Net Fikir » nefis terbiyesi » İlim Tahsilinde Benlik Kavgası
İlim Tahsilinde Benlik Kavgası
Etiketler :
dini eğitim
ilim
kibir
makalem
nefis terbiyesi
İlim öğrenme merakı, özellikle eğitim-öğretim haftalarında ve okul ortamlarına girdiğimiz vakitlerde kendisini daha fazla hissettiriyor. Böyle zamanlarda insanın içinde öğrenmeye, araştırmaya ve yeni şeyler keşfetmeye karşı ayrı bir şevk beliriyor. Okul harcamaları, kırtasiye alışverişleri ve okul kıyafetleri gibi pek
çok alanda güzel bir telaş başlıyor. Öğrencilerimizin eğitim-öğretim
hayatına hazırlanmaları adına toplum genelinde heyecan ve hareketlilik
yaşanıyor. Dünyalık ilim elde etme telaşı bu şekildeyken dini eğitim alanında da bazı yeni işleri, uzun uzadıya devam eden benlik kavgalarını, hiçbir netice elde edilmeyen ilmi tartışmaları görüyoruz. Sosyal medya platformlarında her geçen gün din adına daha önce hiç duyulmamış yeni fikirlerle karşılaşıyoruz. Kitleleri peşinde sürükleyen insanların farklı hezeyanlarını müşahede ediyoruz. İlim adamlarının saygıdan yoksun, ilmi nezaketten mahrum tartışmalarını izliyoruz. Çeşitli meselelerde konuşan kişilerin hep haklı olma çabasını ve asla geri adım atma ihtiyacı hissetmeyen "ben bilirim" duygusunu gözlemliyoruz. İçimize sızmış müslüman görünümlü kimselerin ortaya attığı meselelere yazılı ve görsel medyada rastlıyoruz. Boş yere münazara etmenin bile hoş görülmediği dinimizde, ümmetin zerre yararına olmayan tartışmaları haklı çıkmak adına uzattıkça uzatıyoruz. Görevi müminlerin arasına nifak sokmak olan bazı kişilerin din karşıtı propagandalarına maruz kalıyoruz. Dini meseleleri hafifleten ve alay konusu haline getiren din düşmanlarıyla uğraşıyoruz. Her yönden saldıran şeytanların tuzaklarını çözmeye çalışıyoruz. Haram olan bir fiili işleyenleri uyardığımızda bile tepkiler görüyor, kendi arkadaş çevremizde dahi böyle durumlarda yalnız bırakılıyoruz. Nefislerin ilahlaştırıldığı bencillik çağının içindeyiz. İnsanların bazıları kendi nefislerinin hüküm koyduğu dini yaşıyor. İlme ulaşmanın bu kadar kolaylaştığı bir devirde, ilmin bazı kimseleri helake sürüklemekten başka hiçbir işe yaramadığını anlıyoruz. İlim elde eden sözde alimlerin şöhret kavgalarını ekranlardan seyrediyoruz. İlim tahsilinde olduklarını söyleyen paraya tapmış cemaatlerin, birbirleriyle kavgalarını veya kendi içlerindeki rekabetlerini görüyoruz. Kabaca, "ilim insanın cehlini alsa da, insanın hamurunda varsa eşeklik baki kalır." sözünün yansımalarını yaşıyoruz.
Bu yazıda ilim tahsilinin meziyetlerinden ziyade ilim elde edenlerin, zamanla helake doğru yuvarlanmaları İslami perspektiften izah edilmeye çalışılacaktır. (İlgili yazı için: İlim Öğrenmenin Fazileti) İlimle meşgul olmak, insanı hakikate yaklaştıran büyük bir nimet olduğu kadar nefis terbiyesi eşlik etmediğinde, kişi için ilim öğrenmek ciddi bir imtihana dönüşebilir. Bir insan yıllarca belli alanlarda ilim tahsili elde edip bunları kitlelere anlatabilir, öğrendikleri ile uzmanlaştığı alanda nice eserler verebilir, binlerce öğrenciyle beraber dersler işleyebilir ve tüm bu çabalarıyla birlikte çevresinde saygın bir hoca olarak kabul görebilir. Özellikle dini alanlarda bu itibar süreci daha kolay şekilde kazanılabilir. Fakat bütün bu aşamalar, o kişinin nefsine karşı emniyette olduğu anlamına gelmez. Özellikle kişinin yaşı ilerledikçe veya ilmi mertebesi arttıkça, insanın ne kadar alim olduğu değil bildiklerinin o kişiyi Allah’a karşı nasıl bir kul hâline getirdiğine iyi bakılması gerekir. Çünkü bilgi arttığı hâlde kişinin hayatında huşû, takva, nefs muhasebesi ve teslimiyet artmıyorsa orada ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir durum vardır. İmam Birgivi'nin "Avamil" kitabında geçen bir ibarede bu durum kısa ve özlü bir şekilde şöyle aktarılır; "İnsanlar helâk oldu, âlimler müstesna; âlimler de helâk oldu, amel edenler müstesna, amel edenler de helak oldu ihlas sahibi olanlar müstesna." Burada zikrolunan misali biraz daha anlaşılır şekilde açıklayalım: İnsanların çoğu hakikatten sapıtarak doğru yoldan ayrıldılar; ilim öğrenenler bu durumdan kendilerini öğrendikleri ilimler sayesinde kurtardı. Fakat ilim öğrenmek de tek başına kurtuluş için yeterli olmadı; bu hakikat yolculuğunda ilim sahibi olanlardan hepsi değil de sadece ilmiyle amel edenler kendilerini kurtardı. Ancak amel etmek de tek başına yeterli gelmedi; yaptığı amelleri samimiyetle, ihlasla ve yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek yapanlar gerçekten kurtuldu. Yani bu ibareye göre insanın hakikat yolculuğunda istikamet üzere devamlı kalabilmesi ve nihai kurtuluşa erişebilmesi için yararlı ilim sahibi olması gerekir; öğrendiği ilim ile amel etmesi ve ihlâsına dikkat ederek bütün amellerinde samimiyet üzere olması lazımdır.
İlim tahsilinde samimiyet çok önemlidir. Samimiyet ve ihlasın olmadığı ilim tahsili, boşa gitmiş vakitlerdir. İlim öğrenme çabasını Allah'ın rızasını kazanma gayesiyle yapan, ibadetlerini sırf Allah ﷻ emrettiği için yerine getiren ve ilim tahsilini dünyalık bir hırs veya makam uğruna değil de sadece Allah'ın ﷻ şanı için yapan kişiler ihlas sahibi kişilerdir. İhlas sahibi olmak, insanı gösteriş ve riyadan muhafaza eder. Özellikle dini meselelerde ihlas sahibi olmak, kişiyi dünya ve ahiret hayatında saadete eriştirir. Samimiyetin olmadığı yerde ilim tahsili bir işe yaramaz.
Samimiyetten uzak ilim sahibi insanların hareketlerinde her zaman bir yapaylık görülür. İbadet şekillerinde acayip bir eğretilik ve gösteriş göze çarpar. Zamanla bu yapaylık ve gösteriş büyüyerek, ilim sahibine zarar vermeye başlar. İhlası olmayan insanların kendi kanaatlerini hakikatin kendisi zannetmesi, nefis muhasebesinde belki de ilim imtihanının en tehlikeli hallerinden biridir. Böyle kişilerde ilimle beraber hemen kibir duygusu da ortaya çıkmaya başlar. Daha sonra ilmi konularda kişinin davranışlarında "ukela" tavırlar görülmeye başlar. Kendinden başka ilim sahibi kişileri yok sayma ve küçük görme davranışları o kişide ortaya çıkar. Eski ulemayı tanımama ve değersiz görme eğilimleri o insanın nefsinde yavaş yavaş hissedilir. Kendi aklına çok güvenen bu kişilerde, zamanla çeşitli meselelerde alışılmışın dışında fasid yorumlar belirir. Ardından başka çetrefilli konularda farklı farklı hükümler ortaya atılır ve kişi kendi düşüncesini muhaliflere karşı giderek daha güçlü biçimde savunmaya başlar. Bir müddet sonra ise kendisinden farklı görüşte olanları anlamakta zorlanır ve kendi kanaatini neredeyse dinî bir kesinlik seviyesine taşır. Kendisini müctehid olarak görür ve kendisinin hatadan ari, kamil bir insan olduğu yanılgısına kapılır. "Bu meselede içtihat ettim, yanıldıysam da sevap alırım" gibi ifadelerle kendini avutmaya başlar ve belli bir süre sonra da artık hiçbir hareketini sorgulamak aklına gelmez. Tüm bu nefis mertebeleri, kişinin düşünce hatalarının tabiri caizse ictihadlerinin üzerini örtemez. Zira fıkıh alanında bir usule dayanmayan şahsî kanaatler, hiçbir zaman içtihat olmaz. İimde farklı bir şey söylemekle ilmî bir temele dayanarak hüküm çıkarmak için çabalamak aynı şey değildir. Daha da önemlisi, insanın sürekli olarak kendi düşüncesini haklı çıkaracak fasid deliller bulması, o kişinin kendi nefsinde objektif bir muhasebe yaptığı anlamına gelmez. Bir görüşün dini bir meselede doğru olup olmadığını belirleyen kriter, kişinin kuvvetli muhakeme yeteneğinin olması veya fikrini güçlü bir şekilde savunması değildir; esas olan o görüşün Kur’an-ı Kerim, Sünnet, icmâ, kıyas gibi şer'i deliller ile fıkıh usulü dairesinde sağlam bir temele dayanmış olmasıdır. Kitap ve sahih sünnete muhalif düşünceler, ne kadar iyi savunulursa savunulsun dini meselelerde şeytanın aldatmasından başka bir şey olmaz. Maalesef kişi, içinde bulunduğu bu hali kavrayamaz ve şöhretin de getirdiği heyecanla gün geçtikçe helake sürüklenir.
Hakikatten sapmaya başlamış kişilerin heva ve heveslerine göre yeni bir din tahsis edilmesinde asıl tehlike, böyle bir hâlin sadece kişinin kendi dünyasında kalmamasıdır. Sapkın kişilerin etrafında toplanmış talebeler ile sosyal medya takipçilerinin holiganlığa varan şakşakçılığı sayesinde, bu kişiler kendi nefislerini hiç sorgulamadığı gibi takipçi kitlelerini de bataklıklarına çekerek onları da hüsrana uğratırlar. Bu noktada mesele artık yalnızca bir şahsın hatası olmaktan çıkarak, bir anlayış ve zihniyet problemine dönüşür. Çünkü sapkın kişi etrafında oluşan ölesiye bağlılık, zamanla o şahsın sözlerini sorgulanamaz hâle getirir; dini görüşlerde gerekli olan delilin yerini, o kişinin otoritesi ve kitleleri kendinden geçiren hitabeti alır. Dini hakikatin yerini de o kişiye bağlılık ve bir grup içinde olma duygusu alarak, kişinin cemaate aidiyet düşüncesi pekişir. Böylece yanlış düşünceler, kitlelerce tekrarlandıkça doğru olarak görülmeye başlanır. Böyle kişilere veya gruplara (cemaatlere) yapılan eleştiriler ise o kişi ve taraftarları tarafından düşmanlık olarak görülmeye başlanır. En tehlikelisi de artık insanların hakikate değil şahıslara bağlanması sonucu gözlerinin kör olmasıdır. Sapkın kişinin oluşturduğu kitle, artık hiçbir şeyi tam olarak kavrayamaz, tamamen yanlış hareketleri ve sözleri bile tevil ederek kendi dünyalarına göre yorumlarlar. Haram ve helal ölçüsü, kitle için hiç düşünmeden peşinden gidilen o şahıstır. Dini önder olan şahsın sözleri, her türlü davranış mekanizmasında kitle için belirleyici olmuştur. Mankurtlaşmış topluluklar, sorgulama ve eleştirme yeteneklerini kaybederek o kişiye mutlak itaat ve biat kültürüne evrilmiştir. Oysa İslâm’da ölçü kişiler değil, hakikati ortaya koyan delillerdir. Delilin olmadığı yerde akıl bir işe yaramaz. Dinî hüküm konusunda sağlam bir delil ve ilmî usul bulunmadığında, yalnızca kişisel kanaate dayanmak yeterli değildir. Hiçbir âlim, hoca veya cemaat hatadan münezzeh değildir. Bunu idrak edemeyen insanlar, günümüzde hatasız gördükleri şahıslar eşliğinde topyekün helake sürüklenir. Oysa asıl sadakat şahsa değil, kesin olan Kitap ve Sünnetin belirlediği istikamete olmalıdır.
İnsan, kendi fikrine gereğinden fazla bağlandığında zamanla hakikati değil kendi haklılığını aramaya başlar. İşte tam burada meşveret ve şûranın değeri ortaya çıkar. Meşveret; aynı fikirde olan insanların birbirini tasdik etmesi, sorgusuz sualsiz biat etmesi anlamına gelmez. Gerçek meşveret, insanın kendi düşüncesini ortaya koyarken bu düşünceye gelecek itirazları göze alıp fikirlerde değişiklik yapabilmektir. Peygamber Efendimiz ﷺ bizlere bu konuda örnek olmuştur. Çünkü vahiyle desteklenmemiş bir insan, tek başına nefsinin yanlışını göremez. Bu yüzden bir şûra meclisi, nefsin yanılgılarına karşı toplum önünde olan örnek şahsiyetler için önemli bir muhasebe alanıdır. Peygamber Efendimiz ﷺ bizlere bu konuda da örnek olmuştur. Resûlullah ﷺ Uhud Savaşı'nda Medine’de kalıp savunma yapmayı düşünürken, sahabeleriyle yaptığı istişare neticesinde kendi görüşü farklı olmasına rağmen çoğunluğun görüşünü kabul ederek Medine dışına çıkıp savaştı. Burada Peygamber Efendimiz ﷺ kendi görüşünün aksine sahabenin görüşünü uygulayarak sıkıntı yaşamış olmasına rağmen, Allah Teâlâ ﷻ Rasülüne ﷺ işlerinde her zaman istişareye devam etmesini emretmiştir. Bu olay, gerçek meşveretin nasıl olması gerektiğini açıkça gösterir.
İstişare, herkesin aynı sözü söylemesi o sözde ittifak etmesi demek değildir. Farklı fikirlerin samimiyetle ortaya konularak tartışılması ve gerektiğinde yanlışların açıkça söylenmesi ile istişare kültürü ortaya çıkar. Topluma mal olmuş insanların yanında sürekli onu tasdik eden kişilerden ziyade, gerektiğinde “Burada yanılıyorsunuz” diyebilen insanlar bulunmalıdır. Çünkü samimi dostlar, her sözümüzü onaylayan değil bizi hatalarımıza karşı uyaranlardır. Atalarımız "dost acı söyler" diye boşuna dememiştir. Hakikati arayan insanlar ile ihlaslı bir şekilde Allah'ın rızasını kazanmaya koşan kimseler, kendilerine yapılan haklı eleştirilerden kaçmaz; gerektiğinde kendi fikirlerinden vazgeçmeyi bilirler. Çünkü bu kimseler nefislerini terbiye etmeyi öğrenmişler, ilmin getirdiği kibir tehlikesinden kendilerini korumayı başarmışlardır. Ahlaki erdem bunu gerektirir. Mutlak doğru ancak Allah'tır ve insanlar da ancak O'na kul olur. Allah'ın doğru yolunu tebliğ eden sıdk sıfatı sahibi peygamberlere tabi olarak kurtuluşu bulur.
Çağımızda kendilerini müslüman olarak tanımlayan milletlerde, kitleleri peşinden sürükleyen dini önderlerin farklı yorumları sebebiyle; Allah'ın haram kıldığı faiz, içki, zina, kumar, rüşvet gibi nice yasaklar bağlamından kopartılıp esnetilerek anlam kaymalarına uğratıldı. Türlü kılıflara büründürülerek bu günahlar helalmiş gibi işlenir oldu. Allah ve Rasülüne savaş açmak olan faiz için modern dünyada enflasyon ortamı, kapitalist düzen veya darul harp denildi; böylece haram olan faiz göstere göstere topluma yayıldı. Promosyon ve krediler adı altında faiz, her kesimin kullanımına açıldı. İçkinin sarhoş ediciliği tartışıldı, özel günlerle çeşit çeşit içkiler su gibi kabul gördü. Kumar çeşitlerinin adı şans oyunlarına dönüştü. Zinalar, flört ve arkadaşlık seviyelerine indirildi. Nikah zorlaştı, zinaya giden yollar kolaylaştı. Rüşvetin adı iş takibi olarak gizli veya açık alınır verilir oldu. Torpil ve adamcılık çoğaldı ve cemaatler içinde kul hakkı görülmez oldu. Bunların haramlığını dile getiren insanlar toplumda yalnızlaştı, sesleri kısıldı ve bir başlarına bırakıldı. Kuran ayetlerinin hükümleri, zorlama yorum ve ibarelerle değiştirilip kişiye göre din tahsis edildi, zamana ve kişilere göre din güncellenip yeniden düzenlendi. Kimi şeyhinin, hocasının emri ile faiz yedi, kimileri içkisine ve zinasına kılıflar buldu. Kimi rüşveti hak gördü. Kimi şans ve kumar oyunlarıyla kazancına kazanç kattı. Kimi kendilerinden olanların bir yerlere gelmesini kul hakkını umursamadan meşru gördü. Namazlar yeniden yorumlandı, kalp temizliği ve dua oldu; oruçlar, diyet ve para ile satın alınır oldu; zekat ve hac, gösteriş vesilesi oldu; kurbanlar, dernek ve cemaatlere bağış oldu. Bu haramları yapan insanlar, vicdanlarını susturmak için hocalardan istedikleri fetvaları buldu. Fetvayı veren alimlerin(!) kimi satılık ajan çıktı, kimi heva ve hevesine göre kibirle dini yorumladı. Bu alimlerin(!) kimi bizatihi kötülüğün içinde çırpınırken, kimi de aklına ve nefsine taparak maneviyatsız ilim elde etmenin kurbanı oldu. Öyle ya da böyle nefisler bozuldu, toplum da haramlara alışarak, haramı helal gibi görür oldu.
İnsanlar yıllarca inanmış ve belli kalıplar dahilinde ibadet etmiş olabilirler; sonrasında inançlarını değiştirmiş, ibadetlerini terk etmiş veya farklı şekillere dönüştürmüş de olabilirler. Mesele burada insanların dini bir hususta nasıl davrandığı değildir. Asıl olan Kur’an-ı Kerim ve Sünneti merkeze alan temel akidedir. İnsanların yıllarca ibadet etmesi, büyük bir teslimiyetle inanması veya sonradan bu insanların önceki görüşlerini terk edip kendilerine başka bir yön bulması, tek başına genel geçer bir hakikatin ölçüsü sayılamaz. Hacıların, hocaların toplumun dini önderlerinin yaptıkları aykırı işler hakikatin kaynağı olarak sunulamaz. Asıl mesele, insanın neyi sorguladığı ve hangi düşünceyi merkeze alıp ölçü aldığıdır. İslam'ın temel kaynağı olan Kuran-ı Kerim ve Sünnet'in açık ilkeleriyle çelişen yorumlara tutunarak hakikati değiştirmeye çalışmak, insanı özgürleştirmediği gibi aksine kendi kurduğu düşünce sisteminin içinde daha derin bocalamalar içerisine çeker. Dini hususlarda sağlıklı olan düşünce; hoşumuza giden yorumları benimsemek, birtakım kişileri masum önderler kabul ederek onların hatalarını görmezden gelip peşlerinden gitmek veya nefsimizin istekleri doğrultusunda yeni hükümler koyarak kendimizce bir din anlayışı tesis etmek değildir. Esas olan şey; temel akideleri merkeze alarak ortaya çıkan tüm yorumları değerlendirmek ve buna göre tam bir teslimiyetle samimi olarak hayatımızı tanzim etmektir. Çünkü hakikat, insanın kendisinin uydurduğu bir yorum değildir. Vahiyle desteklenmeyen düşünceler, hakikat olmaz. İblis’i helâke sürükleyen şey cehaleti olmayıp, ilmine ve ibadetine rağmen kibriyle Allah’ın emrine karşı isyan etmesi olmuştur. Bu örnek, insanın yaratılış gayesinde kendisini sürekli sorgulaması gerektiğini belirten bir ölçüttür. İnsanın görevi, bir hakikati kendi nefsinin isteklerine göre benzetmek olmayıp, kendisini hakikatin karşısında düzeltmektir. Aksi hâlde akli yorumlar ve düşünce sorgulamaları, bir çıkış yolu aramak yerine bataklıkta daha fazla çırpınmaya dönüşür. Bu bağlama göre nefis muhasebesinde önder olmuş şahsiyetlerin veya dini teşkilatların/kurumların hiçbir ayrımı da yoktur. Hakikat bellidir, kişilerin veya cemaatlerin kendi düşünce yapılarına göre eğilip bükülemez.
Netice olarak insanın dini hayatındaki en önemli ölçütlerden biri, yıllar geçtikçe ne kadar ilim tahsil ettiği, ne kadar süre zühd hayatı yaşadığı, ne kadar süre manevi ortamlarda bulunduğu veya ne kadar çok öğrenciye ders verdiği değildir. Kişilerin dini yaşantılarındaki samimiyetleri ile yaptıkları işlerdeki esas niyetlerinin, gece gündüz yapılan ibadetlerin onları Allah’a ne kadar yaklaştırdığı esas önemli olandır. İlim arttığı hâlde korku, tevazu, merhamet ve teslimiyet artmıyorsa insanın aynada kendisine yeniden bakması gerekir. İbadet çoğaldığı hâlde kibir, öfke, kendini beğenme ve insanları küçümseme gibi şeytani vasıflar da kişide çoğalıyorsa orada durup düşünmek gerekir. Hakiki kulluk, insanın sadece dışını değil, içini de değiştirmelidir. İlim ve ibadetler çoğalırken kalp yumuşamıyor ve davranışlar kemalata ulaşmıyorsa tahsil edilen ilimler ve yapılan ibadetler gönüle girmiyordur. Kalpte karşılığı olmayan ilim ve hayata yansımayan ibadet, insanı kemale değil yalnızca nefsin köleliğine götürür.
İnsan sürekli olarak kendini hesaba çekmelidir. Zira insanın akıbetini bugün bulunduğu makam değil hayatının sonuna kadar hangi istikamette yürüdüğü belirler. Bu sebeple yaş ilerledikçe kalbimizi, nefsimizi ve takvamızı hesaba çekmeli; gerektiğinde bize acı da olsa doğruyu söyleyecek insanları yanımızda tutarak nefsimizi temizlemek için uğraşmalıyız. Aksi halde damarlarımızda sessizce gezinen şeytanın oyuncağı haline gelerek helak olup gideriz. Hakikati, haramı ve helali her zaman eğip bükmeden dosdoğru kabul etmeliyiz. Örnek aldığımız kişilerin hataları varsa asla bunları doğruymuş gibi tevil etmemeliyiz. Allah ve Rasülüne itaat etmeyen bir alimin sözüne itibar edilmez. Vicdanımızın titrediği konularda meselelere şüphe ile yaklaşıp ihtiyatlı davranmalıyız. Her zaman Allah'a son nefesimize kadar dini üzere kalmamız için dua etmeliyiz. Yalnız kalsak bile doğruluktan ayrılmamalıyız. Kesin emir ve yasaklara son derece dikkat etmeli, mümkün olduğunca günah işlememek için çabalamalıyız. Eğer bir günah işlersek, o eylemi laf kalabalığı ile temize çıkarmak için uğraşmadan, haram olduğunu kabul ederek, pişman olup tevbe ve istiğfar etmeliyiz. Allah bizleri kendi hatalarımız ve sevaplarımızla hesaba çekecektir. Dünyada sorgulamadan peşinden gittiğimiz hocalar, şeyhler ve önderler annenin yavrusundan kaçtığı o dehşetli günde bizi kurtaramayacak ve yalnız bırakacaktır. Hepimize doğruyu eğriyi ayırt edecek akıl ve muhakeme yeteneği Allah tarafından verilmiştir. Kalbimiz fıtrat üzere yaratılmıştır, vicdanın sesi günah ve kibirle kirlenmemişse herkeste vardır. O sesi samimiyetle duyabilir ve vahiy ekseninde anlayabilirsek ne mutlu bize... Bu sebeple böyle mevzular başkalarının hatalarını görmek/göstermek için değil öncelikle kendi nefsimizi sorgulamak için ele alınmalıdır.
Çünkü ilmin gururundan korunmak, sadece başkalarının düştüğü bir
tehlikeyi teşhis etmekle olmaz, insanın kendi nefsinde aynı hastalığın
bulunup bulunmadığını samimiyetle sorgulamasıyla mümkün hale gelir.
Allah ﷻ hepimizi ilmin gururundan, ibadetin gafletinden ve nefsin kendisini haklı çıkarma oyunlarından muhafaza eylesin. Bildiğimiz hakikatleri önce kendi hayatımızda yaşayabilmeyi ve ömrümüzün sonuna kadar istikamet ve ihlas üzere kalabilmeyi nasip etsin. (Amin)
Kadir PANCAR
21/08/2026
Piyasa Bilgileri
$ USD .. ▲
€ EUR .. ▲
£ GBP .. ▲
🏆 ONS .. ▲
💰 GRAM .. ▲
Piyasa verileri; Binance API sistemi üzerinden canlı olarak çekilmektedir. Döviz kurları referans niteliğinde olup gecikmeli olabilir. Altın fiyatları, ons bazlı dijital varlık üzerinden hesaplanmaktadır. Veriler bilgilendirme amaçlıdır, hatalı olabilir ve kesinlikle yatırım tavsiyesi içermez.
Matematik Seçme Konuları
Aşağıdaki Yazılar İlginizi Çekebilir!!!
Yükleniyor...
YZ PROBLEM ÇÖZÜMÜ
Yükleniyor...
Çözüm:
Yapay zeka modeli hata yapabilir. Soru ve cevabı kontrol ediniz.






0 yorum:
Fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırım. İlim; amel etmek ve başkalarıyla paylaşmak içindir. Niyetimiz samimiyetle insanlara yararlı olmaktır, akıbetimiz bu vesileyle güzel olsun. Dua eder, dualarınızı beklerim.