Etiketler :
cihad
dinler tarihi
islam düşüncesi
makalem
İslam düşünce tarihinde tartışmalı kavramlardan biri olan tekfir, yalnızca teolojik bir hüküm olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal sonuçlar doğuran bir olgu olarak da dikkat çekmektedir. Tekfir, bir Müslümanı inanç sınırlarının dışına itme anlamı taşıdığı için bireysel bir kanaatin ötesine geçmekte; sosyal düzeni, siyasal otoriteyi ve meşruiyet ilişkilerini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle tekfir meselesi, din–siyaset ilişkisi bağlamında ele alınması gereken çok boyutlu bir kavramdır.
Tekfir, sözlük anlamı itibarıyla “küfürle itham etmek” anlamına gelir. Terim olarak ise bir kişinin, İslam inancının temel esaslarını reddettiği gerekçesiyle Müslüman sayılmaması, İslam dini ile alakasının kesilmesi anlamında kullanılır. Tekfir, Allah’tan gelen vahyi ve gönderdiği peygamberin bildirdiği dinî esasları inkâr eden bir kişinin kâfir olduğuna hükmetmeyi ifade eder. Kur’an-ı Kerim'de küfür fiili “günahları örtmek, bağışlamak” anlamıyla yer alır ve inançtan dönen veya Allah’a ve peygambere karşı inkârda ısrar eden kişiler kâfir olarak tanımlanır. Klasik İslam düşüncesinde bu hüküm, irtidat, miras ve nikah meselelerinde son derece ağır sonuçlar doğurduğu için, tekfire büyük bir ihtiyatla yaklaşılmıştır. Bir kimsenin inanç dairesinin dışına çıkarılması, İslam dininde sadece bireysel değil, hukuki ve toplumsal sonuçlar da doğurduğundan İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu, tekfir konusunda genellikle sınırlayıcı ve temkinli bir tutum benimsemiştir. [1] İmam Gazzâli, “tekfir tıpkı kölelik ve özgürlük gibi şeri bir
konudur, eğer manası kanının mubah olması ve cehennemde ebedi
kalması ise bu konuda verilecek hükmün ya nassa ya da nasdan
çıkarılmış hükme dayanıyor olması lazımdır" diyerek tekfir
zihniyetini sınırlandırır. Ona göre açıkça Kelime-i Tevhid’i ikrar
eden ve kıble ehli olan kimsenin kanı ve malı helal görülemez. [2] Akaid alimlerinden İmam Tahavi’ye göre de kıble ehli bir kimse helalleştirmediği sürece bir günahı yüzünden tekfir edilemez. [3] Buna göre imanı “kalbin tasdiki” olarak kabul eden Ehli Sünnet alimleri (Eş’âri ve Mâturîdîler), söz veya fiiller yoluyla inkâr söz konusu olmadıkça, hiç bir zaman ehli kıbleyi iman dairesinin dışına çıkarmamayı genel bir ilke olarak kabul etmişlerdir.
Tekfir, tarih boyunca genellikle belli bir inanca sahip toplumların sınırlarını koruma amacıyla ortaya çıkmıştır. İslam dinindeki tekfir zihniyetinin benzeri dışlayıcı mekanizmalar, Hristiyanlıkta ve Yahudilik'te erken dönemlerden itibaren görülür. Hristiyanlıkta tekfirin karşılığı olarak "aforoz" ile kişi kilise topluluğundan çıkarılır. Aforoz, terim olarak Hristiyanlıkta kilisenin resmî inanç ve kurallarına aykırı davranan bir kişinin geçici ya da kalıcı olarak kilise topluluğundan dışlanması ve uzaklaştırılmasıdır. Aforoz edilen kişi ibadetlere ve dini törenlere katılamaz, kilisenin sunduğu dini haklardan yararlanamaz; özellikle Orta Çağ’da bu durum ciddi sosyal ve siyasi sonuçlar da doğurmuştur. Amaç hem kişiyi cezalandırmak hem de kişiyi hatasından dönmeye zorlamak ve kilise otoritesini kişi üzerinde yeniden tesis etmektir. [4] Yahudilikte Hristiyanlıktaki aforozun karşılığı olarak "Nezifa" fazla önemli olmayan yasakların çiğnenmesi sebebiyle verilen kınama cezasını, "niddui" geçici ve sınırlı süre ile cemaatten dışlanmayı ve "cherem" ise kalıcı toplumsal ve dini dışlama cezasını ifade eder. "Niddui" ve "cherem" uygulamalarının amacı, cemaat düzenini ve inanç birliğini korumaktır. Yahudilikte "herem" uygulamasıyla cemaatin temel değerlerine aykırı davranan kişiler, Tanrıya tam bir adanma haliyle yok edilir. Herem ilan edilen kişiyle dini ve sosyal ilişkiler sınırlandırılır, bazen de tamamen kesilir. [5] Susan Niditch’in "İbrani Kutsal Kitabında Savaş: Şiddetin Etiği Üzerine Bir Çalışma" (War in the Hebrew Bible: A Study in the Ethics of Violence) adlı kitabında herem, "Yahudi inançlarına düşman halkın veya şehirlerin Tanrı’ya adanarak tamamen yok edilmesi" anlamına gelen bir uygulama olarak aktarılır. Susan Niditch’in burada vurguladığı nokta, herem’in sadece bir "yok etme ve vahşet eylemi” olmayıp hem dini itaat ve adanmışlık göstergesi, hem de savaşın etik ve toplumsal boyutlarını içine alan bir kavramdır. "Herem" ile Yahudi cemaat yapısı ve inanç sistemi düzeni korunmuş ve meşrulaştırılmış olur. [6] Farklı adlar taşısa da bu uygulamaların ortak yönü, dini ya da ahlaki otoriteyi korumak, cemaat birliğini ve düzenini muhafaza etmek ve kabul edilen inanç sınırlarını belirlemektir.
Hristiyanlık ve Yahudilik'teki "Aforoz" ve "Herem" gibi uygulamalar zaman zaman aşırı kullanıldıklarında, toplumsal baskı aracı olmuş ve halk içinde ayrışmalara yol açmıştır. Aforoz için tarihten bilinen örnek olarak, 16. yüzyılda Hristiyanlıkta Reform hareketini başlatan Martin Luther ismi verilebilir. M. Luther, Katolik Kilisesi’nin uygulamalarını eleştirdiği ve otoritesini reddettiği için Papa tarafından aforoz edilmiştir. Bu olay, Hristiyan dünyasında büyük bir bölünmeye yol açmıştır. Tarih boyunca Martin Luther'den başka Napolyon Bonapart, John Wycliffe ve Giordano Bruno gibi kişiler, kilise veya dini otoriteler tarafından fikirleri ve eylemleri nedeniyle aforoz edilmiştir. Herem için en ünlü tarihsel örnek ise 17. yüzyılda yaşayan Yahudi filozof Baruch Spinoza’dır. Spinoza, geleneksel Yahudi inançlarını sorgulayan fikirleri nedeniyle Amsterdam’daki Yahudi cemaati tarafından herem ilan edilerek cemaatten tamamen dışlanmıştır.[7] İsrailoğulları’nın Kenan topraklarını ele geçirirken bazı şehirleri tamamen yok etmeleri, Tanrı’nın emriyle Amaleklileri ve hayvanlarını yok etmeleri Tanrı’ya adanarak yok etme anlamındaki savaş mantığına ve hereme örnek olarak verilebilir.
İslam dünyasında da "aforoz" ile benzer nitelikte olan "tekfir" düşüncesi vardır. Tekfir, İslam düşünce tarihinde yalnızca inançla ilgili bir yargı
olmanın ötesine geçerek zamanla güçlü bir dışlama ve baskı aracına
dönüşmüştür. Bu kavramın ortaya çıkışı, büyük ölçüde Peygamber Efendimiz'in ﷺ vefatından sonra yaşanan siyasi ve toplumsal kırılmalarla ilişkilidir.
İlk dönemlerden itibaren iktidar mücadeleleri ve fikir ayrılıkları,
tekfiri karşıt görüşleri etkisizleştirmenin kolay bir yolu hâline
getirmiştir. Böylece tekfir, dini bir hükümden çok, rakipleri saf dışı
bırakmaya yarayan işlevsel bir araç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Tekfir düşüncesinin İslam'da sistematik biçimde ortaya çıkışı, İslam tarihinin erken dönemlerinde Müslümanların "iman ve büyük günah anlayışları" ekseninde farklılaşması sonucu ortaya çıkan ayrılık hareketlerine dayanır. Özellikle Haricî hareket, İslam tarihinde bu anlayışın ilk belirgin örneğini oluşturur. [8]
İslam mezheplerinin oluşum sürecinde Müslümanların "iman ve büyük günah anlayışları" belirgin biçimde birbirinden farklılık gösterir.
Hâricîler, bu konuda en sert tutumu benimseyerek, büyük günah
işleyen kişileri dinden çıkmış kabul etmiş ve kafir saymışlardır. Hariciler'in bu görüşüne delil olarak iman ile ameli birbirinden
ayırmadan bir bütün olarak kabul etmeleri gösterilir. Bu süreçte
Hz. Ali (r.a) zamanında sahabeler arasında vuku bulan siyasal bir ihtilafı, Haricîler inanç meselesine dönüştürerek, kendileri gibi düşünmeyenleri dinden çıkmakla suçlamışlar ve böylece İslam toplumunda ilk ayrılık hareketlerini başlatmışlardır. Haricilerin bu yaklaşımı, yalnızca bireysel günahları değil siyasi
muhalefetin de küfürle itham edilmesine yol açmıştır. Böylece siyasal muhalefet unsurları, Harici yaklaşımda dinî bir dışlama mekanizmasıyla desteklenmiştir. İslam tarihinin sonraki dönemlerinde tekfir meselesi; müslümanlar arasında zaman zaman siyasal, mezhepsel ve ideolojik tartışmaların bir aracı olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır. [9]Mutezile mezhebi, Hariciler kadar aşırı katı bir tutum içinde olmamış olmasına rağmen ara bir
tutum sergileyerek büyük günah işleyenleri dünyada ne mümin ne de kâfir
olarak tanımlamaları neticesinde fiilen
dışlayıcı bir sonuç ortaya çıkmıştır. Mutezile’ye göre günah işleyen bir mümin, ne tam anlamıyla kâfir ne de tam anlamıyla iman sahibi sayılır; bu kişi "beynel-menzileteyn" yani “iki merhale arasında” bir konumda bulunur ve ahiretteki durumu "Vel‘Araf"ta (cennet ve cehennem arasında) belirlenir. Mutezileye göre büyük günah sahibi bir mümin Hâricîler’in iddia ettiği gibi kâfir; Mürcie’nin inandığı şekliyle mümin değildir arada bir yerde konumlanır ve tevbe etmeden ölürse ebedî azabı hak edeceği söylenir. [10] Mu‘tezile'nin devlet otoritesiyle resmî mezhep haline geldiği Abbasiler döneminde 813–846 yılları arasında, Ehl-i sünnet âlimleri ve halk için baskı ve sıkıntı dönemi olmuştur. Halifeler el-Me’mun, el-Mu‘tasım ve el-Vâsık, Mu‘tezilî görüşleri devlet eliyle zorla kabul ettirmeye çalışmışlardır. İslâm mezhepleri tarihinde “mihne” olarak anılan bu süreçte, Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere birçok âlim, resmî görüşe karşı çıktıkları için cezalandırılmış ve işkenceler görmüştür.[11]
Şiî düşüncede tekfirci ve dışlayıcı tutum
daha çok imamet anlayışı üzerinden şekillenmiştir. İmametin inancın
merkezine yerleştirilmesi, bu görüşü paylaşmayanların meşruiyetinin ve inancının sorgulanmasına yol açmıştır. Bu durum çoğu zaman açık bir tekfir
şeklinde değil de karşıt grupların inanç açısından eksik veya sapkın
görülmesi biçiminde ortaya çıkmıştır. Şia'da imamlara kayıtsız şartsız itaatin gerekliliği ve bunun aksinin küfür olduğu inancı baskın görüş halini almıştır. [12]
Ehl-i
Sünnet düşüncesinde ise tekfire karşı daha temkinli bir çizgi
benimsenmiştir. Ehl-i
Sünnet anlayışında, İslam’ın temel esaslarını kabul eden
kimselerin sırf yorum farklılıkları nedeniyle dinden çıkarılamayacağı
vurgulanmıştır. Büyük günah işleyenler orta yol tercih edilerek mümin kabul edilmiş, tekfir edilmeden fiil ve davranışları ahlaki
açıdan eleştirilmiştir. [13] Buna rağmen tarihsel süreçte, bu ilkesel
yaklaşımın her zaman korunamadığı ve zaman zaman mezhebî taassubun
tekfiri yeniden gündeme getirdiği görülmüştür.
Modern dönemde ortaya çıkan bazı radikal yapılanmalar, tekfir kavramını
merkezi bir ideolojik araç olarak kullanmıştır. Bu gruplar, yalnızca
farklı düşünenleri değil, kendileriyle aynı inancı paylaşan geniş
Müslüman kitleleri dahi küfürle itham edebilmiştir. 18.yy'da Muhammed bin Abdülvehhâb tarafından Arabistan’da başlatılan Vahhâbî/Selefî hareketindeki kişiler, kendilerine göre İslam’ın “orijinal” şekline aykırı gördükleri uygulamaları yapan kimseleri, Müslüman saymayarak tekfir etmişler ve dinde mevcut çoğu uygulamayı bid'at kabul ederek red etmişlerdir. Vahhabiler, İslam’ı “aslına uygun” yaşamadığını düşündükleri Sufi tarikatları, türbe/mezar ziyaretlerini, zikir, dua veya diğer tarikat ritüelleri gibi uygulamaları yapanları ve özellikle Şii topluluklarını kâfir ilan ederek dini kendilerince yorumlamışlardır. Aşırıya giden tekfirci hareketler, fikri tartışmalarla yetinmeyerek silahlı çatışmalarla İslam aleminde huzursuzluklara yol açmışlardır. [14]
Genel olarak tekfir eğiliminin arkasında, mezheplerin kendi yorumlarını
mutlak doğru olarak görmeleri yatmaktadır. Dini bilginin tek bir
anlayışa indirgenmesi, farklı görüşlere tahammülü azaltmış ve böylece tekfiri
kaçınılmaz hâle getirmiştir. Bu yaklaşım, İslam’ın temelinde yer alan
hoşgörü, çoğulculuk ve birlikte yaşama ahlakıyla ciddi biçimde
çelişmektedir. Tekfirin yaygınlaşması, hem düşünsel üretimi
sınırlandırmış hem de Müslüman toplumlar arasında derin ayrışmalara
neden olmuştur. Tekfirin siyasal boyutu, özellikle otorite, iktidar ve meşruiyet tartışmalarının yoğunlaştığı dönemlerde belirginleşmektedir. Siyasi düzenin zayıfladığı, toplumsal adalet algısının sarsıldığı ve kurumsal yapının işlevsiz hâle geldiği ortamlarda, dinî söylemler daha kolay araçsallaştırılabilmektedir. Bu bağlamda tekfir, rakip grupları gayrimeşru ilan etmenin etkili bir yolu hâline gelir. Karşı tarafın sadece yanlış değil, “dinin dışında” olduğu iddiası, siyasal mücadeleyi mutlak bir haklılık zeminine taşır. Böylece uzlaşma ihtimali ortadan kalkar ve çatışma kaçınılmaz hâle gelir.[15] Bu yaklaşımda tekfir, grup içi bağlılığı güçlendiren ve dış dünyayı düşmanlaştıran bir işlev görür. “Hakikatin tek temsilcisi” olma iddiası, diğer tüm yorumları geçersiz kılar. Böylece din, siyasal hedeflere ulaşmak için mutlaklaştırılmış bir meşruiyet kaynağına dönüştürülür. Tekfirin toplumda yaygınlaşması, toplumda derin ayrışmalara yol açar. “Biz” ve “ötekiler” şeklinde keskin bir ayrım üretilir ve bu ayrım zamanla şiddet eğilimlerini besler. Siyasal düzlemde ise bu anlayış, istikrarsızlık ve çatışma üretir. Dinî söylemin bu şekilde sert biçimde kullanılması, hem inancın ahlaki boyutunu zedeler hem de siyasal sorunların çözümünü daha karmaşık hâle getirir. Böylece tekfir, müslümanlar arasında meselelere çözüm üretmek yerine krizleri derinleştiren bir unsur hâline gelir. [16]
Kur’an’ı Kerim'de iman meselesi, çoğunlukla bireyin niyeti ve kalbiyle
ilişkilendirilirken; başkalarının inancını yargılama konusunda kişiye
sınır koyucu bir dil ile aktarılır. Peygamber Efendimiz’in ﷺ
uygulamalarında da, kişileri inanç dışına itmekten ziyade, toplumsal
bütünlüğü koruyucu bir yaklaşım ön plana çıkmaktadır. İslam, bir Müslüman’ın başka bir Müslüman’ı hiçbir küfür gerekçesi bulunmadan tekfir etmesini haram kılmıştır. Bir Müslüman’ın tekfir edilmesi, Allah’a şirk koşmaktan sonra gelen en büyük küfürdür. Kur’an’da ve hadislerde apaçık bir biçimde tekfir ilan edilmeyi gerektiren bir hüküm bulunmadıkça hiçbir kimse tekfir edilemez. [17] Müslümanların kanlarını ve mallarını helal kılıp onlarla savaşmak, tekfir ederek Müslümanın açık ahkam ve nasslara aykırı olmayan hal ve hareketlerini küfür ile ilişkilendirmek en başta iftira olup, Allah ve Resulünün bildirdiği dine savaş açmak anlamına gelir.
Kur’an-ı Kerim'de geçen “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat Suresi, 10) ayeti, Müslümanlar arasındaki dayanışma ve kardeşlik ilkesini açıkça ortaya koyar. İslam’a göre, bir müminin diğerini haksız yere tekfir etmesi veya ona “kâfir” demesi çok ciddi bir yanlıştır ve söz konusu ifade, muhatabına döner. (Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi, 2/51) "Müslümana sövmek fısktır. Onunla çarpışmak ise küfürdür." (Müslim, 1/325) Bu nedenle Müslümanlar, birbirlerine karşı daima saygılı, anlayışlı ve kapsayıcı bir tutum sergilemekle yükümlüdür. Peygamberimizin ﷺ yaşamı, bu ilkelerin örnekleriyle doludur. Örneğin sahabelerden Üsame b. Zeyd, bir
savaş sırasında düşman Kelime-i Şehadet getirmiş olmasına rağmen
düşmanın samimiyetinden emin olamamış ve onu öldürmüş bu olay karşısında Peygamberimiz ﷺ Üsame’ye, "kalbini açıp baktın mı" (Buhârî, Diyât 2, Meğâzî 45; Müslim, Îmân l58-159) diyerek bir kişinin kalbini
sadece Allah’ın bilebileceğini hatırlatmıştır. Peygamberimiz ﷺ Üsâme’yi şiddetle azarlayarak tekfir ve yargının, insanın
yetkisinde olmadığını bu olayda vurgulamıştır. [18] Esas olan güzellikle insanları İslam'a çağırmaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim'de "(Resûlüm!) Sen, Rabbinin
yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele
et!.." (Nahl, 16/125) buyrulmaktadır.
Günümüzde İslam ümmeti parçalanmış, Müslümanlar farklı coğrafyalarda
özgürlükten yoksun, Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm ve Hinduizm gibi
diğer dinlerin baskıları altında, birbirlerinden kopuk olarak
yaşamaktadırlar. Bu zor koşullar altında yürütülen mücadelelerde,
tekfircilik Müslüman topluluklara daha fazla zarar veren bir anlayış hâline
gelmiştir. Bu anlayış, şiddeti meşrulaştıran bir zemine dönüşerek hem Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağlarını koparmakta hem de İslam’ın evrensel mesajının diğer din mensupları tarafından yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır. Tekfirci zihniyet, günümüzde özellikle radikal dini örgütlerin ideolojilerinde kendini bariz olarak gösterir. Bu gruplar, kendi dini yorumlarını mutlak doğru saydıkları için diğer Müslümanları “dinden çıkmış” ilan ederek mücadelelerinde haklı oldukları varsayımı ile hareket ederler. Kendi görüşlerine uymayan veya fikirlerinin kabul edilmediği ülkeleri “dar-ül harp” olarak nitelendirip huzursuzluk ve çatışma ortamları oluştururlar. Tarihsel olarak da görüldüğü gibi Müslüman gruplar arasında çeşitli yanlış anlamalar, hatalı uygulamalar ve aşırı yorumlar sonucunda şiddet ve çatışma ortamları Müslüman ülkelerinde çoğalır. Böylece bu çatışma ortamında Müslümanların arasında atılan fitne tohumlarıyla Müslümanların enerjileri boşa giderek, cemaat şuurundan uzaklaşmalar ve ayrılık hareketleri meydana gelir.
Tekfircilik, Kur’an-ı Kerim ve Sünnetten
beslenen bir ilmî tartışma değil; sosyal ve psikolojik zafiyetlerden
doğan, Müslümanları bölmeye hizmet eden yapay bir ideolojidir. Tekfirci zihniyet, Rasülüllah'ın ﷺ
yaşamını ve sünnetini yok sayarak, tüm toplumu kendi dar bakış açısına göre yargılar ve meşru çerçeveleri hiçe sayar. Bu
zihniyet, sahih İslami ilim ve ahlaktan uzak, kibirli ve nefis odaklı,
toplumsal düzeni bozmak üzerine kurulu samimiyetten uzak bir
zihniyettir. İnsanların arasına nifak
sokmak, bir müslümanı haksız yere itham etmek, ehli kıbleyi Allah adına
yargılayıp hüküm vermek, daha da vahimi bir müslümanın canına, malına,
ırz ve namusuna kastetmek vebali çok büyük olan günahlardandır. Sözde İslam adına çıkan ve din görünümü altında kanlı eylemler
yapan, Vahhabi/Selefi/Şia fikirleriyle teorik çerçevesini kuran ve kafir
sermaye odakları tarafından sürekli maddi olarak desteklenen, internet platformlarında kendilerine özellikle genç çevrelerden taraftar toplayan dinde aşırıya kaçmış gruplar, masum
canlara kıymanın vebalini ödeyemezler.
Kafirler tarafından sermaye ile
desteklenerek ortaya çıkan bu tip düşünce yapıları, nedense bir Batı ülkesinde çıkmaz da genellikle İslam dünyası
içinde çıkar ve İslam dünyasının birliğine kast ederek Müslümanların
bölünüp parçalanmasına hizmet eder. Bu fikirlerin tümü, görünen kafir ülkelere cephe almak ve batıl küfür dünyası ile mücadele etmek yerine,
Müslümanları hedef tahtasına koyarak, bunların hataları ve eksiklikleri
ile uğraşırlar. Bu tekfirci zihniyet, İslam emirlerini güzellikle,
şefkat ve muhabbetle tebliğ etmek yerine, Rasülüllah'ın ﷺ hayatında
görülmeyen katı bir uslüp ile kendilerince bir din anlayışı gözetirler.
Güzel ahlakı önce kendi çevresinden başlayarak hakim kılmak ve kendi
ahlaklarını düzeltip başkalarına örnek olmak yerine, İslam dinini terör
ve savaşla ilişkili olarak göstermek isterler. Bütün bunlar İslam'ın özüne ve ruhuna aykırıdır.
Sonuç olarak, tekfircilik modern İslam dünyasında sadece dini bir sapma değil, aynı zamanda toplumsal bir tehdit olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarih boyunca Haricilikten miras kalan bu anlayış, Müslümanlar arasındaki kardeşliği zedeleyerek fitne ve çatışmaya yol açmaktadır. Kur’an ve sünnetin rehberliğinde sabır, hoşgörü ve adalet ilkeleriyle hareket etmek, bu tür radikal ve zararlı düşüncelere karşı en etkili çözümdür. Müslümanların birbirini yargılamadan, anlayış ve merhametle yaklaşması, hem toplumsal birliği güçlendirir hem de İslam’ın evrensel mesajını tüm dünyaya ulaştırır.
Hakim olan Allah'tır, güç ve iktidar O'nundur. Yargılamak ve insanların kalplerinde olanı bilmek, sadece Allah'a mahsustur. Allah adına insanları yagılamaya kalkmak, cennet ve cehennem kendi tekelindeymiş gibi hükümler vermek, insanlar arasında nifak ve fitneye sebep olmak, Allah'ın haram kıldığı davranışlardır. Hiçbir insan, Allah’ın verdiği yaşama hakkını bir kimsenin elinden meşru bir sebep olmadan alamaz. İnsanların imanını sorgulamak veya onları cezalandırmaya kalkışmak, büyük bir suçtur. Müslümanlar, yalnızca öğüt vermek ve iyiliğe davet etmekle yükümlüdür. Nihai hüküm ve adalet, yalnızca Allah’a aittir. Din, baskı ve zorbalıkla değil, irade ve akılla anlaşılır. İnsanların kalplerinde olanı bilmek sadece Allah’a aittir. İnsanları küçümsemek, kınamak, yargılamak veya dışlamak, iman ve ahlak açısından kabul edilemez. Her mümin, önce kendinin ve ailesinin davranış ve niyetlerinden sorumludur; başkasını yargılamak Allah’a ait bir haktır. Bizler, kendimizi düzeltmek, her daim Allah'a iyi kul olmakla ve ahlakımızı yüceltmek ile mükellefiz. İnsanlar arasında nifak ve fitneye sebep olacak her türlü davranıştan kendimizi uzak tutmak asli vazifemizdir. İyiliği emreder kötülükten nehy ederiz. Ama şunu asla unutmayız. Hidayet, bizzat Allah'a aittir. "Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir." (Kasas Suresi, 56) Taifte taşlanırken bile beddua etmeyen bir peygamberin ﷺ ümmeti olan bizlere yakışan; iyilik ve güzellikle Allah'tan hidayet için dua istemektir. Allah tüm müslümanlara rahmetiyle muamele etsin. Bizleri hidayetten ayırmasın. (amin)
Kadir PANCAR
27/12/2020
KAYNAKÇA:
[1] Tekfîr, Yavuz, Yusuf Şevki, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tekfir
[2] Gazzâli, Ebû Hamid, Faysalu’t-tefrîka beyne’l-islami ve’z-zenadıka, thk: Mahmut Beco, b.1, 1413h/1993, s. 128.
[3] Arif Aytekin, Ehl-i Sünnet İnanç Esasları: Tahâvî ve Akaid Risalesi, İstanbul 1985. El-akidetu’t-tahaviyye, b.1, Dâr’ul-İbn Hazm Yayınevi, Beyrut, 1995. s.40.
[4]Meydan, E. (2019). Hristiyan kilise otoritesinde aforoz, Uludağ Üniversitesi.
[5] Aforoz, Şahin, M. Süreyya, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/aforoz
[6] Niditch, S. (1993). War in the Hebrew Bible: A study in the ethics of violence. New York, Oxford University Press.
[7] Meral, Y. (2015).Spinoza’nın Teolojik-Politik İncelemesi’nde Tanah eleştirisi. Mukaddime, 6(1), 19–45. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/184162
[8] Karaağaç, H. (2013). Ehl‑i Sünnet’e göre tekfir problematiği. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (40), 163–186. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/31187
[9] Bulut, H. İ. (2009). Dini şiddetin fikri arka planı olarak Haricilik ve günümüze yansımaları. Usûl, 11(1), 41–54.
[10] Maraz, H. (2016). Muʿtezile’nin “el-menzile beyne’l-menzileteyn” savunusu ve doğuşu ile ilişkisi. Kelâm Araştırmaları Dergisi, 14(1) https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/179989
[11] İrfan Abdülhamit, İslam'da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, Çev. M. Saim Yeprem, İstanbul 1981, s. 94.
[12] Kaymal, C. (2017). Şia’da imamet meselesi ve egemenlik. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2 (1), https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/318539
[13]Canpolat, M. (1998). İslam mezhepler tarihinde büyük günah meselesi, Harran Üniversitesi, acikerisim.harran.edu.tr:8080/jspui/bitstream/11513/3757/1/072258.pdf [14]
Taşdemir, D. (2016). Türkiye’de selefi hareket ve dini radikalizm,
Uludağ Üniversitesi,
https://acikerisim.uludag.edu.tr/server/api/core/bitstreams/e6de7b85-b089-4dcd-9a43-ff687e5e64f6/content
[15] Şahinalp, H. (2017). İndirgemeci yaklaşımların bir ürünü olarak tekfir. Birey ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi, 7(13), https://dergipark.org.tr/tr/download/issue-full-file/32816
[16] Maaroof Al-Huseeını, Din ve siyaset bağlamında tekfir, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016.
[17] Ödemiş, Mehmet. “Kullanışlı Bir Teolojik Silah Olarak Tekfir – Mezhebî İzdüşüm”, Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 7, Sayı 1 (2020): 101-127.
[18] Büyükkara, M. A. (2016). Hariciliğin modern bir görüntüsü olarak tekfircilik. İç Tehdit ve Riskler Işığında İslam Dünyasının Geleceği, 13-46, https://isamveri.org/pdfdrg/d255652/2016/2016_buyukkarama.pdf
0 yorum:
Fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırım. İlim; amel etmek ve başkalarıyla paylaşmak içindir. Niyetimiz samimiyetle insanlara yararlı olmaktır, akıbetimiz bu vesileyle güzel olsun. Dua eder, dualarınızı beklerim...
"Allah'ım; bana fayda sağlayacak ilimleri öğret ve ilmimi ziyadeleştir."
“Allahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana güvendim. Yüzümü, gönlümü sana çevirdim. İşlediğim tüm günahlarımı affeyle! Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dînin üzere sâbit kıl. Beni Müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!”
“Rabbim! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize tarafından bir rahmet bağışla.Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Muhakkak ki lütfu en bol olan Sen’sin. Senden başka ilâh yoktur."
Lâ ilâhe illallah Muhammedürrasulüllâh
KADİR PANCAR