Mazursun, Ahmed Gazali

İmam Gazali'nin kardeşi, Ahmed Gazâlî'ye atfedilen muhteşem şiir; aşk acısını, hem dünyevî hem ilâhî boyutlarıyla işlemiştir. Şiirin, bireysel bir aşkın tesiri olup olmadığı tam bilinmemekle birlikte, Allah’a duyulan aşkın acı ve özlemle yoğrulmuş halini dile getirdiği gözlemlenmektedir.

Ahmed Gazali'nin tasavvufi şiiri, az sözle çok anlam ifade eden tasavvufun özü mahiyetinde bir şiirdir. Kullanılan söz sanatları, mecazlar ve derin çağrışımlar yoluyla şiir, insanın kalbine dokunan bir etki oluşturur. Veciz sözlerle insanın içine işleyen bu şiir; yazar ve şair kimliğiyle bilinen Hilmi Yavuz tarafından aşağıdaki hali ile bir sohbet meclisinde okunmuştur:

Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun
Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun
Ben sensiz bin gece kan yuttum
Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun

| | | | 0 yorum

Kula kulluk edilmez

Sözlükte “esir, köle, uşak” anlamına gelen "kul" kelimesi, Türkçe bir kelime olup, Orhun Yazıtları’nda "esir ve köle" anlamında geçer. Osmanlı padişahlarındaki kullanımda, "halk, tebaa, hizmetkâr, sadık" gibi anlamlara gelir. Dîvânü lugāti’t-Türk’te "kul" kelimesine, Osmanlı kullanışına uygun olarak “tâbi, hizmetkâr, sadık” anlamları verilmiştir. Arapça ve diğer Sami dil ailesinde kul kelimesi, "abd" (ﻋﺒﺪ) şeklinde olup, “hür veya köle olan insan” anlamlarına gelir. Bazı kelimelerin mecazi olarak kullanımı, her ne kadar yaygınlık kazansa da itikadi açıdan uygun değildir. Kul kelimesi de kanaatimce sadece "Allah'a kul olmak" şeklinde, Allah'tan başka hiçbir varlığa has kılınamayacak kadar özel bir kelimedir. "Kul olmak" kelimesi, bazen çok sevilen kişiler için; "kulun kölen olayım" şeklinde sevgi-saygı amaçlı, bazen yüksek makamlar karşısında; "kulunuz" "bendeniz" şeklinde nezaket amaçlı, bazen de birini kendine hizmetçi kılmak manasında; "kapıma kul ederim" şeklinde tehdit amaçlı olarak, mecaza hamledilerek kullanılır. Benzer şekilde, tarihte Osmanlı padişahlarından nakledilen "kullarım" şeklindeki bir hitap tarzıyla da "köle, hizmetkar, asker" anlamlarında "kul" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelimenin böyle mecaz ya da hakiki anlamıyla Allah'tan başka varlıklar için kullanılması, kanaatimce haddi aşan bir kullanımdır. O kadar kelime arasından "kul" kelimesinin seçilip kullanılması, nefsin kolayca kibre düşebilmesinin yolunu açması bakımından bana göre sıkıntılıdır. İşte bu yazıda "kul olmak" kelimesinin kullanımından yola çıkarak, "hiçbir mahluka kul veya köle olmadan yalnız Allah'a kul olunacağını" anlatmaya çalışacağım. 
Kuran-ı Kerim'de "abd" hitabı Muhammed ﷺ ve diğer peygamberler, cinler, melekler ve insanlar için kullanılmış ve tapınma manasındaki bir  kulluğun yalnızca Allah için olacağı, Kuran-ı Kerim'de net bir biçimde bildirilmiştir. "Allah’ı bırakıp tapındıklarınızın hepsi sizin gibi (yaratılmış) kullardır. Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi hemen onları çağırın da size cevap versinler." (A’raf Suresi, 194) ilahi hitabı ve “Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.” (Hud Suresi, 26) ayeti, "kul" kelimesinin kullanımının da böyle bir vasıfa sahip olacağını akla getirir.
İnsan, yalnız Allah'a kul olur ve sadece O'na kulluk eder. Ancak Allah'a boyun eğerek gerçek manada huzur bulabilir. Allah'a itaat etmek ve O'nun emirlerini yerine getirmek, insanın hayatına bir anlam katar. Allah'a kul olmak; insanı doğruya, adalete ve hidayete yönlendirir. İnsanın gerçek huzuru bulması, Allah'a kul olmaktan geçer. Allah'a karşı sevgi ve itaat, insanın kalbini tatmin eder; manevi mertebeler elde etmesini, derecesinin yükselmesini sağlar. İnsan, yaratılış amacının bilincinde olmak zorundadır. İnsanın yaratılış gayesi, Allah'ı Rab olarak tanımak, sadece Allah'a ibadet etmek, daima Allah'a şükretmek ve O'nun rızasını kazanmaya çabalamaktır. İnsanın bütün varlığı ile Rabbine itaat etmesi ve O'nun rızasını kazanması için çaba göstermesi, bu dünyada varolmasının gereğidir.
Allah'ın kulları olarak insanlar, Allah'a itaatsizlik etmeden ve O'nun emirlerine eksiksiz uyarak yaşamaya gayret göstermelidir. İman, ibadet, takva ve güzel ahlak, insanın Allah'a kul olma sorumluluğunun temel unsurlarıdır. Allah'a kul olmak; insanın hayatında doğru yolu tercih etmesi, hidayete kavuşması, dünyada salih amel için hareket etmesi ve yaşamını Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla düzenlemesi anlamına gelir. İnsan, ancak Allah'a kul olur. O'nun emirlerine ve yasaklarına itaat eder. Yaratılmış hiçbir mahluk, ibadete layık değildir. İbadet ve kulluk ancak Allah'a yapılır. Nitekim Allah'ın kendilerine zenginlik, mal-mülk ve hakimiyet verdiği Karun, Haman, Firavun ve Nemrut gibi geçmişte ilahlık taslayan, mal ve servetleriyle böbürlenen sahte yeryüzü tanrıları; Allah yerine başka ilah arayışına giren buzağıyı tanrı edinen Samiri gibi daha pekçokları Allah'ın gazabı karşısında yok olup gitmişlerdir. "Karun'u, Firavun'u, Haman'ı da yok ettik. Andolsun ki, Musa, kendilerine apaçık belgeler getirmişti de onlar Yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa azabımızdan kurtulamazlardı." (Ankebut Suresi, 39) Andolsun ki güç ve kuvvet ancak Allah'ındır.  İnsan, ancak Allah'a kul olursa gerçek anlamda özgürleşir ve huzura erer. İnsan yaratıcıya karşı kulluğunu kabul ettiği zaman, boyun eğip itaat ettiği zaman, dünyada hiçbir şeyden çekinmez, kimsenin önünde eğilmez. Bu durum da kişiye manevi bir huzur ve anlam katar. İnsan başka hiçbir varlığa kul olamaz, başka bir varlığın önünde eğilemez. Böylece Allah'ın emir ve yasaklarına uyarak hareket eden bir insan, ancak Allah'a kul olabilir. İnsanlar ister gönüllü olarak isterse de gönülsüz olarak davransın sonunda, "Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman’a kul olarak gelecektir." (Meryem Suresi, 93)
| | | | 0 yorum

Modern Harici Zihniyet: Tekfircilik

İslam düşünce tarihinde tartışmalı kavramlardan biri olan tekfir, yalnızca teolojik bir hüküm olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal sonuçlar doğuran bir olgu olarak da dikkat çekmektedir. Tekfir, bir Müslümanı inanç sınırlarının dışına itme anlamı taşıdığı için bireysel bir kanaatin ötesine geçmekte; sosyal düzeni, siyasal otoriteyi ve meşruiyet ilişkilerini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle tekfir meselesi, din–siyaset ilişkisi bağlamında ele alınması gereken çok boyutlu bir kavramdır.
Tekfir, sözlük anlamı itibarıyla “küfürle itham etmek” anlamına gelir. Terim olarak ise bir kişinin, İslam inancının temel esaslarını reddettiği gerekçesiyle Müslüman sayılmaması, İslam dini ile alakasının kesilmesi anlamında kullanılır. Tekfir, Allah’tan gelen vahyi ve gönderdiği peygamberin bildirdiği dinî esasları inkâr eden bir kişinin kâfir olduğuna hükmetmeyi ifade eder. Kur’an-ı Kerim'de küfür fiili “günahları örtmek, bağışlamak” anlamıyla yer alır ve inançtan dönen veya Allah’a ve peygambere karşı inkârda ısrar eden kişiler kâfir olarak tanımlanır. Klasik İslam düşüncesinde bu hüküm, irtidat, miras ve nikah meselelerinde son derece ağır sonuçlar doğurduğu için, tekfire büyük bir ihtiyatla yaklaşılmıştır. Bir kimsenin inanç dairesinin dışına çıkarılması, İslam dininde sadece bireysel değil, hukuki ve toplumsal sonuçlar da doğurduğundan İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu, tekfir konusunda genellikle sınırlayıcı ve temkinli bir tutum benimsemiştir. [1] İmam Gazzâli, “tekfir tıpkı kölelik ve özgürlük gibi şeri bir konudur, eğer manası kanının mubah olması ve cehennemde ebedi kalması ise bu konuda verilecek hükmün ya nassa ya da nasdan çıkarılmış hükme dayanıyor olması lazımdır" diyerek tekfir zihniyetini sınırlandırır. Ona göre açıkça Kelime-i Tevhid’i ikrar eden ve kıble ehli olan kimsenin kanı ve malı helal görülemez. [2]  Akaid alimlerinden İmam Tahavi’ye göre de kıble ehli bir kimse helalleştirmediği sürece bir günahı yüzünden tekfir edilemez. [3] Buna göre imanı “kalbin tasdiki” olarak kabul eden Ehli Sünnet alimleri (Eş’âri ve Mâturîdîler), söz veya fiiller yoluyla inkâr söz konusu olmadıkça, hiç bir zaman ehli kıbleyi iman dairesinin dışına çıkarmamayı genel bir ilke olarak kabul etmişlerdir. 
| | | | 1 yorum

İmam-ı Azam Ebu Hanife

İmam-ı Azam Ebû Hanîfe, 80 (699) yılında Kûfe’de doğmuştur. Nesebi Nu‘mân b. Sâbit'tir. Ebû Hanîfe, varlıklı bir ticaret ailesinde yetişmiş ve gençlik yıllarında kumaş ticareti yapmıştır. Küçük yaşta Kur’an’ı ezberlediği ve kıraat ilmini Âsım b. Behdele’den öğrendiği rivayet edilir. Kûfe ve Basra gibi dönemin önemli ilim merkezlerinde büyüyen Ebû Hanîfe, çevresindeki alimlerin ilgisi sayesinde ilme yönelmiş ve farklı alanlarda eğitim almıştır. İlk olarak akaid ve kelâm ilmiyle ilgilenmiş, bu alanda çeşitli tartışmalara katılmıştır. Fıkıh ilmine yönelmesinin sebepleri arasında, özellikle Hammâd b. Ebû Süleyman’dan öğrenim görmesi şekillendirilmiş olabilir. 
Ebû Hanîfe’nin asıl hocası Hammâd b. Ebû Süleyman’dır. 102 (720) yılından itibaren on sekiz yıl boyunca Hammâd’ın ders halkasına katılmış, hocasının vefatından sonra da onun yerine ders vermeye başlamıştır. Derslerine Irak’ın dört bir yanından çok sayıda talebe katılmış ve yetiştirdiği öğrencilerden Ebû Yusuf (158), Muhammed b. Hasan es-Şeybânî (189) Dâvûd (165), Esed b. Amr (190), Hasan b. Ziyâd (204), Kasım b. Maan (175), Ali b. Mushir (168), Hibban b. Ali (171 gibi en az kırk talebesinin ictihad edecek seviyeye ulaşmıştır. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed Hanefi mezhebinde görüşleri daha fazla kabul görmüş ve "İmameyn" olarak isimlendirilmiştir.
Ebu Hanife'nin ilmi, sahâbe ve tâbiîn zinciri üzerinden ilerlemiş; Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mes‘ûd ve Abdullah b. Abbas gibi sahâbîlerin görüşlerine dayalı olarak fıkhî yorumlarını geliştirmiştir. Seyahatleri sırasında Mekke, Medine ve Basra’daki önde gelen alimlerle de görüşmeler yapmıştır. Ebû Hanîfe’nin tâbiînden sayılması tartışmalıdır; bazı rivayetlerde on beş sahâbîyle görüştüğü öne sürülür, ancak bu görüşler tarihsel olarak tartışmalıdır. Genel olarak İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin "tebeu’t-tâbiînin" büyüklerinden biri olduğu kabul edilir.
 
Hayatı Emevîler ve Abbâsîler dönemini kapsar. Emevîlerin Ehl-i beyt’e karşı tutumunu eleştirmiş, Zeyd b. Ali’nin ayaklanmalarını hem manevi hem maddî destekle savunmuştur. Bu tavrı nedeniyle bazı dönemlerde hapse atılmış ve işkence görmüştür. Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle Kûfe’ye dönmüş ve derslerini sürdürmüştür. Ebû Hanîfe, hem ilmi hem ahlâkî açıdan vakur, mütevazi ve saygın bir şahsiyet olarak tanınmış; ders halkası ve yetiştirdiği öğrenciler sayesinde İslam fıkhının gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur.
Ebû Hanîfe, Abbâsîler döneminde başlangıçta ölçülü bir tutum sergilemiş, ancak Abdullah b. Hasan b. Hasan’ın oğulları Muhammed en-Nefsüzzekiyye ve İbrâhim’in ayaklanmaları ile babalarının hapiste ölmesi sonrası Abbâsî hilâfetine karşı tavrını açıkça göstermiştir. Bu süreçte isyan edenlere destek olmuş ve Mansûr’un kumandanlarını onlarla savaşmamaya ikna etmeye çalışmıştır. Halife Mansûr, Ebû Hanîfe’nin bağlılığını sınamak için ona Bağdat kadılığını teklif etse de, sağlam rivayetlere göre o bu görevi kabul etmemiş, bu nedenle hapse atılmış ve işkenceye uğramıştır. Ebû Hanîfe, 150/767 yılında Bağdat’ta vefat etmiş ve vasiyeti üzerine Hayzürân Kabristanı’na defnedilmiştir; daha sonra türbe ve medrese yaptırılmıştır. 
| | | 0 yorum

İslam dini açısından kapitalizm düşüncesi

Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bunların kâr amacıyla işletilmesine dayanan ekonomik bir sistemdir. Kapitalizm, serbest piyasa ekonomisinin bir yansıması olarak, rekabetçiliğe dayalı, tüketim odaklı bir anlayış çerçevesinde literatürde 16. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Malların fiyatları ve dağıtımı ağırlıklı olarak piyasadaki satıcıların arasındaki rekabet ve anlaşmalarla belirlenen ve tümüyle insanların tüketimi üzerine yoğunlaşmış bir sistem olan kapitalizmde, kişiler mecburi olarak aşırı miktarda tüketmeye alıştırılmış durumdadır. Bu nedenle iktisadi açıdan insanlar arasında tam manasıyla bir mutluluk oluşmamaktadır. Hal böyle olunca kapitalizm sisteminde, tüketebilmek için para kazanmak ve daha fazla çalışmak, meşru veya meşru olmayan faiz ve banka gibi zeminlerde para ve servet sahibi olmak gerekmektedir. Para kazanmanın mal ve mülk elde etmenin, İslam dini açısından meşru bir zemini vardır. İslam dinine göre, mal ve servet biriktirmek için her yol mubah değildir.
İslam dini, kapitalizmin aksine sürekli üretim ve tüketim ilişkisini değil, paylaşımcılığı ve yardımlaşmayı öngörmektedir. İslam, malları haksız yere harcamayı red ettiği gibi servet yığmayı kabul etmez. “Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele! O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı! (Tevbe Suresi/34-35) denilecektirEğer insan gereğinden az mal tüketirse, davranışlarında cimrilik olursa, istediği menfaat seviyesine ulaşamaz. Eğer insan gereğinden fazla tüketirse, malını mülkünü israf ederse, bu sefer de istediği yararı elde edemez ve savurganlığının cezası ile baş başa kalır. İnsan için hayırlısı, cimrilik ve israf arasında orta bir  yolu tutturmasıdır.“(O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar” (Furkan Suresi-67) 
Kapitalizm düşüncesi ise bu düşüncelerden uzak bir anlayışa sahiptir. Zaman zaman ekonomik buhranlarla adaletsizlikleri çoğaltan ve insanlar arasında huzursuzluğa sebep olarak ve ayaklanma ve şiddet olaylarının temel sebebi olarak gündeme gelen kapitalizm, Batı medeniyetinde düşünürler tarafından tartışılmış ve çeşitli alternatifleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Max Weber “kapitalizmin rasyonelleşmiş eğilimlerinin, kültürel değerler ve kurumlar için potansiyel bir tehdit oluşturduğunu ve insan özgürlüğünü bir "demir kafes" içine sıkıştırabileceğini söyler. [1] 20. yüzyılda Avusturya Okulu'nun öncülerinden Joseph Schumpeter (1883-1950) eninde sonunda kapitalizm fikrinde de değişmeler olacağını, teknolojik gelişmelere göre farklılıklar doğacağını ve yeni sistemlere evirileceğini dile getirmiştir. [2]
| | | 0 yorum

Müslüman Saati, Ahmet Haşim

Ahmet Haşim, 1887 yılında Bağdat’ta doğmuştur. Babası yüksek rütbeli bir memur olan Arif Hikmet Bey, annesi ise Sara Hanım’dır. Meşhur tefsir âlimi Mahmûd El-Âlûsî, Haşim’in büyük dedesidir. Babasının görevleri nedeniyle düzensiz bir eğitim aldı ve Arapça ile Farsça öğrenmiştir. Annesinin ölümünden sonra 12 yaşında babasıyla İstanbul’a gelip Galatasaray Sultanisi’ne yatılı olarak girmiştir. Edebiyata ilgisi de burada başlamıştır. 4 Haziran 1933’te 46 yaşında vefat etmiş ve Eyüp Sultan Camii’nin yanına defnedilmiştir. 
Ahmet Haşim’in bilinen ilk şiiri “Leyâl-i Aşkım”, 1901’de Mecmua-i Edebiyye’de yayımlanmıştır. İlk dönemlerinde Muallim Naci, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’den etkilenmiştir. Galatasaray Sultanisi’nin son sınıfında Fransız sembolistlerini tanıyarak kendi şiir anlayışını geliştirmiş, erken dönem şiirlerini kitaplarına almamıştır. 1905-1908 arasında yazdığı “Şiir-i Kamer” dizisiyle dikkat çekmiştir. 1909’da Fecr-i Ati topluluğuna katılan Haşim, 1907’de mezun olduktan sonra Reji İdaresi, Duyun-u Umumiye, Osmanlı Bankası ve Anadolu Demiryolu Şirketi gibi çeşitli kurumlarda memur olarak çalışmıştır.  I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi’nde bulundu. Daha sonra Paris (1924) ve Frankfurt (1932) seyahatlerine çıkmıştır. Hayatının sonuna kadar Sanayi-i Nefise Mektebinde mitoloji, Mülkiye Mektebinde Fransızca öğretmenliği yapmıştır. Edebî anlayışında sanatı ideolojiden bağımsız, estetik bir uğraş olarak görmüştür. Empresyonizm (izlenimcilik) ve sembolizmden etkilenmiştir. Fecr-i Ati dağıldıktan sonra da bağımsız bir sanatçı olarak kendi üslubunu sürdürmüştür. Şiirlerinde sonbahar, akşam, hüzün ve yalnızlık temaları öne çıkar; dış dünyayı kendi duygularından süzerek anlatır. Ayrıca fıkra, deneme ve gezi yazıları da kaleme almış, düz yazılarında sade ve etkileyici bir dil kullanmıştır. 
| | | 0 yorum

Hak yolun Batıl Yolcuları

Bugünkü Müslümanların ve islam dünyasının acı halini en güzel biçimde özetleyen bir yazıyı paylaşmak istiyorum.Diriliş Postası gazetesinden Yaşar Yavuz'un "Hak yolun Batıl ve Batıl yolun sadık yolcuları" isimli yazıyı istifadenize sunuyorum.

"Ulaşılmak istenen bir menzil olsun yeter ki…
Ve sen çıktığın o yoldan önce kendine bak ve sadık ol o yola!
Sen adımını attığın andan itibaren yar ve yardımcın Yaratan olur.
Hele bir de sadık yol arkadaşların varsa her adım bir duadır ki, eksikler tamam olur, karanlığın koyuluğunda gidilecek istikametin üstüne ayın şavkı vurup “buyur” der.
Hepimiz biliyoruz ki, uzun yıllardır Müslümanlar bu topraklarda yeniden var olma mücadelesi veriyorlar.
Bunu farklı zamanlarda farklı mücadele türleriyle denediler-deniyorlar.
Bazen davet çalışmalarıyla bazen adına demokrasi denilen yolla, bazen de şartlar gereği farklı mücadelelerle.
Mesele, çıkmaza giren bu dünya düzenine, İslam medeniyetiyle yeniden çıkış yolu oluşturmak.
Müslümanlar olarak yeniden bir kurtuluş kapısını aralamak…
Ancak bütün bunlarla beraber, hepimizin çok iyi bildiği ve her platformda konuştuğu iki konuda yanlış yaptığımızı düşüyorum.
Birincisi “Nebevi Hareket Metodu” (Rasulullah’ın (SAV) kendisine peygamberliğin gelişinden Rabb’inin huzuruna intikal edişine kadar geçen süre içerisinde izlediği yol).
İkincisi ise “Sünnetullah”. (Allah’ın kâinatı idare ederken koyduğu kurallar)
İsterseniz sizi şöyle bir geçmişe götüreyim.
Bundan yaklaşık 1500 sene evvel, Allah’ın Resulü Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın dünyaya hediye ettiği Asr-ı Saadet’i hilafet dönemine kadar bir gözünüzün önüne getirin.
İlk vahiy, yanındakilerin şaşkınlığı, vahyin kabulü, aile içinde ibadet, gizli davet, vahyin açıklanması, açık davet, açık ibadet, batılı gizli inkâr, batılı açıktan inkâr, batılın vahyi yalanlaması, inanların ve inkar edenlerin arasındaki sözlü sataşma, batılın sözlü tehdidi, fiili baskı, işkence, sürgün, Medine, cihat ve fetih…
Bu süreç, “Nebevi Hareket Metodu”nun kendisidir.
Dahası tüm bu yaşanılanlar, Sünnetullah’ın, yani Allah’ın koyduğu kurallara paralel devam etmiş ve sonuç bulmuştur.
İslam’ın aydın âlim ve düşünürleri yukarda bahsetmiş olduğum 1500 sene önce bu metodu bugün pekâlâ farklı yöntemlerle devam ettirebilirler.
Ancak olmazsa olmazı olan tek şey vahiydir.
Yani Kur’an’dır, İslam’dır, haktır, adalettir.
Çünkü vahiy, hem götüreni hem de götürüleni temizler.
Bugün de gerek dünyada gerek Türkiye’de 1900’lı yıllarda, Batılılar tarafından işgal edilen İslam topraklarında “yeniden diriliş” için başlatılan mücadelede buna benzer bir yol takip edilmiştir.
Ancak takip edilen bu yolda bu metot sonuna kadar işlenmemiş ve devam ettirilmemiştir.
Elbette bu devam ettirilmeme tek taraflı değildir.
Batılı güçler bu metodun devamının nereye çıkacağını ve neler getireceğini çok iyi bildikleri için bir yerden sonra müdahale etmişlerdir.
Müslümanlar ise bu metoda yapılan müdahaleye karşı dik duramamış, ısrarcı davranamamış ve tabiri caizse dokuzuncu basamaktan sonra geri dönmüşlerdir.
Yani pes etmişlerdir.
Pes etmek, geri dönmek ve kaybetmek demektir.
Yani sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde yine Sünnetullah işlemiştir.
Bugünden sonra Müslümanların artık kendine gelmeleri ve yoldan çok yolcuyu sorgulamaları gerekmektedir.
Kısacası sorun yolda değil, yolcudadır.
Öyle olmamış olsaydı, bugün dünyada birçok batıl dava, düzen ve devletin hüküm sürmesi mümkün olabilir miydi?

Zira nice batıl davalar, yolcuları sadık olduğundan dünyada başarıya ulaşmışlardır.

Dünyanın var oluşundan kıyamete kadar Sünnetullah işlemeye devam edecektir.

Bu Allah’ın açık bir vaadidir.
Tıpkı hak olan bir davanın yıllardır başarıya ulaşmamasının sebebinin yanlış ve yamuk yolculardan kaynaklanmış oluşu gibi.
O halde etrafımıza bir daha dönüp bakalım!
Yolcuların sinesinde hangi sevda taşınıyor, ona dikkat edelim!
Çünkü imtihana muhatap olanlar yolculardır."
Yaşar YAVUZ-14.06.2015 
http://www.dirilispostasi.com/hak-yolun-batil-ve-batil-yolun-sadik-yolculari/
| | | 0 yorum

İslam Kütüphanesi Seçmeler

Matematik Seçme Konuları

Aşağıdaki Yazılar İlginizi Çekebilir!!!