Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.(Nasr Suresi/1,2,3)
Net Fikir » şehadet
Ümmetin şerefi Gazze
Ümmetin izzet ve şerefi, bir avuç imanlı mücahidin omuzlarında yükselirken, milyonlarca müslümanın sessizliğe bürünmesi kadar daha acı ne olabilir? Filistin'de daha önceleri de sürekli gündemde olan siyonist zulüm ve soykırım, 07 Ekim 2023 tarihinden itibaren Gazze'de bambaşka bir hal aldı. Çocuk, kadın, yaşlı demeden şehri bombalayan terör ve işgal çetesinin yaptığı zulümler artık arşa çıktı. Bu soykırıma sessiz kalan müslüman devletlerden aldığı cesaretle, israil her geçen gün daha da azgınlaşıyor. Daha önce de buna benzer katliamlarla anılan terör çetesi israil, Gazze işgalinde soykırım ve zulme devam ediyor. Bu sefer tüm kalbimle inanıyorum ki siyonist zulüm, Allah'ın izni ile başarısız olacak. Her yıl özellikle Ramazan ayında zulüm ve baskısını arttıran işgalciler, bu sefer havadan, denizden ve karadan girdikleri Gazze'den kolayca çıkamayacak. Hezimet ve perişanlık, gün geçtikçe israil'in kanlı ellerinde olacak. Tüm alem-i İslam sussa bile, Allah'ın vaadi haktır ve kısa zamanda siyonist işgal hezimete uğrayarak zafer müminlerin olacaktır.
Binlerce çaresiz ve sessiz çığlıklar, Allah uğrunda tam bir teslimiyetle savaşan mücahidlere, dua ve niyazlarıyla yardım ediyor. Kur'ân'ı Kerim'de; “Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi...” (Hac Suresi/78) ve "Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır." (Nisa Suresi/95) buyuran Rabbimiz, cihadı unutan İslam milletlerine bu vesileyle, ümmetin şerefini kurtaran aziz kullarını göndererek cihad emrini tekrar hatırlatmıştır.
Esas kurtuluşun imanda olduğunu unutan, dünya işleri ile meşgul olup eşyaya tapmış müslümanlar, bu muazzam cihad ruhunu bile tam olarak anlamaktan acizler; "Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya yol arayın ve Allah yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz." (Maide Suresi/35) buyuran Rabbin mukaddes emrini maalesef unutmuşlardır. Kimliğinde Müslüman tanımlı olan kimselere; bu ibretlik hadiseyi, bu muazzam cihad ruhunu, kelimelerle tasvir edilemeyecek bu azim teslimiyeti, her türlü bela ve musibet karşısındaki bu şükrü, daha başka nasıl anlatabilirsiniz? Eşya ile kendini kaybetmiş çürümüş zihniyetlere, kula kul olmuş ruhsuzlara bu cihadı nasıl izah edebilirsiniz? Allah, o cihad halkına büyük bir lütuf ve ikram vermiştir. Geride kalanları da bu azim cihadın laf ile edebiyatını yapma, medyada sözle ve hamasetle oyalanma, siyasette "şiddetle kınama ve lanetleme" gibi uğraşlar içinde bırakmıştır. Şeytan, cihadı anlamayan bu kişilere amellerini sevimli göstermiş ve kendilerini değerli bir iş yapıyormuş gibi göstererek, bu aziz cihad nimetinden mahrum bırakmıştır.
Savaş zamanında güçsüz kadınlar, yaşlılar ve çocuklar nasıl cihad meydanına ellerinde imkan varsa yardım malzemesi taşır, su taşır ve en azından dua ederse; bizim gibi geride kalanlar da bu misaldeki gibi cihaddan uzak kalmıştır. O kadın, yaşlı ve çocuklar, en azından özürleri sebebiyle cihad ortamından geride kalmıştır. Bazıları bu misaldeki durumdan daha beter bir durumdadır ki kendilerinin düştüğü çukurun pisliğini bile bilmezler. Kendilerine dünya meşguliyeti, ne kadar sevimli gelmiş ki Allah için birşeyler yapmaktan geride kalıyorlar ve bunun farkında bile değiller. Cihad ahlakından geride kalarak, mücahidlerin davasını sahiplenmekten uzak kalarak, dünya hayatlarına ve ticaretlerine devam edenler; eşya ve mal yığma derdiyle dertlenen ruhsuzlar; zamanın nasıl geçtiğini anlamayacak kadar zihinlerin işgal altında olan dünya esiri biz insanlar; manevi çürümüşlüğümüze ne bahane bulalım. "De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. "...Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe Suresi, 9/24) buyuran Allah-u Teala, cihad ruhunu gerektiği gibi anlamayan bizleri helak olup gitmekten muhafaza etsin. Başımıza belalar ve musibetler gelmeden, aklımızı başımıza almayı nasip etsin. (Amin)
Gazze'deki imanın ne olduğunu, müslümanlardan bazıları görmeye çalışmasa da vicdan sahibi tüm dünya insanları gördü. Zulüm ve baskının yok edemediği halkın imanı, milyonların İslam'a bakışını değiştirdi. Şehitlik sırasını bekleyen pek çok Gazzelinin mücadelesi ve cihadı, İslam'ın güzelliklerini tüm dünyaya duyurdu. Unutulmuş bir ilahi emir olan "cihadın" ne olduğunu tüm dünya bizzat yaşayarak görüyor. Herkes safını seçti veya seçiyor. Bazıları ise gizli maskelerin ardında saklanarak duruma göre saflarını seçmek veya değiştirmek için sırasını bekliyor. Kimileri görünen bu dünyanın güç sahiplerine boyun eğdiler ve izzet ve şereflerini az bir menfaat karşısında sattılar; kimileri de Allah'a dayanarak zafere veya şehadete razı geldiler. Herkes durduğu yerde, seçtiği safın karşılığında ilahi hükmün tecelli olacağı vakti bekliyor.
Cihad topraklarındaki küçücük çocukların yüzlerindeki nur ve ilahi terbiye, nasıl izah edilebilir? Evladını kaybetmiş bir ananın, sessizlik içindeki teslimiyeti, nasıl kelimelerle anlatılır? Yıkılmış, harabeye dönmüş güzelim şehrin sokaklarında başlarına bombalar yağarken, insanların yaralılarını çıkarma çabası nasıl tasvir edilir? Her türlü imkansızlığa, ambargoya ve baskıya rağmen şehri terketmeyen genciyle, yaşlısıyla Kudüs davasını sahiplenmiş bu izzet sahibi millet, nasıl diğer müslümanlarla aynı kefeye konabilir? Tepelerine bombalar yağarken, hiçbir şey olmuyormuş gibi sekinetle zeytinyağına kuru ekmek banarak hayatlarını devam ettirmeye çalışan, yıkık viranelerin arasında teneke sobalarda ısınarak yemek yapmaya çalışan bir ananın gayreti, ne ile kıyaslanabilir? Yiyecekleri ve içeçecekleri olmayan çocukların yağan yağmur altındaki sevinci, ne ile izah edilir? Ailelerinden çoğunu şehid veren, dünyada kimsesiz kalmış küçük yetimlerin feryadı, nasıl dille söylenir? Müslümanların suskunluğuna karşı her türlü baskıya, zulme ve soykırıma direnen bir milletin izzeti nasıl kelimelere dökülebilir? "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar, aldırmazlar. Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir." (Maide Suresi/54) buyuran Allah, o mücahidleri seçmiştir ve o halk da Allah'tan razı olmuştur. Allah, herşeyden müstağnidir. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah, İslam dinini aziz kılmıştır. O'nun vaadi haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. "Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir." (Ankebut Suresi/6) Hiçbir şey yapmadan pasif olarak duran ve kendilerini de müslüman olarak tanımlayanlar, kısıtlı imkanlarla cihad ruhunu yaşatan bu aziz millete nasıl söz söyleme hakkını bulurlar anlamış değilim. Bu boş laf sahipleri, Kuran-ı Kerim'i hiç okumuyorlar mı? Rabbimizin şu sözünü hiç mi duymadılar? "İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır." (Tevbe Suresi/20) Başımıza bu tür bir savaş belası gelmiyor diye umursamaz tavırla gündelik yaşamlarına devam edenler; müminlerin bir ve kardeş olduğunu unutup "onların derdiyle" dertlenmeyenler; eğlencesinden, zevk ve sefasından taviz vermeyip rutin hayatlarına devam edenler; elinde güç ve imkan olduğu halde, zulmü engelleyebilecek kuvveti olduğu halde sessizliği tercih edenler; Allah'a verecek cevaplarını hazırlasınlar. Zalimlerle işlerini ve ticaretlerini kesmeyip devam ettirenler; türlü bahanelerle boykotları umursamayanlar; gerçek gücün Allah olduğunu unutup sahte ilahlar edinenler; "(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır." (Tevbe Suresi/41) ayetinin anlamını unutup, dünyaya meylederek mümin kardeşlerini bir başına bırakanlar; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin görenler; Allah'ın huzuruna çıkacağınız gün yakındır.
Dinin ahkamını dünya hayatında yok sayanların, cihadı anlaması nasıl beklenir ki? Vaazlarda, yazılarda, kitaplarda dini yaşadığını zannedenlerin durumu; "İman etmiş olanlar: Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı! derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur! (Muhammed Suresi/20) ayetteki misale benzer bir şekilde hastalıklı hale gelmiştir. Kafirlere ve münafıklara karşı şiddetli olmayı emreden Allah'ın emir ve yasaklarına kayıtsız kalanlar; zalimlerle iş tutup kol kola girenler; kulaklarını hakkın sesine tıkayıp batıla kalplerini açanlar; mümin olma vasfını unutup dünyaya tapanlar; "Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer de ne kötüdür!" (Tahrim Suresi/9) ayetinin muhatabı olduklarını unuttular. Allah'ın kimseye ihtiyacı yok. Hele kendi gölgesinden korkan pısırık müslümanlara hiç ihtiyacı yok. "O, isterse dinini elbette fâcir/fasık kişi ile de te'yîd edip kuvvetlendirir." (Buharî, Cihad, 182; Müslim, İman, 178)
Şehadet, bir iman meselesidir. Her kişiye nasip olmaz. Allah'ın seçtiği kullarına ne mutlu! Cenâb-ı Hakk, kullarını günahlarından arındırıp tertemiz huzuruna almak için bazen birtakım vesileler yaratır. Şehadet, bu durumun en yalın ve en güzel halidir. Gerçekten temizlenmiş ve diri olanlar, işte o "ruhu temizlenen" kimselerdir. "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. (Âl-i İmrân Suresi/169-170). Şehitlikle temizlenen ruhlar, bir vuslat anı gibi dünya zindanından kurtulup Allah'a kavuşacağı günü beklerler. O mücahidleri bekleyen nimeti ve kavuşacakları nuru; dünya sevdasına düşmüş olanlar anlayamazlar, onlar bu idrak ve şuurdan ebediyyen uzaktır. "Allah'a ve peygamberlerine iman edenler, işte onlar, Rableri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehadet mertebesine erenlerdir. Onların mükafatları ve nûrları vardır..." (Hadid Suresi/19). Şehitlik için sabırla mücadele edenler, kendilerine sıranın geleceği günün müjdesi içinde ya zafer ya da şehadet için koşuşturur dururlar. Onların bu aşk içindeki durumunu, dışarıdan izleyen kişiler, kalplerindeki eğrilikle boş boş konuşurlar. "Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de şehadeti beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir.(Ahzab Suresi/23)
Allah, kendi yolunda canlarıyla mallarıyla savaşan mücahidlerin, müminlerin azmini ve kuvvetini arttırsın. Mücadele, haktır. Dava, haktır. Yol, seçilmiştir. İstikamet, bellidir: Ya zafer ya şehadet! Allah, İslam uğrunda savaşanların zaferini mübarek kılsın. Rabbim, İslam mücahidlerine mutlak bir zafer versin. O mücahidleri Allah görünen ve görünmeyen ordularıyla desteklesin. "Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez." (Müddesir Suresi/31) ayeti mucibince Allah-u Teala melekleriyle cihad edenlere ve zulme uğrayan mazlum halklara yardım etsin. "Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah azizdir, hakimdir." (Fetih Suresi/7) Zalimleri, işgalci israil'i destekleyen her kim varsa Allah da onları toptan lanetiyle boğsun.
Ey Allah düşmanları! Tarihe bakıp ibret alın. Firavunlardan, Nemrutlardan, azgın kavim ve topluluklardan Allah'a savaş açıp da kazanan yoktur. Sonları hep perişan olmuştur. "Orduların, Firavun ve Semûd'un (uğradıkları felaketin) haberi sana geldi mi?" (Büruc Suresi/17-18) Ey peygamber katilleri! Allah'ın düşmanları Siyonistler! Tarihte yaşadığınız o zelil ve perişanlık günleriniz yakındır. Allah'ın sizin için hazırladığı sonu bekleyin. "Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır." (Âl-i İmrân Suresi/126). Allah'ın dininde sebat edenler, cihaddan geri kalmayıp hak davayı savunmaya devam edenler işte "Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır." (Saffat Suresi/172) Allah, o kimselere şanlı bir zaferle yardım edecektir.
En aykın zamanda işgalci ve katil, çete sürüsü siyonizmin yıkılıp yok olduğu günlerin gelmesi duasıyla, Allah mücahidlerin yardımcısı olsun. (Amin)
Kadir PANCAR
15/10/2023
Şehadet Mertebesi
Şehidler ve Onlara Ait Hükümler
628- Şehidlik büyük bir derecedir. Allah yolunda canını veren bir müslümana "Şehîd" denir, çoğulu Şüheda'dır. Böyle bir adama şehîd denilmesi, ya cennete gireceğine şahidlik yapıldığı veya ölümü anında birtakım rahmet meleklerinin hazır bulunduğu veya kendisi Yüce Allah'ın manevî huzurunda hazır olarak rızıklanacağı içindir.
628- Şehidlik büyük bir derecedir. Allah yolunda canını veren bir müslümana "Şehîd" denir, çoğulu Şüheda'dır. Böyle bir adama şehîd denilmesi, ya cennete gireceğine şahidlik yapıldığı veya ölümü anında birtakım rahmet meleklerinin hazır bulunduğu veya kendisi Yüce Allah'ın manevî huzurunda hazır olarak rızıklanacağı içindir.
Şehîd kelimesi, Şahid
sözüne denk olup hazır manasını taşır. Şehîdler üç kısma ayrılırlar:
1) Hem dünya, hem de âhiret bakımından şehid olanlar. Bunlar birer hükmî şehiddirler.
2) Yalnız dünya bakımından şehid olanlar. Bunlar da birer hükmî şehiddirler.
3) Yalnız âhiret bakımından şehid olanlar. Bunlar da birer hakîkî ve uhrevî şehiddirler. Böylece şehidler üç kısımdır.
1)
Mükellef ve taharet üzere bulunduğu halde, kendisine haksız yere yapıldığı
bilinen bir tecavüzle öldürülmüş olan ve bundan dolayı da varislerine diyet
olarak bir mal verilmesi gerekmeyen herhangi bir müslümandır. Gayrimüslimlerle
veya yol kesicilerle yapılan çatışma sonunda öldürülüp cünüb bir halde
bulunmamış olan akıl sahibi ve büluğ çağına ermiş bir müslüman, böyle bir
şehiddir.
2) Savaş meydanında gözünden kan gelmiş olmak gibi, üzerinde
öldürülme alâmeti olduğu halde ölü bulunan bir müslüman da böyle bir
şehiddir. Yine, malını, canını, ırzını ve diğer müslümanları veya
müslümanların koruması altında bulunan gayrimüslimleri korurken kılıç ve kama
gibi parçalayıcı bir silâhla haksız yere derhal öldürülmüş bulunan mükellef ve
tahir bir müslüman da böyledir.
Bu gibi şehidler birer kâmil şehiddir.
Hem dünya, hem de âhiret bakımından şehiddirler. Bunlardan her birine "Hükmi
Şehid" denir. Bu gibi şehidlerin hükmü, yıkanmaksızın, yalnız namazları kılınıp
elbiseleri ile gömülmektir.
Bu muhterem şehidlerin Allah katında dereceleri pek yüksektir. Hak yolunda şehid olanlar, sonsuz bir hayata sahibdirler. Bunlar sonsuz bir âlemde daima rızıklandırılacaklardır. Bunların bu özellikle ve seçkinliklerinden dolayıdır ki, ayrıca yıkanmaları gerekmemekte ve kanlı elbiseleri kendileri için bir seçkinlik nişanı bulunmaktadır. O kan bir ibadet eseridir, giderilemez. Ancak kendilerine dışardan bir pislik değmişse, o giderilir. Bir de kefen olmaya elverişli bulunmayan kürk, palto, ayakkabı ve kalpak gibi kaba şeyler üzerinden alınır. Zırh ve silâhları da çıkarılır. Geri kalan elbiseler sünnet mikdarından fazla ise, azaltılır. Elbiseleri noksan ise sünnet miktarına çıkarılır.
Bu, İmam Azam'a göredir. İki İmama göre, bu
şekilde öldürülmüş olan bir müslüman, henüz mükellef ve tahir bulunmamış olsa
da, yine ona aynı işlem yapılır. Savaş halinde öldürülen büluğ çağına ermemiş
müslüman bir çocuk veya cünüb bulunmuş olan bir İslâm askeri gibi...
(Üç
İmama göre, böyle bir hükmî şehid yıkanmayacağı gibi, üzerine namaz da kılınmaz.
Uygun görülen elbiseleri ile gömülmesi gerekir.)
2) Kalbinde nifak
bulunduğu halde görünüşte müslüman sanılan ve savaşta müslümanların safında
bulunurken düşman tarafından öldürülen bir şahıstır. Bu da bir "hükmî şehid"
dir. Buna da dünya ahkâmı itibariyle şehid denir. Bunun da görüş hali esas
alınarak yıkanmaz, üzerine namaz kılınıp elbisesi ile gömülür.
(Şafiîlere
göre ganimet için veya gösteriş için savaşan veya ganimet mallarından çalan bir
müslüman da, savaş esnasında öldürülürse, yalnız dünya şehidi sayılır. Aynı
zamanda Allah'ın tevhid kelimesini yüceltmek için savaşsa da hüküm aynıdır.
Bunun hakkında da görünüş haline bakılarak şehid işlemi yapılır.)
3)
Kâmil şehidde aranılan şartların bazılarını toplamayarak ölümü, yalnız âhiret
ahkâmı itibariyle şehid sayılan bir müslümandır.
Örnek: Hata yolu ile
öldürülüp varislerine diyet adı altında bir mal verilmesi gereken bir müslüman,
âhirette sevaba kavuşma yönünden şehid sayılırsa, da dünya ahkâmı bakımından
şehid sayılmaz. Bunun için diğer ölüler gibi yıkanır, kefene konur ve namazı
kılındıktan sonra gömülür.
Yine, gayri müslimlerle veya yol kesici
şakilerle savaşırken yaralanıp savaş bittikten sonra bir tarafa çekilerek biraz
yeyip içtikten, konuştuktan, uyuduktan, ilâç kullandıktan veya aklı başında
olarak üzerinden bir namaz vakti geçtikten sonra vefat eden bir müslüman da, bu
hükme girer. Bu şekilde ölen bir mü'mine "Mürtes" denir.
Suda boğulan,
ateşte yanan, enkaz altında kalan, veba, taun, ishal, sıtma, zatülcenb
hastalıklarından biri veya akreb sokması ile ölen; nifas halinde veya gurbet
elinde veya ilim yolunda veya cuma gecesinde ölen bir müslüman da aynı
hükümdedir.
Sevabını Allah'dan bekleyen bir müezzinin ve doğru alışveriş
yapan müslüman bir tüccarın, ailesinin geçimini kazanmak için hak üzere bir
çalışma sonunda ölmesi de bu tür şehidlerdendir.
Bütün bunlara, âhiret
ahkâmı bakımından "Şehid" denir. Bu yönden herbirine "Hakikî Şehid"
denilmektedir. Bunlar din görevlerine bağlı kimseler ise âhiret ahkâmı
bakımından birer şehiddirler. Fakat dünya ahkâmı bakımından şehid sayılmazlar.
Bunun için diğer ölüler gibi yıkanırlar, kefenlenirler. Namazları kılındıktan
sonra da mezarlarına diğer müslümanlar gibi gömülürler.
Evinde veya başka
bir yerde öldürülmüş bir halde bulunan bir müslüman hakkında da böyle işlem
yapılır. Çünkü onun zulmen öldürülmüş olduğu kesinlikle bilinemez.
Sonuç:
Şehidlik büyük bir nimettir. İnsanın iyi hal üzere yaşayıp şehid olarak ölmesi,
onun hakkında pek büyük bir saadettir. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
"Şehidliğe ermesini Yüce Allah'dan ihlâsla dileyen kimseyi, Yüce Allah şehidler
derecesine eriştirir; isterse döşeğinde ölsün..."Bütün bunlar ihlâsın ve
güzel niyetin yüksek derecelere ulaşma sevgisinin bir mükâfatıdır.
"Sonuç müttakilere ve hamd Âlemlerin
Rabbına mahsustur.""Her kim sıdk ile Allah'dan şehid
olmayı dilerse yatağında ölse dahi Allah onu şehidlerin durağına
eriştirir."
Allahû Teâlâ Hazretleri, hepimizi, din görevlerini gereği üzere yerine getirmeye muvaffak kılsın, güzel niyetlere sahib olan ve şehidlerden sayılan iyi kulları arasına katsın amîn. .Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları
Kelime-i Şehadet'in anlamı
İslam’ın
ilk şartı Kelime-i Şehadet getirmektir. Kelime-i Şehadet’i söyleyerek
kalben Allah’ın (c.c) birliğini ve Hz. Muhammed’in (s.a.v)
peygamberliğini kabul eden kişi, artık Müslüman olmuş olur. Kelime-i
Şehadet, İslam'a girişin en temel şartıdır. Kelime-i Şehadet getirmeyen
bir kimse Müslüman olarak sayılmaz. Ayrıca, Şehâdet kelimesini dil ile
söyleyip kalple de tasdik etmek gerekir.
اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُKelime-i Şehadet: "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulühü" şeklinde okunur. Kelime-i Şehadetin Anlamı: "Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed (s.a.v) O'nun kulu ve Rasûlüdür."
Kelime-i
Şehadet-i söyleyen kişi, Müslüman olarak İslam toplumunun bir üyesi
olur. Hiç kimse, Kelime-i şehadet'i söylemeye zorlanamaz; zorlanan
kişinin şehadeti geçerli sayılmaz. Kelime Şehadet, iman esaslarını
içinde barındıran özlü bir kelamdır. Bu konuda İmam Gazali, İhya'da
şunları söylemektedir:
"Akide hakkında söylediklerimizin yeni yetişen çocuğa telkin edilmesinin uygun olduğunu bilmelisin. Böylece çocuk küçük yaşlarda öğrendiği bu
bilgileri unutmayacak ve yaşı ilerledikçe de mânâlarını yavaş yavaş anlayacaktır. İlk
anda gerekli bilgileri öğretmek, ikinci kademede mânâsını
anlatmak, daha sonra da inanıp yakîn hasıl etmesini ve doğrulamasını
sağlamak gerekir. Bu ise çocuklarda delilsiz ve burhansız meydana gelen
bir durumdur. İnsan kalbinin, ilk yetişmesi anında hiçbir delile ihtiyaç
olmaksızın imanı kabul etmeye müsait bir fıtratta bulunması Allah'ın
bir
fazlıdır. Bu durum nasıl inkâr edilebilir? Halk tabakasının bütün
inançları,
başlangıçta, mücerret telkin ve sade taklitten ibaret değil midir?
Evet, sadece taklitten meydana gelen iman, başlangıçta zaaftan kurtulmuş
değildir. Böyle bir imana sahip olan kişinin inancının, zıddının
telkiniyle silinip gitmesi mümkündür. Bu bakımdan, bu inancın takviyesi,
çocuğun ve halk tabakasının kalbinde sarsılmayacak derecede ve
yerlestirilmesi gerekir. Fakat bu inancın takviyesi ve yerleşmesi için
ille de kelam ve cedel ilmi öğrenmek şart değildir."
Ehli Sünnet'in İslâm'ın Şartlarından Olan Kelime-i Şehâdet
Hakkındaki İnancı
Yaratan,
ölümden sonra tekrar hayat veren, dilediğini en güzel şekilde yapan,
övülen, Arşın sahibi olan, şiddetli gazabı bulunan, kullarının en
seçkinlerini doğru yola ileten ve onlara bu yolda sebat veren;
kendilerine tevhid inancını nasip ettiği bu kullarına inançlarını şüphe
ve tereddütlerden korumak suretiyle nimet ihsan eden, onları seçkin kulu
ve Rasûlü
Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) yolunda yürümeye muvaffak kılıp kendilerine
onun şerefli ashabının izinden gitmeyi lûtfeden, zâtında ve fiillerinde
kullarına ancak can kulağıyla dinleyenlerin anlayabileceği sıfatların en
iyileriyle tecelli eden; zâtında bir, ortaksız ve benzersiz olup, bütün
mahlûkatın her çeşit ihtiyaçlarını verdiğini, zıddı olmayan biricik zat
ve eşi bulunmayan yegane varlık, evveli olmayan bir Vâhid, sonu
bulunmayan ve varlığı
ebediyyen devam eden nihayetsiz bir Kayyûm, kesintisiz bir varlık, ezel
ve ebedde celâl sıfatlarıyla muttasıf ve zamanın aşımıyla sonuçlanmayan
bir zat olduğunu, kullarına bildiren Allah'a hamd ü senâlar olsun!
Zamanın akıp gitmesiyle, Allah zeval bulmaz! "O, (herşeyden önce mevcut olan) Evvel'dir, (herşey helâk olduktan
sonra geriye kalacak) Ahir'dir. (O'nun varlığı sayısız delillerle)
Zâhir'dir. (Akılların idrâk edemeyeceği zâtı ise) Bâtın'dır. O herşeyi
bilendir." (Hadid Suresi/3)
Tenzih: Allah suretlenmiş bir cisim olmadığı gibi, takdir ve tahdid edilmiş bir
cevher de değildir. O ne takdirde ve ne de taksimde hiçbir cisme benzemez.
Cevher olmadığı gibi, cevherlerin merkezi de değildir. Araz olmadığı gibi
ârazların bulunacağı yer de değildir. O hiçbir mevcuda benzemez, hiçbir mevcud da
O'na benzemez. "O,
göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi cinsinizden eşler
kılmıştır. Davarlardan da çiftler yaratmıştır. Sizi bu tarzda yaratıp
üretiyor.
Onun
benzeri yoktur. O, Semî'dir (bütün söylenenleri işitir), O, Basîr'dir
(bütün yapılanları görür)." (Şûrâ Suresi/11) Hiçbir şey O'nun
benzeri olamaz. O da hiçbir şeyin benzeri değildir. Hiçbir şey O'nu
sınırlandırmaz ve kıt'alar kapsamaz. Cihetleri yoktur. Yer ve gökler,
O'nu istiab etmez. O, söylediği vechile 'istiva etmek'ten hangi mânâyı
kastetmişse, o mânâ ile arş'a istivâ etmiştir. O, arş ile temas etmek,
onun üzerine yerleşmek, oraya vâkî olmak ve başka yere intikal etmek
gibi sonradan yaratılanların vasıflarından münezzeh ve
uzaktır. Zira arş, yaratılmış olmak hasebiyle, O'nun azametini taşıyamaz
Aksine arşı da, arşı taşıyan melekleri de kudretinin lûtfuyla O
yaratmıştır. Bütün bunlar, O'nun kudret elinde bulunmaktadır. O, arşın
göğün en üst noktasından, tâ yerin en alt tabakasına kadar herseyin
üstündedir. Fakat bu durum onu yerden ve yerin en alt tabakasından
uzaklaştırmadığı gibi, arşa ve göklere de yaklaştırmaz, Bu üstünlüğün
yakınlık ve uzaklık açısından herhangi bir tesiri yoktur. O'nun derecesi
hem arştan ve göklerin en üst noktasından ve hem de yerden ve yerin en
alt tabakasından daha yücedir. Buna rağmen O, her varlığın yakınındadır:
kullarına da şah damarından daha yakındır. "O, herşeye (bütün yaptıklarınıza) şahiddir." (Sebe Suresi/47)
O'nun
yakınlığı, cisimlerin yakınlığına benzemez. Nitekim zâtı da cisimlerin
kendilerine benzemez... O, hiçbir zarfa girmediği gibi hiçbir şeye
de zarf olamaz. O,
zaman hududlarının dışında olduğu gibi mekân kapsamının da dışındadır.
O, zaman ve mekânı yaratmazdan evvel ne idiyse,
şimdi de aynı şeydir. O, sıfatlarıyla da yarattıklarından ayrılır. Zâtı,
kendisinden başkası olmadığı gibi, başkasında da olamaz. O, tağyir ve
tebdilden (değişikliklerden) münezzehtir. Sonradan meydana gelenler,
O'nda yer alamazlar. O'nda ârız
şeyler de yoktur. O, celâl sıfatlarıyla daimî bir şekilde zeval ve
yokluktan
münezzehtir. O, kâmil sıfatlarında daha gelişip kemâle ermekten
müstağnidir. (O'nun sıfatları zâtına yaraşacak derecede kemâlin
zirvesindedir. Eksiklik yoktur ki sonradan giderilsin...) O'nun varlığı
akılla bilindiği gibi, zatı da lûtfu gereği ve nimetini tamamlamak üzere
Dâr'ul
Kârar olan cennette ebrâra (iyilere) görünecektir.
Hayat ve Kudret
Allahü
Teâlâ diridir, Kâdir'dir, Cebbâr'dır, Kahhâr'dır. O'nun hiçbir kusuru,
aczi olamaz. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Fânilik ve ölüm, O'nun
hakkında mevzu bahis değildir. O, mülkün, melekûtun, izzet ve ceberûtun
sâhibidir. Hâkimiyet, güç, yaratmak ve emretmek yalnızca O'na aittir.
Kıyâmette gökler, O'nun sağında, dürülü olarak duracaktır. Bütün
yaratıklar O'nun emri altında ve kudret elinde bulunmaktadır. Bütün
varlıkları O var etmiştir ve onların yaptıklarını da kendisi
yaratmıştır.
Rızık ve ecelleri takdir eden O'dur. Takdir olunanlar ve emirlerin
evrilip
çevrilmesi, O'nun kudreti dâhilindedir. Takdir buyurdukları saymakla
bitmez ve
mâlûmâtının (ilminin) da nihayet ve sınırı yoktur.
İlim
O Allah, herşeyi bilen; ilmi, yerlerin en alt kısmıyla göklerin en üst noktası
arasında cereyan eden hadiseleri kapsayan, zerreciklerin dahi ilmi haricinde kalamadığı bir alimdir. O, zifiri karanlıkta kapkara bir taş üzerinde
yürüyen simsiyah bir karıncayı ve onun ayak izlerini dahi bilir.
Atmosferdeki zerreciklerin hareketlerini, tüm sırları ve en gizli
şeyleri bilir. Kalplerin düşüncelerine, hatıraların kıpırdanışına,
sırların gizliliğine
vakıftır. Bütün bunları kadim ve ezeli ilmiyle bilmektedir, Bu ilim asla
değişmeyecek, hiçbir zaman kaybolmayacak bir ilimledir. Zatında sonradan
var olup da bir zamana kadar devam edecek bir ilim değildir.
İrade
Allahü
Teâla, bütün kainatın varlığını irade ve bütün hadiseleri düzenleyen ve
idare eden bir zattır. Kainatta az veya çok, küçük veya büyük, hayır
veya şer, menfaat veya zarar, iman veya küfür, irfan veya cehalet, zafer
veya yenilgi, fazlalık veya noksanlık, itaat veya isyan,
görünür-görünmez
her ne cereyan ediyorsa mutlaka O'nun kaza, kader, hikmet ve isteğinin
hududları dahilindedir. Bu bakımdan O'nun diledikleri olur;
dilemedikleri
olmaz. Hiçbir bakış ya da hiçbir düşünüş, O'nun dilemesinin dışında
değildir. O yoktan var edici, yok olduktan sonra da tekrar iade edici ve
isteğini
en kuvvetli bir şekilde de emrinin önünde hiçbir engelin duramadığı ve
hiçbir kuvvetin, kaza ve kaderini reddetmediği Allah'tır.
Eğer O'nun tevfik ve rahmeti olmasa, hiçbir kul isyandan kaçamaz.
Yine O'nun dileme ve iradesi olmasa, hiçbir kul itaata güç yetiremez. Eğer
tüm insanlar, cinler, melek ve şeytanlar bir araya gelip de kâinattaki bir
zerreciği yerinden oynatmak veya hareketine mâni olmak isteseler, O'nun
irade ve dilemesi olmadan bu hususta kesinlikle âciz kalacaklardır.
Allahü
Teâlâ'nın iradesi, diğer sıfatları gibi zâti ile kaimdir. O, daima
bu sıfatlarla muttasıftır. Olacak olan herşeyin kendisi için belirlenen
zamanda olmasını ezelde irâde buyurmuştur. Böylece herşey bu ezeli irâde
doğrultusunda ne bir saniye önce ve ne de bir saniye sonra olmamak
şartıyla
kendileri için belirlenmiş zamanlarda gerçekleşir. Varlığında irade dışı
bir
değişme, bir bozulma olamaz. Bütün bunları yaparken de Allahü Teâlâ için
düşünme ve zaman harcama sözkonusu değildir. İşte bu sırra binaen hiçbir
durum, Allah'ı meşgul edip başka şeylerden gafil kılamaz.
Sem'i ve Basar
Allahü Teâlâ, Semi ve Basir'dir (işitir ve görür). İşitilmek durumunda
olan nesneler, ne kadar gizli olursa olsunlar, O'nun işitme sıfatından hariç
kalamaz. Aynı şekilde, görülmek durumunda olan şeyler de ne kadar ince
olurlarsa olsunlar, görme sıfatından hariç olamaz, Uzaklık,
işitmesini engelleyemediği gibi, karanlık da görmesine mâni olamaz. O,
göz bebeği ve
göz kapakları gibi azalar olmaksızın gördüğü gibi, kulak kepçesi ve
kulak zarı olmaksızın da işitir. Nitekim kalp ve dimağsız bilir, âzasız
çalışır ve aletsiz
yaratır. Çünkü O'nun ne zâti ve ne de sıfatları, yarattıklarının zât ve
sıfatlarına benzemez.
Kelâm
Allahü Teala konuşur ve bununla emreder, nehyeder, vaat ve tehditlerde bulunur. Ancak O'nun
konuşması zâtı ile kaim, kadîm ve ezelî olup yaratıkların konuşmasına
benzemez. Bu bakımdan O'nun konuşması, hava titreşimlerinden veya
cisimlerin çarpışmasından meydana gelen ses ile olmadığı gibi,
dudakların kapanmasıyla veya dilin hareket etmesiyle meydana gelen
harflerle de değildir. Kur'an, Tevrat, İncil ve Zebur; peygamberlerine gönderdiği semavî kitaplardır.
Kur'an-ı Kerim; dille okunur, mushaflarda yazılır ve kalplerde korunur. Fakat
bununla beraber kadimdir; Allah'ın zâtıyla kaimdir. Kalplere ve sayfalara
nakledilmesi, onu Allah'ın zâtından ayırmaz ve böyle bir ayırımı da kabul etmez.
Hz.
Musa (a.s), Allah'ın kelâmını sessiz ve harfsiz olarak dinledi.
Nitekim, iyiler (ebrâr) de O'nun zâtını âhirette cevhersiz ve araçsız
olarak
görecektir. İşte bütün bu sıfatlarda muttasıf olan Allah diridir,
âlimdir, kudret ve irâde sahibidir O işitir, görür ve konuşur. Fakat
diriliği, kudreti, ilmi,
iradesi, işitmesi, görmesi ve konuşması sadece Mu'tezile'nin inandığı
gibi zâti ile değildir. (Aksine bu sıfatlar zâtın aynısı ve gayrısı
olmayan ve ondan ayrılmaz birer
hakikattir.)
Tekvin, Fiiller ve eylem
Allah
Tealâ'dan başka ne varsa, cümlesi O'nun fiiliyle meydana
gelmiştir ve adaletinden feyizlenmiştir. O, varlıkları en güzel ve en
gelişmiş
şekilde var etmiştir. Allah Teâlâ, fiillerinde hikmet sahibidir. Kazâ ve
kaderlerinde âdildir. O'nun adaleti, kullarının adaletiyle kıyas
edilemez. Çünkü kul, başkasının mülkünde tasarruf ettiği zaman,
kendisinden zulüm
sâdır olur. Buna göre Allah'tan zulmün sudûru tasavvur olunamaz. Çünkü
Allah Teâlâ, başkasının mülkünde tasarruf etmez ki, bu zulüm olsun.
Allah'tan başka her ne varsa, insan, cin, melek, şeytan, gök, arz, hayvan, bitki, cansız
şeyler, cevher, araz, bilinen ve görünen herşey, sonradan Allah'ın kudretiyle yaratılmıştır. Bütün bunlar yoktan var edilmiştir.
Allah Teâlâ ezel'de tek başına idi ve kendisinden başka hiçbir varlık
yoktu. Bundan sonra kudretini göstermek ve geçmiş iradesini uygulama
sahasına çıkarmak için mahlukâtı yarattı. Bunları muhtaç olduğu için
değil,
ezelî iradesinin tahakkuku için yaratmıştır. Yaratmak ve icad etmekle
mükellef olmak, O'nun için vâcib ve zarurî bir vazife telâkki edilemez.
O, bunları ancak fazilet ve ihsanıyla yapmıştır. Nimet vermek ve ıslah
etmek de O'nun için zaruri ve yapılması gereken bir vazife değildir. Bu
bir lûtf-u ilâhîdir. Bu bakımdan fazilet, ihsan, nimet ve minnet O'na
aittir. Çünkü O, kularının üzerine çeşit çeşit azaplar göndermeye ve
onları birçok elemlere ve
hastalıklara müptelâ etmeye kadirdir. Eğer böyle yapacak olsa bu çirkin
bir
fiil ve zulüm değil, aksine adâletin tâ kendisi olur.
Allah
Teâlâ, mü'min kullarının ibâdet ve tâatlarını lütuf ve keremiyle
mükafatlandırır. Yoksa bu, Allah için zorunlu ve zaruri bir vazife
değildir.
Çünkü hiçbir kimsenin ve hiçbir varlığın, Allah'a herhangi bir ödevi
yükletmesi düşünülemez. Allah'tan herhangi bir zulmün sudûr etmesi
tasavvur olunamadığı gibi, herhangi bir varlığın Allah üzerinde bir
hakkının bulunması da vacip olamaz. Tâat ve ibadetlerde kulları
üzerindeki
hakkı sadece akıl yoluyla değil peygamberlerinin bildirmesiyle de vacip
olmuştur. Allah Teâlâ, peygamberler gönderdi ve onların doğruluklarını
apaçık mucizelerle teyid ve takviye etti. Onlar da Allah'ın emrini,
yasağını, vaadini ve vaîdini halka tebliğ buyurdular. Böylece halka da
getirmiş oldukları ilahi hükümlerde peygamberleri doğrulamak ve tasdik
etmek vazifesi
düştü.
Şehâdet'in İkinci Kelimesinin Anlamı
Peygamberin
peygamberliğini tasdik edip buna şahidlik etmektir. Allah
Teâlâ mektep ve medrese görmeyen peygamberi Hz. Muhammed'i (s.a.v),
Kureyş kabilesinde görevlendirdi. Onu Arap, Acem, cin ve insanların
tamamına gönderdi. Onun şeriatıyla -bu İslam şeriatı tarafından kabul
olunan
kısımları hâriç- daha önceki tüm şeriatları yürürlükten kaldırdı. Allah,
O'nu bütün
peygamberlerden üstün kılarak insanlığın efendisi yaptı.
Allah Teâlâ kendisinden başka mâbud olmadığına inanmaktan ibaret
bulunan imanın ancak 'Muhammed Allah'ın Rasûlü'dür' şehadetiyle kemâle erebileceğine hükmetmiştir. O; bütün insanları, peygamber olarak gönderdiği Hz.
Muhammed'in (s.a.v) gerek dünya ve gerekse de âhiret konusunda getirmiş olduğu
şeylerin hepsini tasdikle mecbur tutmuştur. Diğer taraftan Hz.
Muhammed'in (s.a.v) ölümden sonraki hayata dair söylediklerini kabul etmeyen
hiçbir kulun imanının kabul olunmayacağını da ilân etmiştir.
Nekir ve Münker'in Sualleri
Ölümden
sonraki hâdiselerin birincisi, Nekir ve Münker'in kabirdeki
sualleridir. Nekir ve Münker, korkutucu ve heybetli iki melektir. Bu iki
melek, kulu, ruh ve cesetle birlikte kabirde oturturlar. Sonrada ona
Tevhid ve
Risalet'i sorarak 'Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir?'
derler. (Tirmizî, İbn Hibban) "Bu iki melek, kabrin mihenk taşıdır." (Ahmed b. Hanbel, İbn Hibban) Onların sualleri ölümden sonraki ilk fitne ve ilk denemedir.
Kabir Azâbı haktır. İmanın kabul olunması için kabir azâbına da inanmak gerekir. (Buhârî, Müslim) Hem cisme ve hem de ruha uygulanacak ve Allah'ın dilediği bir zamana kadar sürecek olan bu azap, adaletin tâ kendisidir.
Mizan: Bu
terazi, büyüklük bakımından göklerin ve yer küresinin büyüklüğüne
eşittir, Onunla (Allah'ın kudretiyle) ameller tartılır. Bu terazinin
gramları, zerreler ve hardal taneleridir. Gramların bu kadar küçük
olması, adaletin
tam tecelli etmesi içindir. İyilik sayfaları bir hasene şeklinde nûr
kefesine
konur ve mizan Allah'ın faziletiyle ve O'nun nezdindeki derecelerine
göre
ağırlaşır. Günah sayfaları ise, bir günah suretinde zulmet (karanlıklar)
kefesine konur ve böylece mizan Allah'ın adâleti hükmünce bunlarla
hafifleşir. (Beyhaki)
Sırat Köprüsü
Sırat,
cehennem üzerine kurulmuş, kılıçtan keskin ve kıldan ince bir
köprüdür. Allah'ın hükmüyle, kâfirler, bu köprü üzerinden kayarak
cehennemin dibini boylayacaklardır. Yine Allah'ın fazlıyla mü'minlerin
ayakları bu köprü üzerinde sabitleşir ve böylece karar evi
(Dâr'ul-Karâr)
olan cennete varılır. (Buharî ve Müslim)
Kevser Havuzu
Sıratı
geçen mü'minler, cennete girmezden önce Hz. Muhammed'in (s.a.v)
kevser havuzundan kana kana su içerler. Bu öyle bir içiştir ki, artık
bir
daha susamazlar. Bu havuzun eni, bir aylık mesafedir. Suyu, sütten daha
beyaz, baldan da daha tatlıdır. Kenarında, gökteki yıldızlar adedince
bardak
vardır. Havuza açılan iki oluktan devamlı olarak kevser suyu akmaktadır.
(Müslim)
Hesap
Mahlûkâtın
hesabı, çeşitli durumlar arzetmektedir: Kiminin hesabı şiddetli ve
münakaşalıdır. Kimilerine de hesapta müsamaha gösterilir. Bazıları ise
hesaba çekilmeksizin cennete girer ki bunlar mukarrebindir. Bu
bakımdan Allah Teâlâ, dilediği peygambere: 'Peygamberlik vazifeni yerine
getirdin mi?' ve dilediği kâfire de: 'Sen peygamberleri yalanladın mı?
diye sual sorabilir. Fakat herkesi sorguya çekmeye mecbur değildir.
Sualsiz cennete ya da cehenneme de gönderebilir. Sünnet'ten ayrılan
bid'atçılardan bu konuda sual sorduğu gibi, müslümanları da amellerinden
dolayı sorguya tâbi
tutar. (Beyhaki)
Şefaat
Peygamberlerin,
sonra âlimlerin, onlardan sonra da şehidlerin ve Allah nezdindeki
derecelerine göre sair mü'minlerin şefaatına inanmak gerekir. Şefaatçısı
bulunmayan mü'minler de, Allah'ın fazlıyla ateşte ebedî olarak
kalmayacak, sonunda çıkartılacaklardır. Kalbinde zerre miktarı iman
bulunan herkes, cehennemden mutlaka çıkartılacaktır.
Tevhid Ehli'nin Cehennemden Çıkması
Tevhid
ehlinin ceza gördükten sonra, ateşten çıkacağına iman etmek gerekir.
Allah'ın fazlı ile hiçbir muvahhid (Allah'ın birliğine inanan hiçbir
kimse) cehennemde ebedî kalmayacaktır. Müslümanın bu inanca sahip
olması gerekir.(Buharî ve Müslim)
Sahabe-i Kiram Hakkında Hüsn-ü Zan Gerekir.
Sahabe-i kirâmın faziletine inanmak, tertiplerini bilmek, yani
peygamberlerden sonra insanların en faziletlisinin Hz. Ebubekir (r.a),
ondan sonra Hz. Ömer (r.a), sonra Hz. Osman (r.a) ve ondan sonra da Hz.
Ali (r.a) olduğuna inanmak gerekir. (İbn Mâce)
Bu
inançların hepsi hakkında hadisler vardır. Bütün bunlara inanıp
bağlanan bir kimse, hak ehlinden ve ehli sünnet cemaatinden olur;
dalâlet ve
bid'at fırkalarından ayrılır. İlahî rahmetine sığınarak, Allah Teâlâ'dan
bizlere ve bütün müslümanlara yakînin kemâlini ve elinde güzel sebat
vermesini isteriz. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir.
Allah Teâlâ ilahî rahmetini sevgili peygamberi Muhammed Mustafa'ya
ve her seçtiği kuluna inzal buyursun. Amin!
Kaynakça:
İmam Gazali, İhya Ulumiddin, Kitabül İlim-V, Çev. Ali Arslan, Cilt:1, s.291-297 Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1992




