bulduk. 

Ey âlemlere rahmet! Hatemül Enbiya,
Ahmed, Muhammed, Mustafa, Rasülü Esfiya.

Her nefeste sana salât, her duâda sana selâm,
Sensin bizlere huzur, sensin çare-i devâm.

“Rahmeten lil-âlemîn”sin ey Habîb-i Kibriya,
Sensin ümmetin ümidi, sensin Tabîb-i Ziya.

Çarem ol ya Rasûlullah, kalbim huzur bulsun,
Ehl-i beytine, ashabına binlerce selâm olsun.

Ey Resûl-i Kibriyâ, gözümün nuru, baş tacım,
Ben ki aciz, senin şefaatine muhtacım.

Kadir-i Mutlak, hakikatten eylemesin bizi,
Mahşerde sensiz bırakmasın ümmetini.

kadir pancar 
11/11/2025
 

Allah’a hamd ve şükür edilir; O’nun Elçisine de selam ve rahmet dileğinde bulunulur.
Bütün varlıkların içindeki en büyük hikmet sensin; insanlığa gönderilmiş ilahi bir rahmetsin.

Seni anlatmaya kelimeler yetersizdir; bu sözler bile seni tarif etmeye çekinir.
Sabır, şükür, vefa gibi tüm güzel özellikler sende toplanmıştır.

Ey âlemlerin efendisi, dünyanın övünç kaynağı; sen her zaman âlemlere nur saçarsın.
Dil seni övmeye yeter mi? Çünkü seni bizzat yüce Allah övmüştür.

Allah seni en güzel şekilde ve en güzel ahlakla donattı.
Kur’an, senin yüce bir ahlak üzere olduğunu bildirir. 

Ey nezaket ve merhamet Peygamberi; konuşman rahmet, susuşun bile bir mesajdır.
Sensiz hayat hasret olurken senin adını anmak kalplere hayat verir.

Sen yaratılışa sebep kılındın; sen olmasan âlem olmazdı.
“Sen olmasaydın...” hitabıyla tüm yaratılış senin hatırına var oldu; kâinat senin nurunla doldu.

Senin sünnetin bize doğru rehberdir; davranışların insanlık için örnektir.
Sen kalpleri yumuşatan bir nur, gözlere sevinç oldun; asırlar geçse de kalpleri aşkla doldurursun.

Şefaat kapısı ve rahmet denizi sensin; ümmetin umudu olarak daima minnetle anılırsın.
Senin ümmetin olmak en büyük nimettir; kapına bir kez yüz sürmek bile büyük şereftir.

Sen doğunca dünya adeta uykusundan uyandı; kalpler yeniden tevhide yöneldi.
Senin ibadetinle kör gönüller bile görür hale geldi; adını duyan kalpler yumuşadı.

Bedir’de düşmanlar mağlup oldu; Kâbe’de putlar yıkıldı, hakikat ayağa kalktı.
Cahiliye karanlığını giderdin ve herkese Allah’ın nurunu tebliğ ettin.

Allah sana sonsuz mükâfatlar vaat etti; bu da senin yüce ahlakının işaretidir.
Ey Muhammed; canlar sana feda olsun; senin temiz isminle evren anlam kazanır.

Sen en güzel örneksin; seni her zaman edeple yüceltirim.
Sana gökteki yıldızlar ve yerdeki kumlar kadar çok selam olsun.

Melekler sana sürekli salât eder; bizim selamımız onlarınki yanında ne kadar küçük kalır.
Biz günahkârız, fakat sana sığınarak rahmet buluruz.

Ey alemlere rahmet olan son peygamber; Ahmed, Muhammed, Mustafa…
Her nefeste sana salat ve selam olsun; bize huzur ve devamlı çare sensin.

Sen alemlere rahmetsin; ümmetin ümidi ve gönüllerin şifasısın.
Ey Allah’ın Resulü, bana çare ol ki kalbim huzur bulsun; ehline ve ashabına da selam olsun.

Ey Yüce Elçi; ben aciz bir kulum ve senin şefaatine muhtacım.
Allah bizi doğru yoldan ayırmasın ve mahşer günü bizi sensiz bırakmasın.

0 yorum

Fibonacci Dizisi ve Vahdeti Vücud Felsefesi

Matematik dersinde Fibonacci sayı dizisini incelerken, tasavvuf felsefesindeki Vahdet-i Vücûd anlayışıyla arasında benzerlik olabileceği fikri aklıma geldi. Bu konu üzerinde biraz araştırma yapınca bu benzerliğin makul olabileceğine ikna oldum. Şimdi bu konuyu matematik ve ilahiyat ekseninde değerlendirmek istiyorum. Önce her iki kavramın tanımlarını verip, ardından bu görüşleri ortaya koyan kişilerden Muhyiddin İbn Arabi ve matematikçi Leonardo Pisano Fibonacci"nin hayatlarına dair izlere bakacağız. Yazının sonunda da savundukları ve ortaya koydukları görüşlerin hangi yönlerden birbirine benzer olabileceğini göstermeye çalışacağım. En sonunda sonuç ve değerlendirme ile yazıyı bitireceğiz.
"Fibonacci sayı dizisi" ile "Vahdet-i Vücûd" anlayışı, ilk bakışta İslam tasavvufu ve matematik gibi  birbirinden oldukça farklı iki alana ait gibi görünse de aralarında güçlü bir benzerlik vardır. Biri matematik, diğeri tasavvuf felsefesine ait olmasına rağmen bu iki konu derinlemesine incelendiğinde, birbiriyle anlam, düzen ve bütünlük açısından önemli benzerlikler taşır. Bu benzerlikler özellikle sonsuzluk, ilk varlık, nizam ve düzen, bütün-parça arasındaki ilişkiler gibi temel bazı felsefi kavramlarda ortaya çıkar. Fibonacci dizisi, her sayının kendisinden önce gelen iki terimin toplamı olmasıyla oluşan, sonsuza kadar devam eden bir sayı dizisidir. 1 den başlayarak ardınca belli bir kural içinde düzenli sayılar gelir. 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, … Bu dizinin ardışık iki terimi birbiriyle oranlandığında bu sonucun matematikte "altın oran" adı verilen Fi sayısına (φ ≈ 1.618...) yaklaştığı görülür. Bu oran, yalnızca matematiksel bir yapı değil; doğada, insan vücudunda, yaprak diziliminden deniz kabuklarına, galaksi şekillerinden DNA spiral yapısına kadar birçok yerde gözlemlenen sabit bir oranı ve düzeni temsil eder. Altın oran hakkında daha farklı detaylı bilgiler için önceki yazımızı okuyabilirsiniz.

Vahdet-i Vücûd, İslam tasavvufunda derin bir düşünce sistemidir. Buna göre evrende hakiki anlamda var olan tek şey Allah’tır. Allah dışındaki tüm varlıklar—insanlar, doğa, yıldızlar, hayvanlar ve zaman—mutlak anlamda var değildir; yalnızca Allah’ın varlığından izler taşır, bütün mahlukat O’nun isim ve sıfatlarının yansımalarıdır. Çokluk gibi görünen her şeyin ardında, aslında bir ve tek olan "Varlık" vardır. Bu nedenle “varlıkların birliği” anlamına gelen vahdet-i vücud, görünen çokluğun ardında "gizli teklik" gerçeğini ifade eder. Burada anlatılan vahdet-i vücud, Batı felsefesindeki panteizmle karıştırılmamalıdır; çünkü vahdet-i vücudda mutlak varlık, hem her şeyin özünde hem de her şeyin ötesindedir. Panteizmde Tanrı, evrenle özdeşleşmiş olur ki bu da hatalı bir görüştür. Oysa vahdet-i vücud anlayışında, Hakikî varlık yalnızca Allah’tır, evren ve içindekiler ise O’nun varlığının bir tezahürüdür; mahlukatın kendiliklerinden bir varlıkları yoktur. Bu yaklaşıma göre, görünen âlem, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tecellisidir. Mevcudat, varlıklarını Allah’tan almış, birer tecelli simgesidir. Gerçek varlık sahibi yalnızca Allah olduğundan, mahlûkatın varlığı izafî ve gölgede kalan bir varlık mesafesindedir. Bu sebeple mutasavvıflar, "Lâ mevcûde illâ Hû" (O'ndan başka mevcut yoktur) ifadesini tasavvufta sıkça kullanırlar. Bu düşünceye göre Allah, evrende kendi varlığını farklı biçimlerde gösterir; buna “tecelli” veya “zuhur” denir. Doğadaki düzen, güzellik, denge ya da insanın içindeki sevgi, merhamet ve adalet gibi tüm düşünce ve duygular hep Allah’ın isim ve sıfatlarının yansımaları tecellileridir. Yani evrende neye bakarsak bakalım, aslında Allah’ın bir kudretine, bir ilmine tanıklık ederiz. Ancak bu, görünen şeylerin Allah’ın kendisi olduğu anlamına gelmez; onlar sadece O’ndan gelen tecelliler olduğundan aynadaki görüntünün yansıttığı nesneler gibidir. Diğer bütün varlıklar ise O’nun varlığının yansımaları, tecellileridir. Çokluk gibi görünen bu âlem aslında var olan birliğin farklı tezahürlerinden ibarettir. Her şey Allah'tan gelir ve sonunda O’na döner; varlıklar ancak O’nunla birlikte vardır. Nitekim Kuran-ı Kerimde: “...Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz..." (Bakara Suresi, 2/156) buyrulmuştur. Düşüncenin temeli bu ayetle ilişkilidir. 

Bir Gezi Rotası: Bilecik-Söğüt-Sivrihisar

Yeni bir gezi rotası ile devam edelim. Bursa merkezden başladığımız bu gezide, Bilecik, Söğüt ve Sivrihisar  şehirlerinde Osmanlı'nın izlerini görmeye çalışalım. Bursa merkezde gezilecek çok eser var. Bursa gezimizi çok detaylı olarak inşallah başka bir yazıda anlatayım. Bursa duraklarından sadece birini bu yazıda zikredip, diğer gezi yerlerini anlatmaya geçelim. 
Bursa'nın kalabalık nüfusundan kendinizi kurtarıp Tophane mevkine yürüyerek çıktığınızda, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey ve oğlu Orhan Gazi'nin Türbelerini görebilirsiniz. Buraya araçla gelmenizi pek tavsiye etmem, ciddi park sorunu olabiliyor. Sabahın erken saatlerinde belki park alanı biraz daha kolay bulunabilir. Türbelere giriş ücretsiz. İçerisi kalabalık değilse beklemeniz gerekmiyor. Türbeye yoğunluktan mı bilmiyorum ama ayakkabı ile giriliyor. Zeminler mermer kaplama, halı serilmemiş. Türbede her zaman Kuran-ı Kerim okunuyor. Türbelerin yanında saat kulesi var. Tepeden kuşbakışı Bursa manzarasını izleyebilirsiniz. Her iki türbede de dualarımızı edip, ecdada olan saygımızı gösteriyoruz. Şanslı iseniz kapı önünde sürekli nöbet tutan askerlerin nöbet değişimini görebilirsiniz. Biz değişim saatinde denk geldiğimiz için (15:00) alplerin saygı nöbeti değişimini izleyebildik.
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi, Bursa’yı fethedemeden vefat etmiş ve kabri daha sonra oğlu tarafından vasiyeti üzerine Bursa sınırları içine taşınmıştır. Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi tarafından inşa edilen, Bursa merkezde hakim bir tepe olan Tophane’deki türbede medfundur. Bursa’yı 1326 tarihinde fetheden, Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi; Babası Osman Gazi’nin Söğüt’te bulunan kabrini Hisar içinde, Gümüşlü kümbet olarak zikredilen bugünkü yerine nakletmiştir. Orhan Gazi'nin kendisi de vefat ettiğinde yaptırdığı külliyesine yakın bu alanda, babası Osman Gazi’nin yanına defnedilmiştir. Türbenin ortasında bulunan sedef kakmalı büyük ahşap sanduka, Osman Gazi'ye aittir. Sandukanın etrafı sedef kakmalı korkuluklarla çevrilmiştir. Sanduka üzerine serilen örtü, Sultan Abdülaziz’in Bursa'yı ziyareti sırasında kadife üzerine gümüş sim ile işlenerek yapılmış olup, Osmangazi’nin şahsiyeti doğumu, saltanat senesi ve ölümü gibi tarihler üzerine yazılmıştır. Osman Gazi Türbesinin içinde Osmangazi’nin oğlu Alaaddin bey, Orhangazi'nin eşi Aspurça Hatun ile on iki yakınının sandukaları bulunmaktadır. Orhan Gazi'nin türbesi de Bursa merkezde Tophane mevkiinde babası Osman Gazi'nin türbesine komşu olarak yer almaktadır. 1855 yılında yaşanan depremden dolayı büyük hasar gören türbeler, dönemin Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz tarafından yeniden yapılmış ve 1863 yılında tekrar ziyaretçilere açılmıştır. 
Bursa'da Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerini ziyaret ettikten sonra Osmanlı'nın manevi mimarları ve kurucu önderleri olan Şeyh Edebali ve Ertuğrul Gazi'yi ziyaret etmesek olmazdı. Bunun için başka bir günde Bursa'dan Konya dönüşte, Bilecik üzerinden bir gezi planladık. Bu gezide; Bilecik şehir merkezi, Şeyh Edebali Türbesi, Bilecik Etnografya Müzesi, Bilecik Yaşayan Şehir Müzesi, Osmanlı devletinden kalma tarihi camiler, Söğüt ilçesi ve Eskişehir Sivrihisar ilçesi gezi planımızın içerisinde yer aldı. Bursa, Yenişehir, Bilecik, Söğüt, Odunpazarı, Sivrihisar rotaları ile toplam güzergah uzunluğu 285 km'dir. Adım adım gezi güzergahımızı sizlere de rehber olması açısından burada paylaşıyorum. 
0 yorum

Bir Gezi Rotası: İznik Gölü ve çevresi

Bursa'nın güzel ilçesi İznik'e bir vesileyle gitmek buralardaki tarihi dokuyu ve tabiat güzelliklerini keşfetmek amacıyla bir gezi rotası planladık. Rotamızı; Bursa, Gemlik, Gölyaka, Dutluca, Sölöz, İznik, Çakırca, Orhangazi güzergahı olarak İznik Gölü'nün çevresini tamamen dolaşacak biçimde planladık. Özellikle hedefimiz İznik ilçe merkezindeki tarihi eserleri gezmek ve gölün güzelliklerini keşfetmektir. Rota; Bursa, İznik ve tekrar Bursa dönüşü olarak toplam 145 km'dir. İznik'e gidiş ve dönüş için gölün her iki yakası da bu rotada kullanılmıştır.
Bursa'dan sabahın erken saatlerinde yola çıkarak, öncelikle yaklaşık 30 km uzaklıktaki Gemlik ilçesine geldik. Gemlik, Bursa'nın sanayileşme ve ticaret hacmini karşılayan en önemli liman şehridir. Bursa ve çevresinde üretilen her türlü sanayi ve tarım ürünlerinin ihracat ve ithalat kapısı Gemlik ilçesidir. Gemlik, körfezin kıyısında kurulan bir şehir olduğundan daima nemli ve ılıman bir havası vardır. Aynı zamanda zeytinciliği ile de çok meşhurdur. Şehre ilk girdiğiniz anda yolun sağ ve sol tarafında pek çok zeytinyağı fabrikalarını ve satış mağazalarını görebilirsiniz. Zeytin veya yağ ihtiyacınız varsa fabrika satış mağazalarından daha ucuz fiyatlarla temin edebilirsiniz. Alışverişinizi yaptıktan sonra Gemlik sahilinden yürüyerek limana doğru gidebilirsiniz. 
Gemlik'te yaklaşık yarım saatlik bir moladan sonra İznik istikametine geçmek için Orhangazi'ye bağlı Gölyaka tarafına doğru geçiyoruz. Gemlik ile Gölyaka arası yaklaşık 18 km. Gölyaka, gölün hemen dibinde yerleşmiş, küçük bir nüfusa sahip bir köyken, son zamanlarda turistik faaliyetlerin artmasıyla nüfusu artarak yapılaşma çoğalmıştır. Gölyaka'da konaklama için oteller mevcut. Göl kenarında kurulu şirin bir köy konumunda olan burada biraz dinlenip, gölün kıyı şeridinde yanımızda getirdiğimiz malzemelerle kahvaltımızı yaptıktan sonra zeytin bahçelerinin arasından yola devam ediyoruz. Göl kenarında gittiğimiz yol; çift şeritli, hafif virajlı ama ulaşımı rahat bir yol. Hafta içi gittiğimizden fazla kalabalık bir yol değildi. Haftasonu özellikle Bursa'dan gelenlerden dolayı trafik biraz daha kalabalık olabilir. Yolun her iki tarafında boylu boyunca uzanan zeytinlikler, yolculuğumuza mükemmel bir ortam sağlıyor. Ara ara durup zeytin yapraklarına dokunmak ve kokusunu içimize çekmek iyi geliyor. 
Gölyaka'yı geçtikten hemen sonra Bursa iline 67 km, Gemlik'e 21 km, Orhangazi ilçesine 12 km uzaklıktaki Dutluca Köyü geliyor. Dutluca halkı, köyün adından da anlaşıldığı üzere zeytinliklerin yanında dut ağaçları ile de geçimini sağlıyor. Geniş dutluklarıyla bilinen köy, zamanının ipek böcekçiliği merkezi olmakla birlikte, köyde kısmi balıkçılık da var. Kurtuluş savaşı zamanlarında Yunan işgaline (1920) uğrayan Dutluca köyünde, Sölöz Köyünden gelen Ermeni çetelerinin baskını sonucu çok acı hatıralar yaşanmış. Köy nüfusu, zamanla değişen şartlar ve iş değişiklikleri sebebiyle göçlerle azalmış olup, bugünkü nüfusu 300 kişinin altındadır. 
Dutluca köyünü geçtikten sonra komşu köyü, Sölöz geliyor. Sölöz Köyü, yaklaşık 1000 kişilik nüfusa sahip daha büyük bir yerleşim yeri. Sölöz köyü, 16. yüzyılda Van ve Harput'tan gelen köylüler tarafından iskan edilmiş, kurtuluş savaşı yıllarında da kalabalık Ermeni nüfusu ile dikkat çeken bir yerleşim. Aşağı Sölöz'de anayol üzerinde köy mimarisine uymayan, zamanında ipek böcekçiliği için kullanıldığı söylenen, pekçok efsaneye de konu olmuş tarihi büyük bir yapı var. Yol üstündeyken uğranılabilecek farklı bir yapı. Tarihi Sölöz Evi, 150 yıllık geçmişi ile ayakta durmakta zorlanırken, iyice eskimiş olması hasebiyle Bursa Büyükşehir Belediyesinin aldığı kararla yeniden restore edilecekmiş.
Sölöz köyünden sonra yolda ilerlemeye devam ettik. Narlıca'ya doğru giderken yol kenarları, yine zeytinliklerle doluydu. Güzergahta ilerlerken yol kenarında dağdan gelen kar sularının oluşturduğu çeşme sularını da görüyoruz. Yol, yine iki şeritli olarak kıvrımlı virajlarla ilerliyor. Yaklaşık 10 dakikalık yolculuktan sonra Sölöz akabinde Narlıca Köyü'ne geliyoruz. Burada kerpiç, harman tuğlası ve ahşap karışımı yapılmış, yıllardır ayakta sağlam duran asırlık evleri görüyoruz. Gölün ve dağın eteğinde kurulmuş muhteşem manzaralı güzel bir köy. Narlıca'da küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık, balıkçılık faaliyetleriyle birlikte tarımsal ürünler, özellikle zeytin, nar, üzüm, muşmula, dut ağaçları yaygın. 
Narlıca köyünün güzelliklerinden sonra zeytinlikler arasında açılan ince asfalt yoldan devam ederek, bazı kamp alanları ve bir kaç köy daha gördükten sonra İznik ilçe merkezine ulaşıyoruz. Narlıca ile İznik arası yaklaşık 25 km'dir. Yol üstünde sahil şeridinde kamp alanları ve şahıslara ait konteyner yerleşim alanları mevcut. Zamanla önlem alınmazsa gölün bu yapısının bunlarla dolacağını düşünüyorum. Gölün muhteşem kıyılarının parsel parsel satıldığı bu coğrafyada, doğal güzelliklerin şahısların kapitalist zevklerine bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle göl kıyısında çokça gördüğüm manzarada, çitlerle veya tel örgülerle çevrilmiş arazilerin içinde "tiny house", "konteyner" ya da "prefabrik" tarzı baraka veya küçük ev yapılarının çokluğu dikkat çekiyor.
İznik, tarihi milattan önceki yıllara dayanan çok eski bir yerleşim yeri. Hristiyanlık dini açısından önemli bir şehir. Osmanlı beyliğinin Roma'ya açılan kapısı diyebileceğimiz İznik, devletleşmenin başladığı güzel bir şehir. Dağ, göl ve tarihin iç içe geçtiği sakin ve huzurlu bir şehir. Çini işçiliği ile nam salmış, mükemmel el sanatlarına sahip daha tam keşfedilmemiş turistik bir yer. Yıllar içinde bu tarihi dokusu hızlı yapılaşmayla bozulmazsa güzelliğini korumaya devam eder.
İznik'e ilk girişte Kırgızlar Türbesi sizi karşılıyor. Kırgızlar Türbesi, Yenişehir Kapısı yakınlarında yer almaktadır. Türbe'nin Selçukluların İznik’i fethi sırasında Selçukluların yanında olan Kırgız Türkleri’nden şehit olanlar anısına, Orhan Gazi tarafından 1331 yılında inşa ettirilmiştir. Türbe içinde, mezarlar ve kırgız işlemesinden kilimler mevcut. Türbe yontma taş işçiliği ile kubbeli olarak inşa edilmiş. Türbe önüne her zaman olduğu gibi manevi ortamın ruhunu bozacak nitelikte, sonradan yapay bir kırgız anıtı/heykeli dikilmiş. Bahçede de bir oba kıl çadırı mevcut. Görülmesi gereken, şehitlere selam verilmesi gereken güzel bir yer.
Kırgızlar türbesini geçtikten 500 metre sonra, Kız Kulesi ve bunun ardından da Yenişehir kapısı geliyor. Her iki yapınında ciddi bakıma ve ilgiye ihtiyacı var. Her yeri ot kaplamış, bazı yerleri yıkılmış, bu haliyle ayakta kalmaya çalışıyor. Kız kulesinde detaylı bir bilgi ve açıklama yok. Yanına kadar engebeli bir yoldan gidebiliyorsunuz. Bu yapıların İznik kale surlarının devamı olduğunu düşünüyorum. 
Kız kulesinin hemen ilerisinde, 300 metre kadar uzaklıkta Yenişehir Kale Kapısı var. İznik’in savunma hatları arasında yer alan Yenişehir Kapı, şehrin halen giriş kapısı olarak en önemli tarihi yapıları arasındadır. Şehre giriş için kullanılan diğer kapılarla (Batı, İstanbul ve Lefke kapıları) da yapımı açısından benzerlik göstermektedir. Üzücü tarafı bu kadar eski bir yapının tam olarak korunamaması. Yapının her yerinde cam kırıkları, alkol şişeleri ve bakımı yapılmamış otlar dolu. Tarihi dokunun korunmasına dair sanki hiçbir şey yapılmamış gibi yapı kendiliğinden ayakta durmaya zorlanıyor.
Yenişehir Kapıdan geçtikten hemen sonra yolun karşısında İznik Müzesi var. Müzeye Müzekart ile giriş yapabilirsiniz. Müzede Antik Yunan, Roma, Bizans ve Osmanlı eserleri, çeşitli dönemlere ait çiniler ve kalıntılar sergileniyor. Müze, Pazartesi günleri kapalıdır. İznik Müzesinin biraz ilerisinde I. Murad'ın oğlu tarafından yaptırılmış Yakup Çelebi Cami var. Buradaki bu eser, Cumhuriyet dönemine kadar imaret olarak kullanıldıktan sonra, 1923'te cezaevi, 1934-1950 arasında eski eserler deposu ve müze, 1963'ten sonra da restore edilerek cami olarak kullanılmıştır. İçerisi Osmanlı ilk dönem eserleri gibi sade ve şatafattan uzaktır. 
Yakup Çelebi Caminin yakınlarında 500'er metre arayla iki adet kilise kalıntısı mevcut. Hagios Tryphonos Kilisesi ve Koimesis Kilisesi isimlerine sahip bu kalıntılar, tamamen virane durumda. Yıkılmadan önce Yunan haçı planlı, 12 köşeli bir kasnağa oturtulmuş kiremit kubbeli bir yapı olarak, Hristiyan mezhepleri tarafından ortak kilise olarak kabul edilip hac mekanı olmuş. Koimesis Kilisesi, kurtuluş savaşı zamanında tamamen ortadan kalkmış ve harabe haline dönmüş, sanki boş bir arazi gönümündedir. Tel örgü ile çevrilmiş arazide, biraz mermer sütun parçaları ve küçük duvar kısımları kalmış. İznik Bazilika'sı, Aziz Neophytos anısına inşa edilirken, Aziz Neophytos'un mezarı bu kiliseye taşınmıştır. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğunun önemli kişilerinden birisi olan I. Theodoros Laskaris’in mezarı da rivayetlere göre buradaymış. Kilisenin adının "Meryem’in ölümü veya göğe yükselmesi" anlamına geldiği söyleniyor. Araştırmalar ve arkeolojik kazılarla kilisenin temelleri açığa çıkarılmış ve buradan çıkarılan mimari parçaların bir kısmı İznik müzesi tarafından koruma altına alınmıştır. Koimesis Kilisesi, Bizans ve Osmanlı Dönemlerinde ünlü mozaikleri ve I. İznik Konsili’nin (325)  burada toplandığı düşüncesi ile en çok ziyaret edilen yapılardan biri olmuştur. 
Hagios Tryphonos Kilisesi de diğer Koimesis Kilisesi'nden farklı bir halde değil. Sadece kalıntıları kalmış bu yapıyı, tel örgüler arkasından izleyebilirsiniz. İnşaatların arasında kalmış, anayolun hemen dibinde yer alan bu kilise, dinler tarihi araştırmacıları için önemli bir konumda. Yıkıntılar ve yoğun bitki dokusu, otlar, böğürtlen çalıları, incir ağaçları arasında kalmış arazide yıkık bazı kilise duvarları görülebilir.
Yenişehir Kapı surlarından itibaren İznik Müzesinin önündeki surları takip ederek ilerlediğinizde, Lefke Kapısı'na ulaşırsınız. Kentin doğu ucunda yer alan bu kapı, şehrin Kuzey tarafında kalan İstanbul Kapısı ile büyük benzerlik gösterir. Yakın tarihlerde yapıldığını düşünüyorum. Yapılışına dair kesin bir bilgi veya tarih yok. Büyük ihtimalle surların arasında kalan şehrin muhafazası için şehre belli noktalardan giriş kapıları açılmış ve bu kapılar zamanla onarım ve tadilat görerek kale surları görünümü muhafaza edilmiştir.
Lefke Kapı, şehre dışarıdan girişte iki kulenin arasındaki kalın mermer sütunların oluşturduğu blokların üstünde malzemesi ağaçtan dikdörtgen bir kapı ile bütünleşmiş bir haldedir. Kapı üzerindeki kemerin içi taş işçiliği ile örülmüştür. Orta kapı kemeri üzerinde, içte ve dışta birer yazıt vardır. Yazıtların yanında kesme taşlardan yapılmış, üzeri tuğla kemerli bir geçit yer almakta olup, sağ tarafında moloz taş ve tuğla sıralarından bir kule daha vardır. Dış kısmında Antik su yolu ve türbelere giden tanıtım yolu haritası sonradan bilgilendirme yazısı olarsk eklenmiş. Lefke kapı, kale ve antik su yolu iç içe geçmiş bir halde ayakta kalmış çok güzel bir eser. Mutlaka bu kısma uğrayın.
Lefke kapısından dağ tarafına doğru ilerlediğinizde, İznik Şehir Mezarlığı bulunuyor. Mezarlığın hemen girişinde, Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa Türbesi'ni görürsünüz. Kara Halil, tarihe Çandarlılar Ailesi olarak geçmiş olan ailenin üst düzey bir mevkiye gelmiş ilk kişisidir. Hayreddin Paşa, ilmiye sınıfında yetişmiş, kadılık ve vezirlik görevlerinde bulunmuştur. Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa, 1372'de Sinanüddin Fakih Yusuf Paşa'dan sonra vezir olmuş ve 1364-1387 tarihleri arasında 22 yıl vezirlik yapmıştır. Halil Hayreddin Paşa, 1387'de Serez'de vefat etmiştir. Cenazesi büyük oğlu Çandarlı Ali Paşa tarafından İznik'e getirilmiş ve bugünkü mevkiye defnedilmiştir. Sonradan yapılan türbe 1922’de Yunan ordusu tarafından tahrip edilmiş olup aynı aileden gelen Nuh Neciyüddin Bey bu türbeyi eski şekliyle tamir ettirmiştir. 
Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa Türbesinden yaklaşık 50 metre dağa doğru gittiğinizde, yolun sağ tarafında zeytin bahçelerinin arasında kalmış arazide, saklı küçük bir kümbet içinde Sarı Saltuk Hazretlerinin kabrini bulursunuz. Sarı Saltuk, Anadolu ve Balkan halklarının müslüman olmasına büyük katkıları olmuş, Hoca Ahmet Yesevî’nin talebesi olan alim bir zattır. Sarı Saltuk, pek çok yerde anısına sembolik türbeler yapılmış Allah dostu olarak bilinen bir zattır. Gerçek mezarının burası olduğunu düşünerek, bu nezih ortamın havasını teneffüs edip, bu veli zatın ruhuna bir fatiha okuyarak yolumuza devam ettik.
Sarı Saltuk Hazretlerinin Türbesini geçtikten sonra arabayla yaklaşık 2 km uzaklıkta dağın zirvesine doğru patika bir yoldan ilerleyince, Abdülvahhab Sancaktar Türbesi'ne ulaşırsınız. Yaya olarak buraya gelmek zor, kesinlikle bir vasıta kullanın. Türbe yeri İznik'i tepeden gören hakim bir tepede yer almakta olup, çevrede küçük bir mescid, şadırvan ve birkaç dükkan bulunuyor. Ağaçların arasında bayraklarla süslenmiş mezarda yatan Abdulvahap Gazi, Emeviler döneminde yaşamış ve İslam kuvvetleriyle Anadolu seferine katılmış ünlü bir askerdir. Abdulvahap Sancaktari, 717-740 yıllarında Anadolu'ya gelen İslâm ordularının Sancaktarı olarak görev yapmış ve İznik'i fetih sırasında şehit düşmüştür. Osmanlı'nın İznik'i fethi sonrasında da anısına bu mevkiye bir türbe ve mescid yapılmıştır. Mutlaka ziyaret edilmesi gereken bu yerin yolu biraz sapa olsa da kesinlikle uğranmalıdır. Burada dua edip şükür namazını yanındaki küçük mescidde kıldıktan sonra biraz İznik manzarasını izledik ve akabinde geldiğimiz yoldan geri dönerek, tarihi surlar arasından ilerleyerek Lefke Kapısı yönüne geldik.
İncir ağaçları arasında kalmış Lefke Kapısının hemen diğer tarafında kentin sembollerinden Yeşil Cami yer alıyor. Osmanlı erken dönem mimarisinin en zarif örneklerinden sade ve güzel bir yapı olan bu cami, mermer mihrabı, zarif çinileri ve yeşil kubbesiyle tam bir sanat eseri konumundadır. Cami minaresinde, Selçuklu mimarisi izlerini ve çini sanatı izlerini taşıyor. Mermerden yapılan mihrabında güzel bir taş işçiliğine sahip. Yeşil ve mor çinilerle zikzaklı motifte kaplanan minaresi, camiye "yeşil" adını vermiştir. Cami meydanı, geniş olmakla birlikte sonraki zamanlarda cami yanına dinlenme parkı ve çay bahçesi yapılmış. Burada mola vererek bir çay içebilirsiniz.
Meydanın diğer tarafında Şeyh Kudbuddin Cami ve Türbesi mevcut. Cami, küçük ama etkileyici. Cami, Osmanlı Sultanı II. Bayezid'in vezirlerinden Çandarlı İbrahim Paşa tarafından XV. yüzyılda inşa edilmiştir. Tek kubbeli ve kare planlı olan bu camide, İznik'in tanınmış müderrislerinden, 1418 yılında vefat eden Muhtasar İlmihal yazarı Şeyh Kudbuddin'in türbesi bulunmaktadır. Mehmet Muhyiddin'in babası, Şeyh Kutbuddin-i İzniki’dir. Timur’un Anadolu’yu işgali sırasında Kutbuddin İzniki’nin onunla buluşup kendisine önemli uyarılarda bulunduğu, Timur'a haksız yere kan dökmekten vazgeçmesini söylediği, Yıldırım Bayezid’in oğlu Îsâ Çelebi’nin Timur’a itaatini bildirmek üzere elçilik yaptığı, Timur’un da onun vasıtasıyla İsa Çelebi’ye çeşitli hediyeler gönderdiği kaydedilmektedir. 
 
Şeyh Kudbuddin Cami'nin hemen yanıbaşında Nilüfer Hatun İmareti bulunuyor. Osmanlı Sultanı I. Murat’ın annesi Nilüfer Hatun anısına, 1388 yılında imarethane olarak inşa ettirdiği bu yapı, 1960 yılında Türk İslam Eserleri Müzesi olarak hizmete açılmıştır. Bina renkli tuğla ve örme taş işçiliği ile yapılmış, fazla büyük olmayan bir bina. Bu müzede çok çeşitli dönemlerden kalma eserler sergilenmektedir. Çiniler ve sikkeler oldukça etkileyicidir. Müzenin bahçesinde İslami mezar taşları, çeşme yazıları ve kitabeler sergilenmektedir. Müzeye müze kartla girebilirsiniz. İçerisinde çini işçiliğine dair balmumu heykeller mevcut. Müzede sergilenen tüm eşyaların yanında bilgilendirme yazıları mevcut. Çok rahat gezebileceğiniz bu mekana uğramadan geçmeyin.
Nilüfer Hatun İmareti'ne yaklaşık 200 metre mesafede bir park içinde Osmanlı Devleti'nin ilk müderrislerinden olan Davud-i Kayseri Hazretlerinin türbesini görürsünüz. 1260’lı yıllarda doğduğu düşünülen Davud-i Kayseri, öğrenim hayatına Kayseri’de başlamış ve daha sonra Mısır’a gitmiştir. Hadis, fıkıh gibi dini ilimlerin yanı sıra felsefe ve mantık gibi akli ilimlerde de dersler vermiştir. 1331’de İznik fethedilince, Orhan Gazi buraya Osmanlı’nın ilk medresesini inşa ettirmiştir. 1335 yılında Dâvûd-i Kayserî, bu medreseye müderris olarak tayin edilmiştir. Davud-i Kayserî, İznik’te 1350 yılında vefat etmiş ve ders verdiği medresenin karşısına Çınardibi denilen bugünkü yere defnedilmiştir. Davud el-Kayseri'nin Osmanlı medrese eğitim sistemine verdiği disiplin, asırlarca devam etmiştir. Küçük bir parkın köşesinde ortadan ayrılmış asırlık çınar ağacın altında yatan bu zatın kabrini ziyaret etmeyi unutmayın.
Nilüfer Hatun İmareti'ne yaklaşık 400 metre mesafede Eşrefoğlu Cami ve Türbesi var. Eşrefzâde veya Eşref-i Rûmî Camii adlarıyla da anılan ve Yunan işgali sırasında tamamen ortadan kalkan caminin, ilk yapısından günümüze yalnızca minaresiyle hazîre kısmı ulaşmıştır. Cami, İznik’te yaşamış ve burada vefat etmiş olan Kādiriyye tarikatından mutasavvıf Eşrefoğlu Rûmî (ö. 874/1469-70) adına inşa edilmiştir. Eşrefoğlu Abdullah Rûmi (1353-1469) aslen Mekkeli olup Bursa’da eğitim görerek Hacı Bayram Veli’nin önce müridi, sonra da damadı olmuştur. Cami çevresinde Eşrefoğlu Abdullah Rumi ve talebelerine ait mezarlar yer almaktadır. Eşrefoğlu Abdullah Rûmi’nin sandukası üzerindeki bir levhada “Haza kabr-i şerifi Kutb-ül arifin Şeyh Eşrefzade Abdullah Rumi Kuddise sirruhu vefatı sene H.874 (M.1469)” yazılıdır. Camiinin yapısı dikdörtgen biçiminde olup, etkileyici ahşap işçiliğine sahiptir. Minaresi camiiye bitişik değildir. Sadece minaresi ve minare üzerindeki çinileri orjinal olan Camii'nin diğer yerleri sonradan yapılmıştır. Oldukça etkileyici manevi bir havaya sahip bu yerden ayrılmak istemiyorsunuz.
Eşrefoğlu Camisinin hemen 50 metre ilerisinde Hacı Özbek Cami bulunuyor. Küçük ama önemli bir yapı. İznik’te mescid, kitabe ve kubbesi bulunan en eski Osmanlı mescididir. 1333-1334 yıllarında Hacı Özbek Bin Muhammed tarafından yaptırılmıştır. Zamanla restorasyon çalışmaları görmüş ve biraz değişikliklerle günümüzdeki haline ulaşmıştır.  Ana bina doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Kare planlı asıl ibadet yerinin üzerinde küçük bir kubbe örtülüdür. Camii tam anlamıyla Türk mimarisi özelliklerini taşımaktadır.
Hacı Özbek Camisinin yaklaşık 200 metre ilerisinde Süleyman Paşa Medresesi var. Sade ve güzel yapısıyla dikkat çekiyor. Orhan Beyin büyük oğlu Süleyman Paşa tarafından yaptırılmış ve sonradan aslına uygun bir şekilde restore edilmiş medrese, bugün içerisinde çini atölyeleri, hediyelik eşya dükkanları, küçük kütüphane, çay bahçesi ve dinlenme mekanları ile hizmet veriyor. Mekan küçük olmasına rağmen huzurlu. Arka planda çalan hafif müzik eşliğinde bir yandan kahvenizi yudumlarken, bir yandan da çini boyama sanatlarını icra eden ustaları canlı izleyebilirsiniz. Kısa bir mola için ideal bir yer. 
Süleyman Paşa Medresesi'nin 250 metre ilerisinde II. Murad Hamamı var. Halen burada aktif olarak hamam işletmesi mevcut. Hamam, 15. yüzyıldan kalma bir Osmanlı eseridir. Halk arasında Meydan Hamamı olarak da biliniyor. Erkek ve kadınlar için işletme ayrı günlerde açık. Erkek ve kadın girişleri farklı kapılardan farklı bölümlerde çift tipolojiye sahip bir hamam. Belli günlerde sadece kadınlara tahsis edilmiş yapının girişinde, çiçekli bitki süslemeleri olmasına rağmen ortama yakışmayan yapay bahçe çimlendirmesi mevcut. Hamam deneyimini yaşamadık zaten böyle ortamları da pek sevmem. Allah sıhhat verdiği müddetçe kendi işimi kendim görmeyi tercih ederim. İlgilileri için tarihi hamam bir alternatif olabilir.
II.Murad Hamamı'nın hemen bitişiğinde arkeolojik kazıları devam eden Tarihi Çini Fırınları mevcut. Burada halen kazılar devam ettiği için tel örgülerle çevrili yapı alanına giriş yok. 14. ve 17. yüzyıllara ait olduğu tespit edilen çini fırınları bu kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Kazı alanının etrafını dolaşarak, yola göre kot olarak aşağıda kalan tarihi fırınları üstten inceleyebilirsiniz. 
II.Murad Hamamı'na yaklaşık 250 metre mesafede Ayasofya Sağir Cami var.  Oldukça güzel olan bu Cami yola göre kot altında kalıyor. Merdivenleri kullanarak cami ve bahçe alanına giriyorsunuz. İznik Ayasofya Camii, Roma-Bizans döneminden günümüze ulaşan en önemli yapılardan biri konumunda. İlk olarak 4. yüzyılda ibadet mekanı olarak yapıldığı tahmin edilen yapı, İmparator Jüstinyen tarafından 532-537 yıllarında tadilat görüp kilise olarak hizmete girmiştir. Zamanla çeşitli dönemlerde farklı onarımlar görmüş, çeşitli eklemeler yapılmıştır. İznik'in Osmanlı fethi sonrasında Orhan Gazi tarafından 1331 yılında camiye dönüştürülmüştür. Hz. İsa (a.s) mahiyetini tartışmak amacıyla 787 yılında burada toplanan 7. Konsil, Hristiyanlık tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu yönüyle hem Hristiyan hem de İslam kültürlerinin izlerini taşıyan eşsiz yapıda geçmişin derin izlerini hissediliyor. Cam kapıdan içeri girdiğinizde, zemindeki mozaiklerde Hristiyanlığa ait çeşitli temsilleri görebilirsiniz. Yapının içinde ayakkabı ile gezilen ayrı bir bölümde bir lahit, cam muhafaza içinde bir mezar ve ayin alanı var. Yapı içindeki mevcut ikonalar biraz seçilebiliyor. Cami, 18. ve 19. yy da uzun yıllar harabe olarak kaldıktan sonra, Yunan işgalinde ayrıca zarar görmüştür. İşgalden sonra 1935 yılında müzeye çevrilmiş ve ardından yeni bir restorasyon çalışmasıyla, 2011 yılında 76 sene aradan sonra tekrar ibadete açılmıştır. İznik’in tarihi dokusunu yakından tanımak isteyen herkesin mutlaka uğraması gereken bir yer.
Ayasofya Camisine yaklaşık 50 metre mesafede İznik Saat Kulesi mevcut. Saat kulesi, İznik ilçe dokusunu yansıtması amacıyla yakın tarihlerde (2017) inşa edilmiş. İznik tarihi ve kültürel değerlerini temsil eden saat kulesi, 9 metre yükseklikte ve 7 kat bölmeden oluşmaktadır. Kule tabanı, yer mozaiği ile zenginleştirilerek yapıya ayrı bir görsellik katılmıştır. Duvarları, İznik çini desenleri ile süslenmiş olup, üst katın dört tarafında bulunan saatlerde, dört ayrı medeniyeti temsil eden Roma, Fars, Arap ve Latin rakamlarından oluşan saatler yerleştirilmiştir. Anıtın zirvesinde saatlerin hemen üstünde dört tarafta da Türk Bayrağı bulunan 50 cm'lik mermer bloklar vardır. Bu blokların üstünde küçük kurşun bir kubbe bulunuyor. Saat kulesi, trafik karmaşasının içinde kaldığından tam detaylı inceleme ve durma imkanı maalesef yok. Yol üstünde geçerken görebilirsiniz. Saat kulesine çıkan yürüyüş yollarından trafiğe kapalı olan kısımda, çini ve el sanatları ustalarının eserlerinin satışının yapıldığı çeşitli dükkanlar mevcut. Cadde boyunca gezdiğinizde, en sonunda Nilüfer Hatun Çini Çarşı'na ulaşırsınız. Burada da küçük bir çay bahçesi ile çini eserlerinin satıldığı dükkanları görebilirsiniz. Nilüfer Hatun Çini Çarşı'na doğru gelirken yolun sol tarafında, çini dükkanlarının arasında kalan açık kısımda, İstanbul'un fethi sonrası Fatih tarafından idam edilen Çandarlı Halil Paşa'nın mezarını görebilirsiniz. Çandarlı Halil Paşa, Çandarlı İbrahim Paşa'nın oğlu olup, 1439-1453 yılları arasında sadrazam olarak görev yapmıştır.
Ayasofya Camisine yaklaşık 700 metre mesafede Roma Antik Tiyatrosu kalıntılarını görebilirsiniz. İznik surlarının 90 metre kuzeyindeki tiyatronun, seyircilerin oturduğu kısım ile gladyatörlerin ve hayvanların arenaya dövüş için bırakıldığı tünel kısmı büyük ölçüde sağlam kalmıştır. Latinlerin işgalindeki savaşlarda ölen askerlerin topluca bu tiyatronun dehlizlerine gömüldüğü tespit edilmiş olup bu mevkide yer yer iskeletler ortaya çıkarılmıştır. Tiyatronun etrafı tel örgülerle çevrilmiş olup, yolun kotuna göre aşağıda olan burayı izinle ziyaret edebilirsiniz. Giriş ücretsiz. 
Tiyatronun yanından yolu takip ederek yaklaşık 500 metre ilerlediğinizde, Tali Kapıdan geçerek İznik Gölü'nün güzelliğine ulaşabilirsiniz. İznik Gölü'nün belli bir bölümü düzenlenerek sahil haline getirilmiş olduğundan bu kısımda yüzülebilir. Çeşitli lokanta ve kafelerin olduğu sahil şeridinden 1,5-2 km yürüyerek İstanbul Kapısına kadar gidebilirsiniz. Arabayla da aynı yoldan gidebilirsiniz. 
 
Dolu dolu geçen bir günün ardından gölün diğer tarafındaki yolu kullanarak Çakırca, Keramet köylerinden düz ve bölünmüş yoldan ilerleyerek Orhangazi ilçesinde tarihi Muradiye Camisinde akşam namazını kıldık. 
Orhangazi’nin en eski camisi olan Muradiye Cami, Cumhuriyet Döneminde Yunanlılar tarafından yakıldıktan sonra, yenileme ve restorasyon çalışmaları ile tekrar ibadete açılmıştır. Bu bölgedeki tarihi hamamı da geçtikten sonra küçük ilçe merkezinde biraz gezip, Bursa'ya geri döndük. İznik her haliyle çok beğendiğim, sakinliği ile insana huzur veren bir şehirdi. İnşallah bu güzelliklerin kıymeti bilinir ve bu Osmanlı başkentinin ehemmiyeti muhafaza edilir. 
Kadir PANCAR
19/08/2025 

0 yorum

Piyasa Bilgileri

$ USD ..
€ EUR ..
£ GBP ..
🏆 ONS ..
💰 GRAM ..
Piyasa verileri; Frankfurter ve Binance API sistemleri üzerinden çekilmektedir. Döviz kurları referans niteliğinde olup gecikmeli olabilir. Altın fiyatları, ons bazlı dijital varlık üzerinden hesaplanmaktadır. Veriler bilgilendirme amaçlıdır, hatalı olabilir ve kesinlikle yatırım tavsiyesi içermez.

İslam Kütüphanesi

Matematik Seçme Konuları

Aşağıdaki Yazılar İlginizi Çekebilir!!!

    Yükleniyor...
    YZ PROBLEM ÇÖZÜMÜ
    Yükleniyor...
    Çözüm:
    Yapay zeka modeli hata yapabilir. Soru ve cevabı kontrol ediniz.