Yahudilerin Cebrail'e Düşmanlığı

Peygamber Efendimiz ﷺ Medine’ye hicret buyurduklarında, Fedek Yahudilerinin bilginlerinden Abdullah ibn Sûriya, münazara için bir grupla geldi. Sorduğu dört müşkil soruya doğru cevaplar aldıktan sonra; vahiy getiren meleği sorup “Cebrâil” cevabını alınca “O bizim düşmanımızdır, o savaş ve şiddet getirir, bizim elçi meleğimiz Mikâil’dir ki o müjde, bereket, ucuzluk getirir. Eğer sana o gelseydi iman ederdik.” Bu uzun kıssa üzerine "De ki: Kim Cebrâil’e düşman ise iyi bilsin ki, bu Kur’ân’ı daha önceki kitapları tasdik etmek, inananlar için bir rehber ve müjde olmak üzere, Allah’ın izniyle senin kalbine o indirmiştir. Kim Allah’a, meleklerine, resullerine, Cebrâile, Mikâil’e düşman ise, iyi bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır." (Bakara, 2/97-98) âyeti nazil olmuştur. 

"De ki: Cebrâil’e düşman olan kimse şunu iyi bilsin ki önce gelen kitapları tasdik eden Kur’ân’ı, Allah’ın izniyle senin kalbine indiren odur." (Bakara Suresi-97)
Yahudiler şöyle demişti: Muhammed’e vahiy getiren melek Mîkâil olsaydı ona uyar ve iman ederdik, çünkü yağmuru ve rahmeti getiren Mîkâil’dir. Cebrâil ise felâket, savaş ve meşakkatler getiren bir düşmanımızdır, bu sebeple onunla ilişkili olan Muhammed’e tâbi olmayız. Yahudilerle Cebrâil arasında -iddialarına göre-mevcut olan düşmanlığın başka bir izahı daha var. Yahudiler şöyle demiştir: Cebrâil vahyi ve risâleti İsrâiloğulları’na götürmekle görevlendirilmişti, fakat o, bize olan düşmanlık ve kini yüzünden onu İsmâiloğulları’na indirmiştir. Bu sebeple kendileriyle onun arasında düşmanlık ilân etmişlerdir. Allah Teâlâ da bu iddialarının asılsız olduğunu açıklama bağlamında şöyle buyurmuştur: Kur’ân’ı Allah’ın izniyle senin kalbine indiren odur. Yahudilerin ileri sürdüğü gibi değil; onun indirdiği felâket ve meşakkatleri de kendi tarafından değil O’nun emriyle indirir. Aslında Yahudilerin Cebrâil’e düşmanlık göstermelerinin temel sebebi azîz ve celîl olan Allah’a içten içe düşmanlık beslemeleriydi, ne var ki bu düşmanlığı açıkça dile getirmeye cüret gösterememişlerdi. Anlaşılmış oluyor ki bu tavır Allah düşmanlığının üstü kapalı bir ifadesidir. Bu husûs aşırı Şiîler’in (Revâfız) Resûlullah (s.a.) hakkında reva gördükleri dil uzatmanın iç yüzüne de ışık tutmaktadır. [Tevilat'ül Kur'an]
 
Alâeddin es-Semerkandî şöyle der: “Yahudiler bu anlayışlarında Revâfız’ın Gurâbiyye zümresine benzemektedir. Onlar da Cebrâil aleyhisselâma dil uzatmışlardır. Ona vahyi Hz. Ali’ye (r.a.) getirmesi emredildiği halde yanılarak Muhammed’e getirmişti. Çünkü Ali bir karganın diğerine benzemesi gibi Muhammed’e benziyordu. Gurâbiyye bu sebeple Cebrâil’e kin tutmuş, ona ve Resûlullah’a dil uzatmışlardı. Aslında bunun temel sebebi içlerinde besledikleri Allah düşmanlığı ve rubûbiyyet karşıtlığıdır” (Semerkandî, Şerhu’t-Te’vîlât, vr. 35a).
 
Ayetin tefsirinden de anlaşıldığı üzere Yahudilerin Cebrail'e düşmanlığı ile Şia'nın Cebrail'e düşmanlığı benzerdir. Bu durum, her iki zümrenin de batıl bir inanç sistemi üzerinde ortak olduğunun kanıtıdır. Bu ayetin tefsirinin yorumuna bakılarak, Şia'nın (Rafizi ve Alevilerin...) İslam toplumunun içinde vücut bulması ve kendilerine has bir inanç sistemi geliştirmesinde Yahudilerin tesirinin olabileceği akla yatkın bir görüştür. Bu görüşe dayanarak Şia (Rafizi ve Alevi...) inançlarının Hilafet döneminden sonra gittikçe yayılması, güç ve iktidar sahibi olmaları gibi etkenlerin Yahudilerin destek ve çabaları ile mümkün hale geldiği söylenebilir.
| | | 0 yorum

Tevrat’ın tahrifatı ve Yahudi Irkçılığı

Tarih boyunca dinler, sadece manevi rehberlik değil, aynı zamanda toplumsal kimlik ve aidiyet aracı olarak da işlev görmüştür. Bu bağlamda kutsal kitap Tevrat, Yahudi toplulukları için hem kutsal bir metin hem de bir kimlik kaynağı olmuşken, zamanla dinlerinde aşırıya kaçmış bozgunculuk peşinde koşan Yahudiler tarafından, batıl amaçlar doğrultusunda kendi elleriyle tahrif edilmiştir. Tarihî araştırmalar ve metin incelemeleri, Tevrat’ın bu şekilde farklı dönemlerde bazı gruplar tarafından yorumlandığını ve zaman zaman değiştirildiğini ispatlamıştır. Bu yazı içeriği; zalimlik peşinde koşan, dinlerini diledikleri gibi değiştirip oyuncak haline getiren, iktidar ve hırsları uğruna dünyayı kendilerine ve diğer milletlere yaşanmaz hale getiren azgın ve bozguncu, zalim, siyonist yahudileri hedef almaktadır. Yazıda Tevrat’ın hükümlerinin dinde aşırı gitmiş Yahudiler tarafından değişimlerinin sonuçları, güncel ve tarihsel olarak açıklanmaya çalışılmıştır. 

"Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik." (Bakara Suresi, 59)
 
Tevrat, tarih boyunca farklı dönemlerde hem metinsel hem de yorum yoluyla azgın ve sapkın Yahudiler tarafından değişikliğe uğramıştır. El yazmalarıyla Tevrat çoğaltılırken çeşitli hatalar, eklemeler veya çıkarımlar olmuş; özellikle hukuk ve ritüel konularında yeniden heva ve heveslere göre düzenlemeler yapılmıştır. Midraş ve Talmud gibi yorum gelenekleri, metni toplumsal ve etnik çıkarlar doğrultusunda yeniden çıkarlara göre şekillendirmiştir. Siyasi ve toplumsal baskılar altında, savaş ve miras düzenlemeleri, ceza sistemleri gibi asıl Tevrat hükümleri, azgın Yahudi toplulukları tarafından kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilip insan eliyle yazılmış hükümler uygulanmıştır. Böylece kutsal kitap Tevrat, kişisel görüşlere yorumlanan kutsallıktan arınmış tahrifatla dolu metinler haline dönüşmüştür. Bu süreçler; Tevrat’ın özünün bozulmasına yol açarken Yahudi cemaatleri arasında da uygulama ve anlayış farklılıkların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durum, Tevrat metinlerinin asıl Tevrat ile olan bağını karmaşıklaştırıp  kutsallığını bozduğu gibi metnin orijinal mesajının zamanla nasıl saptırıldığını da gözler önüne sermiştir.
Yahudi toplumunun kendi soylarına uygun peygamber beklentileri ve dünyevi çıkarlar doğrultusunda Tevrat’ı yorumlamaları, pek çok dinler tarihi araştırmacısı tarafından bilimsel bir gerçeklik olarak ortaya konumuştur. Bu yorumlama, sadece dini bir rehberlik ihtiyacından kaynaklanmamış, aynı zamanda toplumsal ve siyasi hedeflerle de bağlantılı olarak zamanın önceliklerine göre değişken bir yapıda olmuştur. Hz. Musa'ya (a.s) indirilen Tevrat hükümleri, Yahudiler tarafından mevcut toplumsal ve siyasal çıkarlara uygun şekilde, kendi heva ve hevesleri doğrultusunda yorumlanmış ve insani eklemelerle, orijinal metin üzerinde değişiklikler yapılarak ciddi anlamda büyük tahrifat yapılmıştır. Bu süreç, Yahudilerin dini inanışlarında Tevrat’ın uygulanabilirliğini, kendi lehlerine çekme amacı taşımıştır. Aynı zamanda, bu değişiklikler toplumun kolektif kimliğini koruma, ırkçılık ve aşırı milliyetçiliğini muhafaza etme ihtiyacından da kaynaklanmıştır. Dış tehditler ve farklı etnik grupların varlığı, Yahudi toplumunu diğer dünya milletleri arasında nedeni anlaşılmaz bir “ayrıcalıklı konum” algısı oluşturmaya yönlendirmiştir. Yahudiler; kendi dönemlerinde küfür ve dalâlet içinde yaşayan diğer milletlere karşı Hz. Musa (a.s) gönderilen emir ve yasakları benimsemeleri sebebiyle kazandıkları ilahi nimet ve üstünlükleri kaybedip (Bakara Suresi, 47), tevhid dininin ilke ve kurallarından sapmaları sebebiyle zalimlerden olmuşlar ve Allah’ın gazabına ve lanetine uğramışlardır. Buna rağmen Hz. Musa (a.s)'ın uyarılarını ve Allah'ın lanetini hazmedemeyen Yahudiler, Allah’ın kurallarına savaş açmışlardır. Yahudilerin bu şekilde sonradan tahrif ettikleri metinler, zaman içinde önceden kendilerine has kılınan üstünlük anlayışını meşrulaştıran bir araç hâline gelmiş ve kendi soylarından gelen peygamber beklentisi doğrultusunda pekiştirilerek yeniden yorumlanmış ve bu sayede zamanla siyaset malzemesi haline getirilmiştir.
| | | | 0 yorum

Temiz bir ölümle ölmek iyidir ‐ Mourid Barghouti

Yataklarımızda ölmek de iyidir
temiz bir yastıkta
ve arkadaşlarımızın arasında.

Bir kez olsun
ellerimiz göğsümüze kapanmış,
boş ve solgun,
çiziksiz, zincirsiz, bantsız
ve belgesiz ölmek iyidir.

Temiz bir ölümle ölmek iyidir,
gömleğimizde deliksiz
ve kaburgalarımızda delilsiz.

Yanağımızın altında kaldırım taşı değil, 
beyaz bir yastıkla,
ellerimiz sevdiklerimizin elleri arasında,
çaresiz doktorlar ve hemşireler etrafımızda,
arkamızda zarif bir vedadan başka hiçbir şey bırakmadan,
tarihe aldırmadan,
dünyayı öylece bırakarak,
bir gün bir başkası onu değiştirir diye umarak
ölmek iyidir.

Mourid Barghouti

*Şiiri İngilizceden Türkçeye Çev. Zeynep Nur Ayanoğlu (2021)

Mourid Barghouti (Murîd el-Bergûsî), Filistin edebiyatında sürgün, aidiyet ve direniş temalarını estetik ve düşünsel bir derinlikle işleyen önemli bir şair ve entelektüeldir. 1944 yılında, daha İsrail diye bir devlet yokken, Filistin’in Deyr Gassâna köyünde doğmuştur. Ailesinin eğitim olanaklarını genişletme amacıyla Ramallah’a taşınması, Barghouti’nin kültürel ve edebi birikiminin şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Tarihsel olarak çokkültürlü bir yapıya sahip olan Ramallah’ta aldığı lise eğitimi, onun erken dönem edebi duyarlılığını beslemiştir.
1967 yılında üniversite öğrenimi için gittiği Kahire’den, İsrail işgali nedeniyle ülkesine dönememesi Barghouti’nin uzun yıllar sürecek sürgün hayatını ve hasret dolu günlerini başlatmıştır. Oturma izni sorunları nedeniyle Kuveyt’te yaşamak zorunda kalmış, burada İngilizce öğretmenliği yaparak geçimini sağlamıştır. 1970’li yıllarda yeniden Mısır’a dönen Barghouti, akademik ve mesleki faaliyetlerini sürdürürken aynı zamanda medya alanında da aktif olmuş; Filistin meselesini görünür kılmak amacıyla Filistin radyosunda görev almıştır. Siyasi baskılar nedeniyle Kahire’den de uzaklaştırılan Barghouti, Bağdat, Beyrut, Budapeşte ve Amman gibi farklı şehirlerde yaşamış; bu süreklilik arz eden yer değiştirmeler, onun şiirinde sürgün olgusunun merkezi bir tema haline gelmesine yol açmıştır. Buna rağmen Filistin davasına entelektüel ve kültürel düzeyde katkı sunmaktan vazgeçmemiş, Filistin Kurtuluş Örgütü kapsamında temsilcilik görevleri üstlenmiştir. 1995 yılında Kahire’ye dönebilmiştir.
Barghouti'nin şiir anlayışı, serbest şiirde özellikle Iraklı şair Bedr Şakir es-Seyyâb’ın etkisiyle şekillenmiştir. Kahire’de aldığı üniversite eğitimi sırasında İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan şair, Batı edebiyatının önemli isimlerini tanıma imkânı bulmuş; aynı zamanda Yunan kültürü ve modern eleştiri kuramlarıyla ilgilenmiştir. Bu birikim, onu klasik kalıplardan uzaklaştırarak tef‘île temelli serbest şiire yöneltmiştir. Şiir hayatına üniversite yıllarında başlayan Barghouti'nin ilk şiiri 1967 yılında bir dergide yayımlanmış, ardından eserleri dönemin önemli edebiyat dergilerinde yer almıştır. İlk şiir kitabını 1972’de yayımlayan şair, bu dönemden sonra da üretmeye devam etmiş ve birkaç kitap daha kaleme almıştır. Ancak kendisi, ilk dört kitabını bir tür deneme ve arayış dönemi olarak değerlendirmiş; gerçek üslubuna ve şiirde yenilikçi yaklaşımına ancak beşinci eserinden itibaren ulaştığını belirtmiştir.
Barghouti’nin en bilinen eserlerinden biri olan *“Ramallah’ı Gördüm”*, yaklaşık otuz yıl sonra memleketine yaptığı kısa ziyareti merkeze alır. Bu eser, bireysel geri dönüş deneyimini kolektif Filistin hafızasıyla ilişkilendirerek; özlem, aidiyet, yerinden edilme ve mültecilik gibi temaları sosyo-ekonomik ve kültürel bağlamlarıyla ele alır. Eser, Mısır’da Necip Mahfuz Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş ve farklı dillere çevrilerek geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Kendisi de bir şair olan eşi Radwa Aşur, kocası Barghouti'nin bir çok şiirini İngilizceye tercüme etmiştir.

Mürid Barghouti’nin *Ramallah’ı Gördüm* adlı eseri, bir sürgünün vatanına dönüş anlatısından başka; İsrail işgalinin Filistinlilerin hayatına nasıl derin ve kalıcı biçimde nüfuz ettiğini gözler önüne serer. Barghouti, uzun yıllar sonra Batı Şeria’ya döndüğünde işgali yalnızca askerî kontrol noktaları, bayraklar ya da fiziki engeller üzerinden değil, bireyin gündelik hayatını kuşatan görünmez bir baskı mekanizması olarak tanımlar. İşgal, insanın hareket etme, karar alma ve kendi hayatını kurma iradesini sürekli olarak denetim altında tutan bir düzene dönüşmüştür. Barghouti’ye göre işgalin en yıkıcı sonucu, Filistinlilerin gelecekle bağının koparılmasıdır. Sürgünde büyüyen kuşaklar, ait oldukları mekânı deneyimleyemeden yetişmiş; geçmişle kurulamayan bağ, geleceği de belirsiz hâle getirmiştir. Bu durum, yalnızca bireysel bir kayıp değil, toplumsal bir duraksamaya yol açmıştır. İşgal, Filistin şehirlerinin gelişmesini, kültürel hayatın canlanmasını ve üretken bir toplumun oluşmasını sistemli biçimde engellemiş; köyleri durağanlaştırmış, şehirleri ise geri bırakmıştır. Eserde ayrıca İsrail tarafından Filistin halkının geri, ilkel ya da doğanın bir unsuru gibi sunulması, işgalin meşrulaştırılmasına hizmet eden zihinsel bir şiddet biçimi olarak değerlendirilir. Barghouti, İsrail toplumunun hızla ilerleyen şehirleriyle Filistin’in bilinçli olarak geri bırakılması arasındaki farkı vurgulayarak, işgalin temel amacının toprakla sınırlı olmadığını ortaya koyar. Sonuçta işgal, Filistinlilerin hayal kurma, üretme ve kendi geleceklerini inşa etme imkânlarını ellerinden almış; bir halkın zamanını ve potansiyelini gasp eden kapsamlı bir tahakküm rejimine dönüşmüştür.
Mourid Barghouti, 14/02/2021 tarihinde Amman’da 77 yaşında hayatını kaybetmiştir. Ardında bıraktığı şiirsel ve düşünsel miras, Filistin edebiyatında sürgün deneyiminin en güçlü tanıklıklarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Şairin toplamda 13 şiir ve iki nesir kitabı bulunmaktadır. On iki şiir kitabı 2013 yılında Kahire’de el-‘mâlu’ş-Şi‘riyyetu’l-Kâmile 1-2 (Tüm Şiir Çalışmaları) adıyla iki cilt halinde yayınlanmıştır. Mourid Barghouti'nin Türkçe olarak basılmış, "Şairin Filistini" adıyla A. Melis Hafez çevirisiyle, Klasik yayınlarından 2004 yılında çıkan bir kitabı mevcuttur. "Şairin Filistini", diasporadaki bir şairin kişisel tarihini, izlenimlerini ve duygularını anlatıyor olsa da aslında İsrail’in yurtlarından ettiği bir neslin hazin öyküsünü şiirsel bir üslupla dile getirmiştir.

• et-Tûfân ve İ‘âdetu’t-Tekvîn (Tufan ve Yeniden Varoluş), Dâru’l-Avde, Beyrut, 1972. 
• Filistînî fi’ş-Şems (Güneşte bir Filistinli), Dâru’l-Avde, Beyrut, 1974. 
• Neşîd li’l-Fakri’l-Musellah (Silahlı Fakirlik Marşı), Matbû‘âtu Filistîn es-Sevre, Filistin, 1977. 
• el-Ardu Tenşuru Esrârahâ (Yeryüzü Sırlarını Yayıyor), Dâru’l-Âdâb, Beyrut, 1978. 
• Kasâidu’r-Rasîf (Kaldırım Şiirleri), el-Muessesetu’l-Arabiyye li’d-Dirâsât ve’nNeşr, Beyrut, 1980. 
• Tâle’ş-Şetât (Sürgün Uzadı), Mektebetu Dâru’l-Kelime, Beyrut, 1987. 
• Rennetu’l-İbre (İğnenin İniltisi), el-Muessesetu’l-Arabiyye li’d-Dirâsât ve’nNeşr, Beyrut, 1993. 
• Mantıku’l-Kâ‘inât (Kâinâtın Dili), Dâru’l-Medâ li’s-Sekâfe ve’n-Neşr, Amman, 1996. 
• Leyle Mecnûne (Çılgın Bir Gece), el-Hey’etu’l-Mısriyyetu’l-Âmme’li’l-Kitâb, Kahire, 1996. 
• en-Nâs fî Leylihim (Gecelerdeki İnsanlar), el-Muessesetu’l-Arabiyye li’d-Dirâsât ve’n-Neşr, Beyrut, 1999. 
• Zehru’r-Rummân (Narçiçeği), Dâru’l-Âdâb, Beyrut, 2002. 
• Muntasıfu’l-Leyl (Gece Yarısı), Riyâd er-Rîs li’l-Kutub ve’n-Neşr, Beyrut, 2005. 
• İsteykız Key Tahlum (Hayal Etmek için Uyan), Dâru’r-Riyâd er-Rîs li’l-Kutub ve’n-Neşr, Beyrut, 2018.

Murîd el-Bergûsî’nin iki adet nesir çalışması bulunmaktadır. İlk kitabı şairin 1996 yılında tek başına gittiği Filistin ziyaretinden sonra yazılmış, ikinci kitabı ise 2008 yılında oğluyla birlikte yaptığı ikinci ziyaretinin akabinde kaleme alınmıştır. 
• Raeytu Râmallâh (Ramallah’ı Gördüm), el-Merkezu’s-Sekâfiyyu’l-Arabî, Kahire, 1997. 
• Vulidtu Hunâk Vulidtu Hunâ (Şurada Doğdum, Burada Doğdum), Dâru’r-Riyâd er-Rîs li’l-Kutub ve’n-Neşr, Beyrut, 2009.

Şairin eserlerinin İngilizce ve İspanyolca çevirileri aşağıda verilmiştir.
Midnight and Other Poems (Geceyarısı ve Diğer Şiirler): Radwa Ashour çevirisi, ARC Publications (İngiltere), 2008.
I Was Born There, I Was Born Here (Orada Doğdum, Burada Doğdum): Bloomsbury, 2011.
I Saw Ramallah (Ramallah’ı Gördüm): Random House / Anchor Books (ABD), Bloomsbury (İngiltere) ve Kahire Amerikan Üniversitesi Yayınları, 2003–2005.
A Small Sun (Küçük Bir Güneş): Şiirler; Radwa Ashour ve W. S. Merwin çevirisi, Aldeburgh Poetry Trust, 2003.
A New Divan: A Lyrical Dialogue Between East and West: Doğu ve Batı arasında lirik bir diyalog kitabına katkı.
Medianoche (Geceyarısı): Luis Miguel Cañada çevirisi, Fundacion Antonio Perez, İspanya, 2006.
He visto Ramala (Ramallah’ı Gördüm): Iñaki Gutiérrez de Terán çevirisi, Ediciones del Oriente y del Mediterráneo, İspanya, 2002.

Kaynakça:
Usher Sebastian, BBC Türkçe, 15/02/2021 https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56072339
Wikipedia Contributors.  Mourid Barghouti. In Wikipedia,  https://en.wikipedia.org/wiki/Mourid_Barghouti
Bahar, Hayrettin. “Filistinli Şair Murîd el-Bergûsî ve Şiirlerinde Özgürlük Teması”. GAB Akademi 2, sy. 3 (Aralık 2022): 93-114.
| | | 0 yorum

BAKARA SURESİ'nden Yahudilere:

İsrailoğullarının Müslümanları yaşadıkları topraklardan kovabilmek maksadıyla her yıl bir bahane ile başlattıkları savaş ve zulüm görüntüleri, aslında Yahudilerin geçmişten günümüze kadar değişmeden sürdürdükleri karakterlerinin bir göstergesidir. Müslümanların acizliklerinden, çaresizliklerinden, suskunluklarından, tepkisizliklerinden ve dünyaya meyl etmiş olmalarının verdiği rehavetten yararlanarak her yıl özellikle Ramazan ayında zulümlerini bir bahane ile başlatıp sürdürmeleri üzerine Kuran'ı Kerim'den bugünleri anlatırcasına bizleri düşündüren ayetleri paylaşalım:

| | | 0 yorum

Tahrif edilen Tevrat ve İncil

İnsanın Yaratıcı'sını, yani Allah'ı tanıması, ancak O'nun bu konuda insana bir bilgi ulaştırmasıyla mümkün olabilir. İslâm inancına göre Allah, insanlara farklı peygamberlere suhuf veya kitap olarak pek çok vahiy göndermiş; bunlar arasında Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an-ı Kerim kitap olarak bilinen ilâhî vahiyler ön plana çıkmıştır. İman açısından etrafına bakan insan, Allah'ı tanımak istediğinde hak olarak semavi dört ilahi kitapla karşılaşır. Bu ilahi kitaplar, esasında Hz.Allah'ın insanlara gönderdiği kutsal kitaplardır. Bu hak kitaplar; Musa'ya (a.s) Tevrat, Hz. Davud'a (a.s) Zebur, Hz. İsa'ya (a.s) İncil, Hz.  ve Hz. Muhammed'e (a.s) indirilen Kuran-ı Kerim'dir. Tevrat ve Kur’an-ı Kerim, hüküm ve kanunları içeren vahiy kitaplarıdır; Zebur, dua, zikir ve ilahilerden oluşan bir ibadet kitabıdır; İncil ise Tevrat’ı doğrulayan ve ahlâkî ve manevî öğretiler içeren bir vahiy kitabıdır. Bu hüküm bildiren semavi kitablardan da sadece Kuran-ı Kerim hiçbir tahrifata uğramamış, diğerleri insanlar eliyle çeşitli zamanlarda tahrif edilmiştir. Kur'an-ı Kerim ise Hz Allah tarafından tarihin her zamanında korunmuş muhafaza edilmiş ve günümüze kadar gelebilmiştir. Diğer ilahi kitaplar ise zaman zaman insanların istekleri doğrultusunda değişikliğe uğramış ilahi kelam olma özelliğini yitirerek tahrif olmuşlardır. İslâm literatüründe tahrif; metnin lafzının değiştirilmesi, anlamının çarpıtılması veya vahiy dışı unsurların metne dâhil edilmesi şeklinde anlaşılmaktadır. Bu sebeple günümüzde mevcut Tevrat, İncil ve Zebur metinlerinde yer alan ifadelerin hangilerinin ilahî vahye dayandığını, hangilerinin insan eliyle kaleme alındığını kesin olarak ayırt etmek mümkün değildir.
 
İslâm inancına göre Tevrat ve İncil metinlerinde zamanla tahrifatlar meydana gelmiştir. Yahudiler tarafından çeşitli zamanda Tevrat Kitabı bozulmalara maruz kalırken İncil Kitabı da Hristiyanlar tarafından değiştirilmiş ve kişilerin heva ve heveslerine göre yeniden düzenlenmiş böylece ilahi kelam olma özelliğini yitirmiştir. Zebur da insanlar tarafından değiştirilerek, aslı yok edilmiştir. İslâm inancına göre Hz. Davud’a verilen asıl Zebur mevcut Mezmurlar kitabıyla birebir aynı değildir.  Bu değiştirilen metinler, uzun bir tarihsel süreç içinde farklı dinî cemaatler tarafından bir araya getirilmiş ve Hristiyanlar tarafından ‘Kitab-ı Mukaddes’ adıyla kutsal metinler bütünü olarak kabul edilmiştir. Bu kitapların mevcut hâllerinin tamamının doğrudan vahiy ürünü olduğunu kabul etmek, tarihsel ve metinsel açıdan tartışmalıdır. Bütün bunlara karşı Kuran-ı Kerim, tarihin hiç bir devrinde bozulmaya uğramamış ve günümüze kadar aynen korunarak gelebilmiştir.  
Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Yaratıcı’nın kıyamete kadar gelecek bütün insanlara indirdiği son ilahi mesajıdır. O, bu yüce kelâmı indirmiş ve koruyacağını bizatihi şu âyetiyle ifade etmiştir: “Şüphesiz o zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (el-Hicr, 15/9) Bu ilahi beyan, onun indirildiği hâliyle korunmuş olduğunun müminler için en büyük güvencesidir. Nitekim bu ilahi muhafazanın bir gereği olarak Kur’ân-ı Kerîm inzâl olmaya başladığında bir taraftan yazılırken diğer taraftan da ezberlenmiş; özellikle namazlarda olmak üzere sürekli okunmuş, ayrıca Müslümanların inanç, ibadet ve sosyal hayatlarına kaynaklık etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, ilk indiği andan itibaren Hz. Muhammed (s.a.v) ve bazı sahabiler tarafından ezberlenmiştir. Kur’ân-ı Kerîm bu şekilde ezberlenerek ve yazılarak nesilden nesile yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün olmayacak şekilde çok kişi tarafından günümüze kadar nakledilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v) zamanında çeşitli malzemeler üzerine yazılmış olan Kur’ân-ı Kerim âyet ve sûreleri onun vefatını müteakip Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde komisyon tarafından bir araya getirilerek bir Mushaf oluşturulmuştur. Hz. Osman döneminde de bu ilk Mushaf esas alınarak çoğaltılan Kur’ân nüshaları Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Bahreyn ve Yemen’e gönderilmiştir. Bu dönemden sonra Müslümanlar, bu nüshalara göre pek çok Kur’ân nüshası yazmış ve Kur’ân-ı Kerîm hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiştir.

(Kuran-ı Kerim ile ilgili daha ayrıntılı yazıyı (Bkz. Kur'an-ı Kerim) okuyabilirsiniz.)

Hristiyan ve Yahudiler tarafından zamanla tahrif edilen, değiştirilen bazı bölümleri yok edilen, eksiltilen veya manası bozulan Tevrat, İncil ve Zebur hakkında bir takım bilgileri aktarmaya çalışalım.


TEVRAT
Aslında Tevrat ve İncil'i birbirinden kopuk iki ayrı kitap olarak değil de, birbirlerinin devamı olarak görmek daha doğru olur. Çünkü İncil'i kabul eden Hristiyanların tümüne yakını, aynı zamanda Tevrat'ı da tabul etmektedirler. Bu nedenle bu iki kitap Hristiyanlar tarafından tek bir kitap olarak kabul edilirler ve "Kitab-ı Mukaddes" olarak adlandırılırlar. Kitab-ı Mukaddes iki temel bölümden oluşur: 

Eski Ahit ve Yeni Ahit.
Tevrat dediğimiz kitap, aslında Eski Ahit'tir. Daha da doğrusu, Eski Ahit'in bir bölümüdür. Eski Ahit 39 kitapçıktan oluşur. Bunların ilk beş tanesinin Hz. Musa'ya vahyedilen Tevrat olduğu kabul edilir. Diğer kitapçıkların önemli bir bölümü İsrailoğulları'nın Musa'dan sonraki tarihlerini anlatır. Hz. Davud'a verilmiş olan Zebur, "Mezmurlar" adıyla bu 39 kitaptan birini oluşturur. Bunların dışında Hz. Eyüp, Hz. Süleyman gibi peygamberlerin işlerini anlatan kitaplar ve gelecekten haber veren "kehanet" kitapları vardır. Bu tablo da göstermektedir ki, Eski Ahit çok uzun bir tarihsel süreç içinde oluşmuş bir kitaptır. Hz. Musa zamanında vahyedildiği kabul edilen ilk beş kitaptan sonra neredeyse bin yıl boyunca Eski Ahit'in yazımı devam etmiştir. Bu kitapların birer vahiy olduklarını kabul etmek ise, öncelikle içerek açısından mümkün değildir. 

Yahudiler tarafından vahiy olarak kabul edilen kısım asıl olarak Hz. Musa'ya verildiği rivayet edilen ilk beş kitaptır (Tekvin, Çıkış, Sayılar, Levililer, Tesniye). Ancak bu kitapların elimizdeki nüshaları, Hz. Musa'dan en az beş yüzyıl sonra kaleme alınmış nüshalardır. Bu uzun süreç boyunca metinlerde değişiklik ve tahrif yapıldığı ise açıkça görülmektedir. Metinlerin içinde çok bariz çelişkiler vardır. Konu ile ilgilenen araştırmacılar, bu beş kitabın, MÖ 9. yüzyılda kuzey ve güney olarak ikiye bölünen İsrail Krallığı'ndan doğan iki ayrı krallığın farklılaşan dini inançları ve din adamları arasındaki çatışmaya sahne olduğu kanatindedirler. Bir başka deyişle, bu beş kitabın bazı bölümleri "Yahoistler" olarak adlandırılan güneyli din adamları, bazı bölümleri de "Elohimciler" olarak adlandırılan kuzeyli din adamları tarafından yazılmıştır. Beşinci kitap olan Tesniye'de "Musa'nın ölümü ve gömülmesi"nin anlatılması, tahrifatın çok açık bir delilidir. Çünkü bu anlatımın Hz. Musa'ya vahyedilmiş olduğunu kabul etmek, elbette mantık dışıdır.


İNCİL
Elimizde bulunan "İncil"in, yani Yehi Ahit'in durumu, Eski Ahit'ten bile daha vahimdir. Çünkü Yeni Ahit'i oluşturan 27 kitabın hiç biri, Hz. İsa'dan nakledilmiş, ya da ona vahyedilmiş bir söz topluluğu niteliğinde değildir. İncil denilen bu kitapçıkların hepsi, bazı insanların Hz. İsa'nın hayat hikayesini anlatmak ya da onu tanıtmak için yazdıkları kitap ya da mektuplardan ibarettir. Muharref İncil'in içindeki sözlerin, Allah'tan aktarılan sözler olduğu konusunda ciddi şüpheler vardır. Yeni Ahit'in 27 kitabının en önemlileri, kuşkusuz "dört İncil" olarak da adlandırılan ilk dört kitaptır. Bu kitaplar Hz. İsa'nın yaşamını ve sözlerini aktarma iddiasındadırlar. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adlı kişiler tarafından yazıldıkları kabul edilir. Kitapların aslında kimler tarafından yazıldığı belli değildir. Hristiyanlar Matta ve Yuhanna'nın Hz. İsa'nın havarileri, Markos ve Luka'nın da havarilerin yardımcıları olduklarına inanırlar. Ancak araştırmacıların ortak görüşü aksi yöndedir, özellikle "Yuhanna İncili" denen kitabın Hz. İsa'nın havarisi olan Yuhhanna tarafından yazıldığı kabul edilmez. Abartılı derecede usta bir Yunanca ile yazılmış olan, hatta Platon ve Aristo'dan esinlemeler içeren bu İncil'in, hiç Yunanca bilmeyen Filistinli bir balıkçı olan Yuhanna tarafından kaleme alınmış olması imkansızdır.

Aslında dört İncil'in hepsi de Yunanca yazılmışlardır ve bu durum onların Hz. İsa'ya vahyedilmiş olan "asıl İncil" olamayacaklarını gösterir. Çünkü bir Yahudi olan ve Yahudilere tebliğ yapan Hz. İsa'nın İncili'nin de İbranice ya da Yahudiler arasındaki konuşma dili olan Aramice olması gerekmektedir. Nitekim bazı Batılı araştırmacılar Hz. İsa hayatta iken kaleme alınan ve onun sözlerinden oluşan bu tür bir "orjinal İncil" olduğunu kabul etmekte, Matta ve Luka'nın kendi İncillerini Yunanca kaleme alırlarken bu İbranice metinden "alıntılar" yaptıklarını söylemektedirler. "Kayıp İncil" (Lost Gospel) olarak anılan bu dokümanın özelliği ise, yine araştırmacıların kabulüne göre, Hz. İsa'yı bugünkü Hristiyanların inandığı gibi "Tanrı'nın oğlu" olarak değil, bir Yahudi peygamberi olarak göstermesidir.
Bu dört İncil'in bir başka özelliği ise, Hz. İsa'dan on yıllar sonra kaleme alınmış olmalarıdır. Hz. İsa'nın MS 30 yılı civarında göğe çekildiği kabul edilir. En erken yazılmış olan Markos İncili 65-70 yıllarında, Matta ve Luka İncilleri 70-80 yıllarında, Yuhanna İncili ise 100 yılı civarında kaleme alınmıştır.

Dört İncil'in bir diğer özelliği de çoğu konuda birbirleriyle çok açık bir biçimde çelişmeleridir. Çelişkiler çok belirgindirler ve tevil edilemez düzeydedirler. Hristiyanlar bu durumu elden geldiğince göz ardı etmekte, ya da "İncil yazarlarının sahip oldukları farklı bakış açılarının Hz. İsa'yı farklı yönlerden görmemizi sağladığını" söylemektedirler. Ancak bu tevil zaten İncil'in çürütülmesi anlamına gelir; "İncil yazarlarının sahip oldukları farklı bakış açıları" işin içine karıştığına göre, ortada Allah'ın sözleri yoktur, insanların sözleri vardır.

Yeni Ahit'in bu dört İncil dışında kalan bölümleri ise yine Hz. İsa'yı tanıtmak için yazılmış mektuplardır. Yeni Ahit'in mesajının çoğu, yaşamında hiç Hz. İsa'yı görmemiş, ancak onun yeryüzünden ayrılışından bir süre sonra "Hz. İsa bana çölde gözüktü" diyerek ortaya çıkmış ve Hz. İsa'nın gerçek havarileri ile şiddetli tartışmalara girişerek kendisini "İsa'nın en doğru havarisi" saymış olan Pavlus (St. Paul) tarafından kaleme alınmışlardır. Yeni Ahit’in bugünkü kanonik yapısı, ilk Hristiyan yüzyıllarında çeşitli cemaatler arasında kabul gören metinlerin zamanla belirlenmesiyle oluşmuş; bu süreç 4. yüzyıla gelindiğinde büyük ölçüde tamamlanmıştır

Bu arada Yeni Ahit'e sokulmamış olan pek çok alternatif "İncil"in ya da mektubun olduğunu da belirtmek gerekir. Kısaca "Apokrifa" olarak tanımlanan bu alternatif yazılar, Kilise'nin doktrinlerine uygun olmadıkları için Yeni Ahit'e eklenmemişlerdir. Yeni Ahit'in bugünkü şeklini alması ise, 4. yüzyılın başında Roma İmparatoru Konstantin'in çağrısıyla toplanan İznik Konseyi'nin kararları ile olmuştur. İznik Konseyi'nde kararlaştırılan bir başka Hristiyan inancı ise Hz. İsa'nın "Tanrı" sıfatına sahip sayılmasıdır. Daha doğrusu İznik Konsili’nde Hz. İsa’nın "ilahî tabiatı" olduğu görüşü resmî doktrin olarak Hristiyan dünyası tarafından benimsenmiştir. Karar oy çokluğu ile alınmış, konsey sırasında bunu reddeden ve Hz. İsa'nın normal bir insan olduğunu savunan rahipler ise "sapkın" ilan edilerek baskı altına alınmışlardır.

ZEBUR
Yahudi kutsal kitabının (Tanah / Ahd-i Atîk) “Kutsal Yazılar” (Ketuvim) bölümü içinde yer alan, dua-hikmet kitabı özelliğine sahip Mezmûrlar kitabı, İbrânîce ismiyle “sefer tehillim” şiir biçiminde yazılmış 150 mezmûrdan ya da ilâhiden oluşur. Bu mezmûrlardan üçte ikisinin başlangıç cümlesinde kime ait oldukları belirtilmiştir. Bunların yetmiş üçü Hz. Dâvûd’a, ikisi Hz. Süleyman’a, biri Hz. Mûsâ’ya, yirmi dördü ibadet sırasında çalgı çalmakla görevli olan Levililer’e atfedilmiştir. Mezmûrların başlangıç cümlelerinde çoğunlukla ‘Dâvûd’un mezmûru’ gibi aidiyet belirten ifadelerin yanı sıra, ‘şarkı’ (şîr), Rabb’i yüceltme ve övgü anlamı taşıyan ‘halleluyah’ gibi terimler yer almakta; bunun yanında daha seyrek olarak dua (tefillâ), yakarış ve ibadet içerikli diğer İbrânîce kavramlara da rastlanmaktadır. Bu başlık ve giriş ifadeleri, mezmûrların hem toplu ibadetlerde zikir amacıyla kullanıldığını hem de bireysel veya topluluk temelli ibadet pratiğinin bir parçası olduğunu göstermektedir. İçerik bakımından ise mezmûrlar; Allah’a hamd ve sena, şükür, tövbe, yakarış, sığınma, hikmet ve ahlâkî öğütler gibi temaları barındırmakta, bu yönüyle Yahudi ve Hristiyan dinî geleneğinde dua ve ilâhi edebiyatının temel metinleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte akademik çevrelerde, mezmûrların mevcut şekliyle tek bir dönemde veya tek bir müellif tarafından değil, farklı tarihsel süreçlerde ve çeşitli dinî çevrelerde derlenmiş kompoze bir metin olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır.

Genellikle müzik eşliğinde söylenen Tanrı’ya hamd, ağıt ve yakarış, iman ikrarı, dua ve öğüt cümlelerinin yer aldığı Mezmûrlar kitabı yahudi ve Hristiyan dua geleneğinin baş klasiği olma özelliğine sahiptir. Akademik çevrelerde ise mevcut haliyle mezmûrların, atfedildikleri şahıslara aidiyeti şüpheli olan, Kral Dâvûd dönemiyle sürgün sonrası dönem arasında (m.ö. X-V. yüzyıllar) oluşturulmuş kompoze bir metin olduğu, kutsal kitap kanonuna dahil edilmesinin daha geç bir dönemde gerçekleştiği görüşü hâkimdir. 

| | | | | 0 yorum

İslam Kütüphanesi Seçmeler

Matematik Seçme Konuları

Aşağıdaki Yazılar İlginizi Çekebilir!!!