Etiketler :
biyografi
fıkıh usulü
imam azam
islam düşüncesi
İmam-ı Azam Ebû Hanîfe, 80 (699) yılında Kûfe’de doğmuştur. Nesebi Nu‘mân b. Sâbit'tir. Ebû Hanîfe, varlıklı bir ticaret ailesinde yetişmiş ve gençlik yıllarında kumaş ticareti yapmıştır. Küçük yaşta Kur’an’ı ezberlediği ve kıraat ilmini Âsım b. Behdele’den öğrendiği rivayet edilir. Kûfe ve Basra gibi dönemin önemli ilim merkezlerinde büyüyen Ebû Hanîfe, çevresindeki alimlerin ilgisi sayesinde ilme yönelmiş ve farklı alanlarda eğitim almıştır. İlk olarak akaid ve kelâm ilmiyle ilgilenmiş, bu alanda çeşitli tartışmalara katılmıştır. Fıkıh ilmine yönelmesinin sebepleri arasında, özellikle Hammâd b. Ebû Süleyman’dan öğrenim görmesi şekillendirilmiş olabilir.
Ebû Hanîfe’nin asıl hocası Hammâd b. Ebû Süleyman’dır. 102 (720) yılından itibaren on sekiz yıl boyunca Hammâd’ın ders halkasına katılmış, hocasının vefatından sonra da onun yerine ders vermeye başlamıştır. Derslerine Irak’ın dört bir yanından çok sayıda talebe katılmış ve yetiştirdiği öğrencilerden Ebû Yusuf (158), Muhammed b. Hasan es-Şeybânî (189) Dâvûd (165), Esed b.
Amr (190), Hasan b. Ziyâd (204), Kasım b. Maan (175), Ali b. Mushir
(168), Hibban b. Ali (171 gibi en az kırk talebesinin ictihad edecek seviyeye ulaşmıştır. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed Hanefi mezhebinde görüşleri daha fazla kabul görmüş ve "İmameyn" olarak isimlendirilmiştir.
Ebu Hanife'nin ilmi, sahâbe ve tâbiîn zinciri üzerinden ilerlemiş; Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mes‘ûd ve Abdullah b. Abbas gibi sahâbîlerin görüşlerine dayalı olarak fıkhî yorumlarını geliştirmiştir. Seyahatleri sırasında Mekke, Medine ve Basra’daki önde gelen alimlerle de görüşmeler yapmıştır. Ebû Hanîfe’nin tâbiînden sayılması tartışmalıdır; bazı rivayetlerde on beş sahâbîyle görüştüğü öne sürülür, ancak bu görüşler tarihsel olarak tartışmalıdır. Genel olarak İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin "tebeu’t-tâbiînin" büyüklerinden biri olduğu kabul edilir.
Hayatı Emevîler ve Abbâsîler dönemini kapsar. Emevîlerin Ehl-i beyt’e karşı tutumunu eleştirmiş, Zeyd b. Ali’nin ayaklanmalarını hem manevi hem maddî destekle savunmuştur. Bu tavrı nedeniyle bazı dönemlerde hapse atılmış ve işkence görmüştür. Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle Kûfe’ye dönmüş ve derslerini sürdürmüştür. Ebû Hanîfe, hem ilmi hem ahlâkî açıdan vakur, mütevazi ve saygın bir şahsiyet olarak tanınmış; ders halkası ve yetiştirdiği öğrenciler sayesinde İslam fıkhının gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur.
Ebû Hanîfe, Abbâsîler döneminde başlangıçta ölçülü bir tutum sergilemiş, ancak Abdullah b. Hasan b. Hasan’ın oğulları Muhammed en-Nefsüzzekiyye ve İbrâhim’in ayaklanmaları ile babalarının hapiste ölmesi sonrası Abbâsî hilâfetine karşı tavrını açıkça göstermiştir. Bu süreçte isyan edenlere destek olmuş ve Mansûr’un kumandanlarını onlarla savaşmamaya ikna etmeye çalışmıştır.
Halife Mansûr, Ebû Hanîfe’nin bağlılığını sınamak için ona Bağdat kadılığını teklif etse de, sağlam rivayetlere göre o bu görevi kabul etmemiş, bu nedenle hapse atılmış ve işkenceye uğramıştır. Ebû Hanîfe, 150/767 yılında Bağdat’ta vefat etmiş ve vasiyeti üzerine Hayzürân Kabristanı’na defnedilmiştir; daha sonra türbe ve medrese yaptırılmıştır. Kişiliği ve ahlâkı açısından Ebû Hanîfe’nin kanaatkâr, cömert, güvenilir ve zâhid olduğu konusunda kaynaklar görüş birliği içindedir. Kazancına haram karıştırmamak için titiz davranmış, maddî imkanlarını öğrenciler ve ilim adamlarının ihtiyaçları için kullanmıştır. Temizliğe ve dış görünüşe önem vermiş, zühd ve takvâya bağlı bir yaşam sürmüştür. Ebu Hanife'nin hayatının son yıllarında tasavvufa yöneldiği bazı kaynaklar tarafından iddia edilmiştir.
Ebû Hanîfe, derin fıkıh bilgisinin yanı sıra güçlü bir ideal ve cesarete sahipti. Emevîler ve Abbâsîler döneminde halifelerin ve valilerin haksız uygulamalarına karşı açıkça tavır almış, hiçbir iktidar teklifini kabul etmemiş, işkence ve hapse katlanmıştır. Adalet ve hakikati savunmada kararlı olan Ebû Hanîfe, derslerinde ve ilmî toplantılarda başkalarının görüşlerine hoşgörülü yaklaşmış, öğrencilerini kendi kanaatini benimsemeye zorlamamış, ulaştığı sonuçları ise “Bundan daha iyisini bulan olursa doğru olan onun görüşüdür” diyerek ilmî araştırmayı teşvik etmiştir. Çağdaşları ve sonraki âlimler, Ebû Hanîfe’yi ilim, takvâ, cömertlik, edep, tevazu ve cesaret açısından örnek bir İslâm âlimi olarak nitelendirmişler ve "İmam-ı Azam" lakabını ona uygun görmüşlerdir.
Ebû Hanîfe’nin eserleri, temel olarak öğrencileri aracılığıyla fıkhî meselelerin tartışıldığı ders halkalarında ortaya çıkan çözümleri yazdırmasıyla şekillenmiştir. Talebesi Muhammed b. Hasan’ın kaleme aldığı zâhirü’r-rivâye metinleri, Hanefîler tarafından ona ait kabul edilen ictihadları ve görüşleri aktardığı için güvenilir kaynaklar olarak değerlendirilir. Bu metinlerdeki hükümler konu ve cinslerine göre “kitab”, alt başlıklarına göre ise “bab” ve “fasıl”lara ayrılmıştır. Ebû Hanîfe’nin bu yöntemi, Hanefî fıkhının sistemli tedvinine başlamasını sağlamıştır.
Doğrudan Ebu Hanife'ye nisbet edilen başlıca eserler şunlardır: el-Müsned, El-Fıkhü’l-Ekber, El-Fıkhü’l-Ebsat, El-ʿÂlim ve’l-müteʿallim, Er-Risâle, el-Ḳaṣîdetü’n-Nuʿmâniyye (Ebû Hanîfe’nin eserleri arasında el-Müsned, talebeleri aracılığıyla rivayet edilen hadisleri ve kendi ictihadlarında delil olarak kullandığı hadisleri içermektedir. El-Fıkhü’l-Ekber, akaid konularını ele alır ve Ehl-i sünnet’in görüşlerini özetler; bu eser birçok şerh ve tercümeye sahiptir. El-Fıkhü’l-Ebsat de akaidle ilgilidir ve oğlu ile talebeleri tarafından rivayet edilmiştir. El-ʿÂlim ve’l-müteʿallim, soru-cevap yöntemiyle akaidi açıklayan ve savunan bir risaledir. Er-Risâle, Basra Kadısı Osman el-Bettî’ye hitaben yazılmış olup, kendisine yöneltilen akaid eleştirilerine cevap niteliğindedir. El-Vasiyye, akaid konularını kısa ve öz şekilde ele alırken, el-Kasîdetü’n-Nuʿmâniyye Hz. Peygamber’e yazılmış bir na‘t olup çeşitli şerh ve tercümelere sahiptir.)
İmam-ı Azam Ebu Hanife sonrasında Hanefî mezhebi, İslam dünyasında en yaygın ve etkili fıkıh mezheplerinden biri olarak geniş coğrafyalara yayılmıştır. Tarih boyunca Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar, Gazneliler, Karahanlılar, Harezmşahlar ve Babürler gibi devletler tarafından benimsenmiş ve bu sayede farklı ülkelerde yayılmıştır. Günümüzde Türkiye, Balkanlar, Orta Asya ülkeleri (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan), Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan gibi bölgelerde Hanefî mezhebi hâkimdir. Orta Doğu’da ise Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin’de Hanefîler önemli bir topluluk oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Hanefî mezhebi resmî mezhep olarak kabul edilmiş ve devlet yönetimi ile hukuk sistemine yansımıştır. Bu nedenle Balkanlar, Doğu Avrupa ve Anadolu’da da yaygınlaşmıştır.
Ebû Hanîfe’nin Fıkıh İlmindeki Yeri
Ebû Hanîfe, hem ilmî müzakerelerle hem de ticaretle uğraşması sebebiyle hayatın içinde sürekli olarak fıkhî meselelerle karşılaşmış ve bu meseleler üzerine sayısız ictihad yapmıştır. Ebû Hanîfe’nin ictihad metodu, onun kendi sözlerinden anlaşılmaktadır: “Biz önce Allah’ın kitabında olanı alırız. Onda bulamazsak Hz.
Peygamber’in sünnetine bakarız. Orada da bir şey bulamazsak ashabın
ittifak ettiğini benimseriz, ihtilâf etmişlerse dilediğimizin görüşünü
alırız. Başkalarının görüşlerini onlara tercih etmeyiz. Ancak Hasan-ı Basrî, İbrâhim en-Nehaî, Saîd b. Müseyyeb
gibi tâbiîn âlimlerine gelince onların ictihadlarına bağlı kalmayız.
Onlar gibi biz de ictihadda bulunuruz. Aralarında müşterek illet
bulununca bir hükmü diğerine kıyas ederiz” sözünden ictihad metodu
anlaşılmaktadır. Eleştirilerin çoğu, onun tâbiîn fetvalarına bağlı kalmayıp kendi ictihad yeteneğini kullanması ve farklı görüşler vermesinden kaynaklanmaktadır.
Ebû Hanîfe’nin en belirgin metodolojik özelliği kıyas kullanımındaki sistematik yaklaşımıdır. Irak’ın karmaşık ve çeşitli hukuki sorunlar doğuran şartları, onun kıyası sıkça ve düzenli bir şekilde uygulamasını gerektirmiştir. Ancak iddia edildiği gibi kıyası nassa tercih ettiği veya haber-i vâhidleri reddettiği doğru değildir. Ebu Hanife, önce Kur’an’daki delilleri inceler, lafızlar arası ilişkileri (genel-özel, nâsih-mensuh) göz önünde bulundurur, delil bulunmadığında sünnete başvurur. Hadisleri delil olarak alırken sahâbenin uygulamalarını, meşhur sünneti ve toplumsal yaygınlığı dikkate alır.
Ebû Hanîfe’nin hadis ilmindeki rolü yeterince güçlüdür. Hacası aracılığıyla birçok hadisi öğrenmiş, bu hadisleri ictihadlarında delil olarak kullanmıştır. Başta yirmiyi aşkın Ebû Hanîfe müsnediyle Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in
eserleri olmak üzere musannefler ve diğer hadis mecmualarında Ebû
Hanîfe’nin birçok rivayeti mevcuttur. Hadis alimlerine göre rivayet ettiği hadislerin sayısı az görünse de, ictihadlarında hadisleri doğru ve gerektiği şekilde değerlendirmiştir. Örneğin, sahâbe veya tâbiîn uygulamalarını esas alarak hadisleri yorumlamış, müsned ve mürsel hadisleri ayırt etmiş, gerektiğinde daha kuvvetli delillere dayanarak hüküm vermiştir. Rivayet ettiği hadislere aykırı düşen bir meselede ise genellikle hadis ona ulaşmamış veya hadis aradığı sıhhat şartlarını taşımadığı için amel etmeyi uygun görmemiştir. Ebû Yûsuf’un rivayetine göre Ebû Hanîfe, kendisine sorulan bir meselede doğrudan hüküm vermek yerine önce ilmî bir istişare süreci yürütürdü. Öncelikle öğrencilerinden, konuyla ilgili bildikleri hadisleri ve sahâbeye ait görüşleri aktarmalarını isterdi. Daha sonra kendisinin ulaştığı rivayetleri dile getirir, meselenin farklı ihtimallerini tartışmaya açardı. Talebelerinin her birinin görüşünü dikkatle dinledikten sonra nihai kanaatini ortaya koyardı. Şayet mesele hakkında bir hadis veya sahâbî görüşü bulunmazsa kıyas yoluna gider, kıyasın yeterli olmadığı durumlarda ise istihsan metodu ile amel ederdi.
İstihsan (hüküm çıkarırken daha güçlü ve uygun delile yönelme) metodu, onun fıkıh yaklaşımının önemli bir parçasıdır. Kıyas, olguları ortaya çıkarır; istihsan ise kıyasla elde edilen hükmü güçlendirir ve gerçek hayata daha uygun hâle getirir. Ebû Hanîfe, ictihadlarında hem kıyası hem istihsanı bir arada kullanmış, delil ve illete dayalı olarak karar vermiştir.
Ebû Hanîfe’nin öğrencileri, onun metodunu uygulayarak kıyasta ileri dereceler elde etmişlerdir. Talebelerinin kıyaslarını tartışır, ancak istihsan yöntemiyle vardığı hükümlerde kimse ona yetişemezdi. Meselelerde halkın muâmelâtını ve dinin temel ilkelerini göz önünde bulundurmuş, zorlayıcı çözümlerden kaçınmıştır.
Sonuç olarak, Ebû Hanîfe, fıkıh ilminde Kur’an, sünnet, sahâbe uygulamaları ve kıyası sistematik olarak birleştiren, istihsan ile destekleyen, hayatın içinden çıkan sorunlara çözüm üreten takva sahibi bir müctehiddir.
KAYNAKÇA:
[1]Ebû Zehra, M. (1962). Ebu Hanîfe (O. Keskioğlu, Çev.). Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı.
[2]Ebû Hanîfe. (1992) İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin beş eseri (M. Öz, Çev.). İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı.
[3]Beyâzîzâde, A. E. (1996). İmam-ı Azam Ebu Hanîfe'nin itikadi görüşleri (el-Usûlü'l-Münîfe li'l-İmâm Ebî Hanîfe). İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı.
[4]Mustaafa Uzunpostalci. (2026, 4 Ocak). Ebû Hanîfe. TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-hanife#1
0 yorum:
Fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırım. İlim; amel etmek ve başkalarıyla paylaşmak içindir. Niyetimiz samimiyetle insanlara yararlı olmaktır, akıbetimiz bu vesileyle güzel olsun. Dua eder, dualarınızı beklerim...
"Allah'ım; bana fayda sağlayacak ilimleri öğret ve ilmimi ziyadeleştir."
“Allahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana güvendim. Yüzümü, gönlümü sana çevirdim. İşlediğim tüm günahlarımı affeyle! Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dînin üzere sâbit kıl. Beni Müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!”
“Rabbim! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize tarafından bir rahmet bağışla.Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Muhakkak ki lütfu en bol olan Sen’sin. Senden başka ilâh yoktur."
Lâ ilâhe illallah Muhammedürrasulüllâh
KADİR PANCAR