Net Fikir » ahlak
Her soru bir cevabı hak etmez
Mantık, düşüncenin kurallarını ortaya koyan; bir hükme varmak için geçerli sonuçları irdeleyen, o sonuca götüren akıl yürütmenin geçerli olup olmadığını denetleyen bir ölçüdür. Mantık, yalnızca verilen seçenekler arasında doğruyu görme faaliyeti değil, aynı zamanda sorunun kendisini de sorgulama cesaretidir. Biçimsel olarak kendisine cevap üretilebilen her soru, anlamlı ya da meşru değildir; kimi sorular yanlış önermeler, hatalı kategoriler veya hakikatte karşılığı olmayan kabuller üzerine kurulduğu için, onlara verilen en tutarlı cevaplar bile gerçekte büyük hata olur. İslam düşüncesinde soru sormak, hakikate yönelmediği ve insanı Allah’a yaklaştırmadığı sürece değer taşımaz; aksine, temelsiz ve yersiz sorular zihni meşgul ederek ilahi hikmeti perdeler. Bu nedenle, hem aklî hem de dinî bakımdan en isabetli tutum, her soruya cevap aramak değil, bazı soruların baştan geçersiz olduğunu fark edebilmektir. Muhakemenin bu yönünü dolaylı biçimde gösteren hikayelerden biri olan "baca hikayesi, internet ortamında sıklıkla karşımıza çıkar. Günümüzde sosyal medya ortamlarında, Albert Einstein’a atfedilerek yayılan bu hikaye, esasında tarihsel ve metinsel açıdan ona ait değildir. Kökeni itibarıyla Yahudi kaynaklarında bu hikayenin geçtiği söylense de orası da ayrı bir muammadır. Belki de popüler kültür etkisiyle bu tür hikayeler, çeşitli dini kaynaklarda yer alan öğretilerden yararlanılarak sonradan uydurulmuştur. Yahudi literatüründe bu tür anlatılar, tarihsel bir olayı aktarmaktan ziyade, yanlış varsayımlar üzerine kurulu akıl yürütmeleri açığa çıkarmayı amaçlayan (darb-ı meseller gibi) düşünce ve özdeyşler (İbranice: mashal) olarak değerlendirilir. Genellikle bu çarpıtma ve tahrif işini, özellikle Yahudiler ustalıkla yaparlar. Neyse biz konumuzu daha fazla dağıtmadan, yazılı ve görsel medya ortamlarında karşılaştığımız şu meşhur hikaye bağlamında izah edelim.
Amellerin Boşa Gitmesi
İrtidâd (dinden dönme) Arapça'da «Redd» kökünden gelen bir ارتداد kelime olup lûgattaki anlamı, "dönmek" demektir. İslâm Literatürüne: "dinden dönmek", yani İslâm'dan bilinçli bir şekilde dinden çıkmak anlamına gelen bir terimdir. İrtidat, İslam hukukunda, bir Müslümanın kendi isteğiyle İslam dininden çıkması anlamına gelir. Kuşkusuz bu terimin kaynağı Kur’ân-ı Kerîm'deki Bakara Suresi 217. ayetidir. İrtidâd eden kimseye, yani bilerek, düşünerek, ve karar vererek İslâm'dan çıktığını söyleyen; ya da buna ilişkin herhangi bir delil veya bir tavır gösteren erkeğe "mürted", kadına da "mürtedde" denir. Klasik İslam hukukunda irtidat, ciddi bir mesele kabul edilir ve bazı hukukçular tarafından dünyevi cezai yaptırımlar da öngörülmüştür. Ancak bu cezaların uygulanması, birçok şart ve usule bağlanmıştır.
İslam hukukuna göre bir kişi şu şekillerde irtidat etmiş, dinden dönmüş sayılabilir:
İnançla ilgili bir meseleyi reddeden kişi mürted olur: Allah’ın varlığını ve birliğini, Peygamberlerin, Kur’an-ı Kerim'i ya da İslam’ın temel inanç esaslarından birini açıkça inkâr etmek. Kur’an'ın Allah kelamı olduğunu reddetmek, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını kabul etmemek kişiyi mürted kılar. Putlara tapmak, başka bir yaratıcıya ibadet ettiğini söylemek irtidat olur.
Dini emirleri alaya almak veya reddetmek: Namaz, oruç gibi kati farz olan ibadetleri küçümsemek, haram fiilleri helal saymak, dini terimlerle alay etmek veya bilinçli olarak reddetmek. Resim, karikatür, müzik, fıkra, sinema.. vs gibi vasıtalarla İslami değerleri aşağılamak irtidat olur.
Başka bir dine geçmek: Hristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm gibi başka bir dine geçtiğini açıklamak ya da o dine ait ritüellere katılmak, başka dinlerin kutsallarına hürmet edip saygı ve tazimde bulunmak, kilisede vaftiz olmak, dini ayin törenlerine katılmak irtidat olur.
Açıkça dinden çıktığını söylemek: Kendi diliyle dinden çıktığını söylemesi, dinin emir ve yasaklarını kabul etmediğini söylemesi, "Müslüman değilim" gibi ifadeler kullanması kişiyi mürted kılar.
İnsanın musibetlerle imtihanı
“Şunu bilin ki biraz korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz zayiat verdirmek suretiyle sizi imtihana tâbi tutacağız. Resûlüm! Güçlüklere karşı sabredenleri iyi bir gelecekle müjdele.”
“Onlar ki başlarına bir musîbet gelince, ‘Hepimiz Allah’ın kullarıyız ve eninde sonunda O’na dönüş yapacağız’ demenin bilincini taşırlar.” (Bakara Suresi-155-156)
"Şunu bilin ki biraz korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz zayiat verdirmek suretiyle sizi imtihana tâbi tutacağız." Burada azîz ve celîl olan Allah, başlarına gelebileceği belirtilen musîbetler karşısında şikâyet etmemeleri için yaratıklarına uyarı yapmaktadır. Bu musîbetlerin her birinde “az bir şey, biraz” anlamında bi-şey’ (بشئ) kelimesi var kabul edilir, biraz korku, biraz açlık gibi. Nihaî gerçeği bilen Allah’tır. Çünkü Allah Teâlâ Kur’ân’ın birden fazla âyetinde insanları (dünyada ebedi olarak yaşamaları için değil) ölmek ve hayatın sona ermesi için yarattığını, kendilerine verdiği dünya malı ve süslerinin tümünün yok olup ortadan kalkmaya mahkûm olduğunu haber vermiştir.
“... Sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır”{el-Mülk 67/2.}; “Biz, kimlerin daha güzel bir davranış sergileyeceğini denemek için yeryüzündeki her şeyi kendisine özgü bir süs biçiminde yarattık. Hiç şüphe yok ki zamanı gelince oradaki her şeyi kupkuru toprağa çevireceğiz.”{el-Kehf 18/7-8.}
Allah, ayetlerdeki {el-Mülk 67/2} ve {el-Kehf 18/7-8} bu beyanlarında dünyanın ve sahip olduğu çekiciliğinin yok olacağını haber vermiştir. Bütün bunların, sözü edilen sonuca mâruz kalacağını bilen bir kimse, karşılaşacağı hastalık, açlık, mal ve can kaybı gibi musîbetlere daha kolay göğüs gerebilirler. Çünkü bunların hepsi bahis konusu akıbetten daha hafiftir. Bir de Allah’ın insanlara verdiği hayat, sağlık ve selâmeti hak ettikleri için değil, iyilik ve lütuf olsun diye vermiş ve bunu ebedî değil belli bir süreye bağlamıştır; sanki o imkânlar bu süre dışında onlara değil, başkalarına aittir. Sonuç olarak insanlar imkânlar var oldukça O’na minnettar olacaklarını, alınca da buna hakkının bulunduğunu bilmiş olacaklardır.
[Belaya Mâruz Kalma]
Âyette yer alan “korku” iki şekilde olabilir: Kulluğun yerine getirilmesi açısından korku, meselâ düşmanla cihâd ve savaşma emri gibi, bir de kullukla ilgisi bulunmayan korku. Açlığın ibadet niteliğinde olması da mümkündür, oruç gibi. Bir de kıtlık zamanı çekilen açlık gibi bir musîbet olabilir, Mekkeliler’in senelerce çektikleri kıtlık musîbeti gibi. Mallardan zayiat verdirme meâlindeki ifade de aynı şekilde zekât ve sadaka vermekle insanların imtihan edilmesi olabileceği gibi malın kendisinin telef olması da olabilir. Yine canların eksiltilmesi de sözünü ettiğim iki şekilde anlaşılabilir, ürünler ifadesi de aynıdır. Ayrıca sınamanın sadece bu sayılan şeylerle olacağı anlaşılmamalıdır. Zira insanlar O’nun kulları olup tümünü her türlü yöntemle sınama hakkına sahiptir. Fakat âyetin burada söylemek istediği biraz önce de belirttiğimiz gibi yok olmak üzere her şey yaratıldığına göre zikredilenlerin bir kısmı aynı konumdadır, tâ ki bu tür kayıplar insanlara ağır gelmesin. Nihaî gerçeği bilen Allah’tır.
"Şunu bilin ki biraz korku ile sizi imtihana tâbi tutacağız." Allah onları zaten bildiği bir sonuca rağmen imtihan etmektedir; tâ ki bildiği şeyin emir-nehiy çerçevesinde ve sınav konumunda gerçekleşsin. Bu, zaten bildiği bir şeyi sorması gibidir. Ayrıca duyulur âlemde gizli şeylerin ortaya çıkarılması için uygulanacak imtihan emir ve nehiy şeklinde olur; sınavı yapana hiçbir şey gizli kalmadığı halde imtihan yöntemi emir ve nehiy biçiminde belirlenmiştir. Aslında durum, “Gizliyi de aşikâreyi de bilendir”{el-En‘âm 6/73} meâlindeki beyanda belirtildiği gibi olmakla birlikte duyular ötesini (gayb) duyu âlemi konumuna getirmesi O’nun için mümkündür. Böylece sınav duyular dâhilinde cereyan etmiştir, tâ ki Allah’ın duyu ötesine dair olan bilgisi duyular dünyasında ortaya çıkmış olsun, çünkü O, ezelde bunun bilgisiyle nitelendirilmiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.
Kul sahip olduğu her türlü imkân ve esenliğiyle birlikte gerçekte Allah’a aittir. Ancak Allah lütuf ve keremiyle kullarına isteme ve emretme hakkı olmayan biri gibi muamele etmektedir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” {et-Tevbe 9/111} “Allah’a gönül hoşluğuyla ödünç verin.” {el-Müzzemmil 73/20}. Amaç bunun insanlara daha hoş gelmesini ve kendilerinden istediği harcamayı daha istekli bir biçimde gerçekleştirmelerini sağlamaktır; aslında karşılığında bir şey vaad etmeden bütün bunları kendilerinden istemesi de câizdir. Azîz ve celîl olan Allah’ın sayılan şeylerle, “Sizi imtihana tâbi tutacağız” meâlindeki beyanı, O’nun, kendilerinden satın alma vaadinde ve harcama yapmaları talebinde büyük mükâfat ve bedel vereceğini bilmeleri içindir. Böylece istenilen şeyleri yapmaları onlara daha kolay gelir ve gönülleri hoş olur. Yahut da Allah’ın işin başlangıcında belirtilen şeylerle kendilerini sınayacağını haber vermesi morallerini güçlü tutmaları, gönüllerinin sıkılmaması ve sınava tâbi tutulduklarında sızlanmamaları hikmetine bağlıdır. Aslında insanın tabiatına aykırı olan her şey böyledir. Ona alıştırıldığı ve gelişinden önce zorluğu haber verildiği takdirde, bilmeden gelmesi durumuna göre onu daha hafif ve daha kolay karşılar. Şu da var ki bu tür sıkıntılarda insanların kalbinde olayları bazı yaratıklara nispet etme ve onları uğursuz sayma temayülü vardır. Bu sebeple Allah sözü edilen konuda önceden beyanda bulunmuştur, tâ ki insanlar meydana gelecek şeylerin O’nun bir planlamasının sonucu olduğunu bilsinler; şu âyet-i kerîmede olduğu gibi: “Yeryüzünde vuku bulan veya sizin başınıza gelen bir musîbet yoktur ki onu yaratmadan önce bir kitapta bulunmuş olmasın”{el-Hadid 57/22}. Cenâb-ı Hak, musîbetlerin önceden insanlar hakkında yazıldığını bildirmiştir ki moralleri güçlensin ve gönülleri huzur bulsun.
İnsanların Allah tarafından imtihana tâbi tutulması konusunda hareket noktası şudur ki Kur’ân’da sınav konusu olarak zikredilen hayır ve şer türünden her şey gerçekte kulun hakkı olmayıp Allah’ın nimet ve lütuf eseridir. Cenâb-ı Hak, insanı sonsuza kadar dünyada hayat sürmesi için yaratmamış ve ona verdiği yaşama nimetini de ebedî kılmamıştır. Buna paralel olarak lütfettiği nimetler de sonsuz değildir. Kul, yaratılışının bağlı kılındığı bu statüyü ve sahip kılındığı nimetleri bu çerçeve içinde gönülden benimsediği takdirde hayatı boyunca takip ettiği seyir kendisine münasip görünür ve gönül huzuruna kavuşur. O, mahzar kılındığı nimetlerin belli bir zamana tahsis edildiğini hiçbir şekilde unutmaz. Şunu da hatırlatmak gerekir ki insana lütfedilen nimetler aslında kendisine değil başkasına, yani Allah’a aittir. Bu sebeple ondan alınan nimet gerçekte başkasına ait bir şeydir. Gerçi azîz ve celîl olan Allah lütfettiği nimetleri zaman zaman sınav amacıyla kulundan almakta ve bunu iptilâ ve musîbet diye nitelemektedir. Ancak -daha önce de değindiğim gibi- bu husûs, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına yönelik muamelesinde onların hak sahibi olduğu şeklindeki lütfunun bir tecellisidir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.
'Biraz korku ve açlık ile...' Devamı ile birlikte bu ifadede yer alan her bir ünitede “şey” (شئ) kelimesi var kabul edilir, çünkü bunların her biri âyetin geçen kısmına atıf konumundadır; bir bakıma Allah şöyle buyurmaktadır: Biraz korku, biraz açlık... Bütün güç ve kudret Allah’a aittir. Cenâb-ı Hakk’ın âyette haber verdiği imtihan iki şekilde gerçekleşir. Birincisi, (düşmanla savaşmak gibi) ibadet konumunda bulunan korku vb. şeylerle sınava tâbi tutmasıdır. İkincisi, ibadet konumunda olmayan bir husûsla imtihan etmesidir. Bu da içinde korku unsuru bulunan cihâtla yahut da kendisine isabet edecek hastalık ve yorgunluk türleriyle onu imtihana çekmesidir, kul bu durumda kendi hayatından endişe eder. Açlık yoluyla... Bu sınav türü Allah Teâlâ’nın kulunu bir nevi açlık özelliği taşıyan oruç, geçim darlığı veya pahalılıkla imtihan edişidir. Mallardan zayiat; bu, cihâd, hac, zekât ve servetler için tahakkuk ettirilen diğer mükellefiyetler yoluyla olabileceği gibi, ticaret hayatında iflâsa mâruz kalmak, ayrıca geçimini sağlama sırasında ortaya çıkan sıkıntılar yoluyla da olur. Canlardan zayiat; sınavın bu türü cihâd ve düşmanla savaşma şeklinde gerçekleşmesinin yanı sıra çeşitli hastalıklarla da vuku bulabilir. Ürünlerden zayiat; böylesi yağmurun az olması, iş ve el becerisinin yetersizliği yahut da cihâd ve hac gibi sebeplerle memleketinden uzak kalınması yollarıyla gerçekleşebilir. Yüce Allah, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette biraz önce değindiğimiz husûslardan hepsi değil bir kısmı ile insanları sınava tâbi tutacağını haber vermiştir. Bu husûs azîz ve celîl olan Allah’ın imtihanda kullarının bütün çıkış yollarını kapamadığını göstermektedir, aksine sözü edilen nimetlerin her birine -eksik veya zor konumunda da olsa- ulaşabilmek için bir yol açmıştır.Benzer şekilde Allah Teâlâ sınav konusu olan bütün fiilleri ve bu sınava tâbi tutulan bütün insanları korku ile ümit arasında bulundurmuştur. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir. Şimdi, Allah Teâlâ’nın, kullarını sınava tâbi tutma hakkı bulunmasına rağmen onlar için büyük bir müjde ve bol bir mükâfat üslûbu kullanmıştır. Böylesi bir mükâfat vermek, imtihan ettiği kimseler üzerinde hiçbir hakkı bulunmayan kimse için tabii ise de her şeyin ve her hakkın kendisine ait bulunduğu bir varlık için ne büyük lütufkârlıktır! O şöyle buyurmuştur: "Güçlüklere karşı sabredenleri iyi bir gelecekle müjdele. Ardından da sabredenleri şöyle nitelemiştir: Onlar ki başlarına bir musîbet gelince, Hepimiz Allah’ın kullarıyız ve eninde sonunda O’na dönüş yapacağız." {Bakara 156} demenin bilincini taşırlar. Bu âyet-i kerîmede Allah, musîbetin gelmesi halinde kuluna tevhid inancına sığınıp dayanmasının yolunu göstermiştir, çünkü tevhidin özü bu ifadenin içindedir. Sözü edilen ifadede (istircâ) kulun, Allah’ın verdiği hükümde kendisine özgü bir tedbir ve çözüm şeklinin olmayacağının dile getirilişi vardır. Yine bu ifadede kulun, kendi varlığını ve buna ait olan her şeyi dilediği gibi tasarrufta bulunması için Allah’a teslim edişi vardır.
"Hepimiz Allah’ın kullarıyız." Sabreden kullar adına Allah sanki şöyle demektedir: "Aslında bizim kendimize ait olmayan husûslarda herhangi bir hükme varıp tasarrufta bulunmaya hakkımız yoktur, her zaman geçerli olan kurala göre bütün mülkiyetlerde hüküm verme ve tasarrufta bulunma yetkisi sahiplerine aittir. Böyle bir teslimiyetledir ki kul, kendi nefsini, sızlanmaktan korumaya ve onu (aslında iyi olan) hoşlanmadığı şeylere sevk etmeye muktedir olur."
"Ve eninde sonunda O’na dönüş yapacağız." Bir bakıma şöyle demektedir: Dönüşümüz O’na olacağına göre bunun herkesin bir anda ya da yavaş yavaş ve gruplar halinde gerçekleşmesi arasında fark yoktur. Hatta parça parça olması bizim için bir nimettir, hepimizi değil bir kısmımızı yanına almayı kabul etmesi engin lütfunun eseridir. Âyetin bu kısmında yer alan teslimiyet (istircâ) ifadesinde kişiye akıbetini hatırlatma unsuru vardır, tâ ki o, ebedî karargâhında mutluluğunun temel unsurunu teşkil eden husûslardan bir kısmını şu anda hazırlayıp göndermiş biri gibi olsun. (Ölüm yoluyla gerçekleşen) bu fiilî haber amacına ulaşmıştır. Bilindiği gibi dünyada iken âhirete yönelik bu hazırlık, insanın psikolojik muhtevası ve gönül huzuru açısından, bütün mutluluk vesilelerinin dünyaya münhasır kalmasından daha iyidir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.
Hülâsa, içinde yaşadığımız dünya sürüp gitmesi için yaratılmamış, fakat insanın, âhireti kazanmasına vesile olması için var edilmiştir. Allah dünyadaki her şeyi iğreti ve sonlu kılmıştır ki kul bu sayede sonsuzu ve sürekliyi elde etmiş olsun. Bunun izahı şudur ki her insanın, eline geçirdiği imkân konusundaki temel görevi, o şeyin yaratılış gayesini görmesi ve uğrunda çaba sarfetme hedefini belirlemesidir. Kişi bu takdirde yaptığı ticaretten doruk noktasında kâr ettiğinin bilincine ulaşır ve fâniyi verip bâki olan şeye sahip olduğunu anlar. Şu da var ki dünyadaki her şey sona erme ve yok olma âfetine mâruzdur. Dolayısıyla Allah’a teslim olan kişi âfete mâruz olanı olmayanla değiştirmiş bulunur. Bu amaçla mâruz kalacağı sıkıntıları bir büyük plan dahilinde musîbet saymaması gerekir. Aksine bunlar sevincin en üst mertebesini ve menfaatin en doruk noktasını teşkil eder. Ne var ki insan türü, her çeşit elemden nefret eden ve aslında herkesin uzaklaşmak şöyle dursun arzu edeceği sonuçlardan habersiz bir tabiata sahip kılınmıştır. Yardım istenecek olan yalnız Allah’tır.
Allah Teâlâ Peygamber’ine ﷺ imtihana tâbi tuttuğu kullarından karşılaştıkları belâlara sabredenleri, sıkıntılardan dolayı sızlanmayıp “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci‘ûn” (انّا للّٰه وانّا اليه راجعون) diyenleri müjdelemesini emretmiştir. Çünkü bu ifadede azîz ve celîl olan Allah’ın birliğini ve öldükten sonraki dirilmeyi kabul ediş vardır.
İbn Abbâs’tan (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Allah, bir musîbete uğrayıp da “innâ lillâh ve innâ ileyhi râci‘ûn” (انّا للّٰه وانّا اليه راجعون) diyen kimsenin sıkıntısını giderir, akıbetini hayırlı kılar ve kaybettiği kimsenin yerine memnûn kalacağı hayırlı birini lütfeder”{Heysemi, Mecma'u'z-zevaid, I,330-331}.
Sabır, kaybettiği şeyden ötürü nefsi sızlanmadan alıkoymaktır. Zaten kaybolanın tamamı azîz ve celîl olan Allah’a ait olup insanlar nezdinde emanet konumundadır. Başkasının olan bir şeyin elden çıkmasına feryat etmenin de bir anlamı yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın şu buyruğuna bakmaz mısın: “Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın verdiği nimetlerden dolayı şımarmayasınız diye.”{el-Hadid 57/23} Allah bu beyanı ile elimizden çıkan şeye üzülmemizi yasaklamıştır, çünkü gerçekte o bize ait değildir. Bunun yanında lütfettiği imkânlardan ötürü de şımarmamızı yasaklamıştır, bunlar da hakikatte bize ait değil başkasınındır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
[Tevilat'ül Kur'an, Maturidi, Bakara Suresi-155-156]
Avcı ve Serçe Hikayesi
Sıkıntılı olduğum bir gün, İmam Gazali’nin Kimya’yı Saadet kitabını rastgele açıp kafamı toplamak istedim. Kitabın ortalarından bir sayfayı seçtim ve umuyordum ki orada benimle ilgili güzel bir hadiseye rastlayacaktım. İmam Gazali, mutluluğun tarifini yaptığı bu eserde bize de doğal olarak iyi şeyler söyleyecekti. Ve böylece karşıma çıkan hikayeyi izninizle sizinle paylaşmak istiyorum:
"Şa’bi der ki: Avcı bir serçe tutmuştu. Hal böyle ki kuş dile geldi. Kuşcağız ona dedi: “Ey kişi! Benden ne istiyorsun?”Avcı cevap verdi: “Seni öldürüp etini yiyeceğim!” Kuşcağız şöyle dedi: “Benim etimi yemekle sana bir faydam dokunmaz. Ama sana üç öğüdüm var. Bunları sana öğreteyim ki, beni yemekten sana daha çok hayır olsun. Ama o üç öğüdü, birincisini elinde iken, ikincisini beni elinden salıverdiğin ve ben ağaca konduğum zaman, üçüncüsünü ise uçup dağ başına konduğumda vereceğim.” Avcı: “Peki tamam, o üç öğüdü bana bildir!” dedi.
Kuş, avcının elleri arasındayken birinci öğüdü söyledi: “Eğer elinden bir şey çıkarsa veya kaybolursa ona hasret çekme ve üzülme.” Adam kuşu avucundan bırakıp salıverdi. Adam: “Ey kuş! Hadi ikinci öğüdünü söyle,” dedi. Kuş uçtu ve bir ağacın üzerine kondu. Sonra kuş cevap verdi: “Güç söze hemen inanma!” dedi ve sonra dallardan uçarak avcıdan uzaklaşıp bir dağ başına kondu. Adam arkasından bağırdı. Üçüncü öğüdünü söylemedin. “Ey bahtsız kişi!” dedi kuş uzaklardan, “Eğer beni öldürseydin öyle zengin olurdun ki, hiç bir zaman fakirlik görmezdin. Zira benim karnımda iki inci vardı ve her biri yirmi miskal kadardı.”
Adam bu sözlere öyle üzüldü ki parmaklarını ısırdı ve “Ne yazık oldu!” derken bir yandan da kuşa doğru “Öyleyse üçüncü öğüdü söyle" diye bağırdı. Kuş dedi ki: “Sana öğüdümün ikisini söyledim. Onları unuttun. Üçüncüsünü ne yapacaksın? Sana, geçen şeylere gam yeme, üzülme demiştim. Yine olmayacak şeylere bakma, güç şeye inanma! dedim. Ben senin elinde iken etim, kanadım ve kuyruğumla iki miskal yoktum. Şimdi benim karnımda yirmişer miskal olan o incilerin ne işi var? Mümkün mü böyle bir şey? Haydi diyelim ki o inciler karnımda var, madem ki artık senin elinden çıktım, bana ulaşma imkanın da kalmadı, söyle bana şimdi gam etmenin ne faydası var?” Kuş bunları söyleyip uçup gitti. Adam kuşun arkasından hatasını anladı ve hırsından dolayı pişman oldu."
Kaynakça: Kimya-ı Saadet, İmam Gazali, Sağlam Yayınevi, 1977
Hikayeden çıkarılacak sonuç şudur: Açgözlülük ve sabırsızlık, insanı fırsatları kaçırmaya ve kayba uğramaya sürükler. İnsan, her gördüğüne hemen inanmamalı, sabırlı olmalı ve doğru zamanı beklemeyi bilmelidir. Kaçırılan şeyler için üzülmek yerine, ders alıp bilgelikle hareket etmek önemlidir. Nasipte olan ne varsa sizi bulur. Maddi kazançlar, bazen bilgi ve öğütten daha az değerli olabilir.
Nemime-Laf taşıma (Koğuculuk)
Sözlükte “fısıltı halinde konuşmak, birinin sözünü yalan katarak nakletmek” anlamındaki nemm kökünden türeyen nemîme kelimesi, “insanlar arasında kötülük, düşmanlık ve bozgunculuk maksadıyla söz taşıma, kovculuk yapma, gammazlık” demektir. Sözlüklerde nemîm de aynı şekilde açıklanır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât; Lisânü’l-ʿArab; Tâcü’l-ʿarûs). Mâverdî nemîmeyi, “gıybet sayılan kötü sözlere çirkin unsurlar katarak bunları insanları birbirine düşman edecek tarzda anlatma” diye tanımlamaktadır (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 259) İmâm Gazâlî rahimehullah demiştir ki: Nemîme (koğuculuk), insanların arasını bozmak için başkasının söylediği şeyleri, hakkında konuşulan kişiye ulaştırmaktır. Koğuculuk, bir sırrı anlatmak, açıklanması hoş görülmeyen şeyin üzerindeki perdeyi kaldırmaktır ve dinimizde haramdır. Bunun; söz, yazı, işaret, ima ile olması yahut taşınan şeyin bir söz, fiil yahut bir ayıp olması da fark etmez, tamamı nemîme olur. Gazzâlî “dilin âfetleri”nden bahsederken gıybetten sonra nemîmeye yer vererek bir söz veya davranışın başkasına nakledilmesi halinde anlatılan şey gıyabında konuşulanı, olayın anlatıldığı kişiyi veya başka birini huzursuz ediyorsa bunları başkalarına açıklamanın nemîme kapsamına girdiğini belirtir (İḥyâʾ, III, 156-158).
Zühd hayatı
Zühd, Allâhü Teâlâ’nın yasakladığı şeylerden kaçınıp dünya varlığına ve lezzetlerine rağbet etmemek; Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına ve âhiret nimetlerine kavuşmak için çalışmaktır. Sözlükte zühd “bir şeye rağbet etmemek, ona karşı ilgisiz davranmak, ondan yüz çevirmek” gibi anlamlara gelir. Malı az olan kişiye müzhid, yemeği olduğu halde az yemek yiyene zâhid, az olan şeye zehîd, dünyaya karşı açlık içinde perhiz hayatı yaşamaya zehâdet denir. Zühdün karşıtı rağbettir (Kāmus Tercümesi).
Zühd, kazancı ve çalışmayı terk ederek atâlet (tembellik) içinde olmak değildir. Zühd, eldeki bütün eşyayı bırakmak, bunları kullanmamak değil, sahip olduğu dünyalığa kalben bağlı olmamak, dünya malını elde etmek için meşrû olmayan yollara başvurmamaktır. Zühd kavramı genellikle dünyaya karşı olumsuz tavır ve davranışların bütününü ifade eder. Dünya malına, makama, mevkiye, şan ve şöhrete önem vermeme; azla yetinme, çokça ibadet etme, âhiret için hayırlı işlere yönelme zühdün bazı göstergeleridir (et Taʿrîfât) Hasan-ı Basrî zühdü, “Dünyaya karşı zâhid olmak, dünyaya yönelenlere buğzetmek ve dünyada bulunan şeylerden nefret etmek" şeklinde açıklar. Abdullah b. Mübârek ise zühd kelimesini, “Fakirliği seve seve Allah’a güvenmektir” şeklinde tarif eder. Cüneyd-i Bağdadi, zühdü; “elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmaması” şeklinde tanımlar. Süfyân-ı Sevri, zühdü “Dünyaya karşı zâhid olmak kanaat etmek, azla yetinmektir." şeklinde açıklayıp, kuru ekmek yemek ve aba giymek zühd değildir.” uyarısını belirtilmiştir.
Ebû Süleyman ed-Dârânî (rah.), “Zühd; Allâhü Teâlâ’ya ibâdet ve itaattan alıkoyan her şeyi terk etmektir. Gerçek zâhid; dünyayı ve dünya malını ne kötüler ne de över. Dünya nimetlerine kavuştuğu zaman sevinmez, kavuşamadığı zaman da üzülmez.” buyurmuştur. Vüheyb el-Mekkî (rah.) şöyle buyurmuştur: “Zühd; kaybettiğiniz dünya nimetleri için üzüntü ve kedere düşmemek, elde ettiklerinize de güvenip aldanmamaktır.” Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, “Dünya nedir? Ne kumaş ne kadın ne de paradır. Dünya insanı Allah’tan alıkoyan şeydir” derken (Mesnevî, I, 79) dünyayı “Hakk’a perde olan durum” diye tarif etmiştir. İbnü’l-Cellâ (rah.) şöyle buyurmuştur: “Zühd; dünyaya, gözünde değerini küçültmek için yok olup gidecek nazarıyla bakmaktır. Bu nazarla bakınca, ondan yüz çevirmek kolay olur.” Bâyezîd-i Bistâmî’ye zühd sorulduğunda, “Ben zühdde üç gün (devir) kaldım, dördüncü gün zühdden çıktım. İlk gün dünyaya ve dünyada olan şeylere, ikinci gün âhirete ve orada bulunan şeylere, üçüncü gün Allah’tan başka ne varsa hepsine karşı zâhid oldum. Dördüncü gün olunca bana Allah’tan başka bir şey kalmadı ve ilâhî aşk beni şaşkına çevirdi” şeklinde cevap vermiştir.
Müdârâ ve müdâhene
İnsanlarla dostluk kurulurken samimi olmak gerekir. Onlara yalaka tavırlar içinde yaklaşmak, yağcılık yapmak dostlukların zedelenmesine sebep olur. Müdârâ: Zâhiren dostluk göstererek güler yüzlü olmak, sulh ve salâh üzere olmak, insanlara güzel ve iltifâtkârâne muâmelede bulunmaktır. İyi geçirmenin yolu müdârâdır. Sözlükte “kandırmak, aldatmak” anlamındaki dery kökünden türeyen müdârâ kelimesi “hoşgörülü olma, insanlarla iyi geçinme” mânasına gelir. Terim manası olarak müdârâ kelimesi; Lisânü’l-ʿArab lügatinde şöyle geçer: "taşkın hareketleriyle huzursuzluğa yol açmasından endişe edilen veya aşırı alıngan olan kişilere karşı nazik davranarak onların kötülüğünü önlemeyi yahut gönlünü almayı amaçlayan davranışları ifade eder." (Lisânü’l-ʿArab, “dry” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “dry” md.; İbn Hacer, XXII, 330; Ahmed Rifat, s. 320-321).
Müdârâ, insan ilişkilerinde huzura ve muvaffakiyete vesiledir. Lüzumsuz müdâra ise müdâheneden, yani yağcılıktan, dalkavukluktan sayılır ve kişinin diğer insanlar gözünde kadrinin düşmesine sebep olur. Müdâhene; Çıkar sağlama veya hoş görünme amacına yönelik söz ve davranış anlamında ahlâk terimidir. Türkçe’deki kelime karşılığı “yağcılık” olan müdâhene, insanların birine yaranmak, basit menfaatler elde etmek gibi gayri ahlâkî sebeplerle onlara karşı aslında içlerinde sakladıkları gerçek niyetleriyle çelişen ve ikiyüzlülüğü ifade eden bir terim haline gelmiştir. (Lisânü’l-ʿArab, “dhn” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “dhn” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 620; Ahmed Rifat, s. 321-322).
Kula kulluk edilmez
Sözlükte “esir, köle, uşak” anlamına gelen "kul" kelimesi, Türkçe bir kelime olup, Orhun Yazıtları’nda "esir ve köle" anlamında geçer. Osmanlı padişahlarındaki kullanımda, "halk, tebaa, hizmetkâr, sadık" gibi anlamlara gelir. Dîvânü lugāti’t-Türk’te "kul" kelimesine, Osmanlı kullanışına uygun olarak “tâbi, hizmetkâr, sadık” anlamları verilmiştir. Arapça ve diğer Sami dil ailesinde kul kelimesi, "abd" (ﻋﺒﺪ) şeklinde olup, “hür veya köle olan insan” anlamlarına gelir. Bazı kelimelerin mecazi olarak kullanımı, her ne kadar yaygınlık kazansa da itikadi açıdan uygun değildir. Kul kelimesi de kanaatimce sadece "Allah'a kul olmak" şeklinde, Allah'tan başka hiçbir varlığa has kılınamayacak kadar özel bir kelimedir. "Kul olmak" kelimesi, bazen çok sevilen kişiler için; "kulun kölen olayım" şeklinde sevgi-saygı amaçlı, bazen yüksek makamlar karşısında; "kulunuz" "bendeniz" şeklinde nezaket amaçlı, bazen de birini kendine hizmetçi kılmak manasında; "kapıma kul ederim" şeklinde tehdit amaçlı olarak, mecaza hamledilerek kullanılır. Benzer şekilde, tarihte Osmanlı padişahlarından nakledilen "kullarım" şeklindeki bir hitap tarzıyla da "köle, hizmetkar, asker" anlamlarında "kul" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelimenin böyle mecaz ya da hakiki anlamıyla Allah'tan başka varlıklar için kullanılması, kanaatimce haddi aşan bir kullanımdır. O kadar kelime arasından "kul" kelimesinin seçilip kullanılması, nefsin kolayca kibre düşebilmesinin yolunu açması bakımından bana göre sıkıntılıdır. İşte bu yazıda "kul olmak" kelimesinin kullanımından yola çıkarak, "hiçbir mahluka kul veya köle olmadan yalnız Allah'a kul olunacağını" anlatmaya çalışacağım.
Kuran-ı Kerim'de "abd" hitabı Muhammed ﷺ ve diğer peygamberler, cinler, melekler ve insanlar için kullanılmış ve tapınma manasındaki bir kulluğun yalnızca Allah için olacağı, Kuran-ı Kerim'de net bir biçimde bildirilmiştir. "Allah’ı bırakıp tapındıklarınızın hepsi sizin gibi (yaratılmış) kullardır. Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi hemen onları çağırın da size cevap versinler." (A’raf Suresi, 194) ilahi hitabı ve “Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.” (Hud Suresi, 26) ayeti, "kul" kelimesinin kullanımının da böyle bir vasıfa sahip olacağını akla getirir.
İnsan, yalnız Allah'a kul olur ve sadece O'na kulluk eder. Ancak Allah'a boyun eğerek gerçek manada huzur bulabilir. Allah'a itaat etmek ve O'nun emirlerini yerine getirmek, insanın hayatına bir anlam katar. Allah'a kul olmak; insanı doğruya, adalete ve hidayete yönlendirir. İnsanın gerçek huzuru bulması, Allah'a kul olmaktan geçer. Allah'a karşı sevgi ve itaat, insanın kalbini tatmin eder; manevi mertebeler elde etmesini, derecesinin yükselmesini sağlar. İnsan,
yaratılış amacının bilincinde olmak zorundadır. İnsanın yaratılış gayesi, Allah'ı Rab olarak tanımak, sadece Allah'a ibadet etmek, daima
Allah'a şükretmek ve O'nun rızasını kazanmaya çabalamaktır. İnsanın bütün varlığı ile Rabbine itaat etmesi ve O'nun rızasını kazanması için
çaba göstermesi, bu dünyada varolmasının gereğidir.
Allah'ın
kulları olarak insanlar, Allah'a itaatsizlik etmeden ve O'nun emirlerine eksiksiz uyarak yaşamaya gayret göstermelidir. İman, ibadet,
takva ve güzel ahlak, insanın Allah'a kul olma sorumluluğunun temel unsurlarıdır. Allah'a kul olmak; insanın hayatında doğru yolu tercih
etmesi, hidayete kavuşması, dünyada salih amel için hareket etmesi ve yaşamını Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla düzenlemesi anlamına gelir. İnsan, ancak Allah'a kul olur. O'nun emirlerine ve yasaklarına itaat
eder. Yaratılmış hiçbir mahluk, ibadete layık değildir. İbadet ve kulluk ancak Allah'a yapılır. Nitekim Allah'ın kendilerine zenginlik, mal-mülk ve hakimiyet verdiği Karun, Haman, Firavun ve Nemrut gibi geçmişte ilahlık taslayan, mal ve servetleriyle böbürlenen sahte yeryüzü
tanrıları; Allah yerine başka ilah arayışına giren buzağıyı tanrı edinen Samiri gibi daha pekçokları Allah'ın gazabı karşısında yok olup
gitmişlerdir. "Karun'u, Firavun'u, Haman'ı da yok ettik. Andolsun ki, Musa, kendilerine apaçık belgeler getirmişti de onlar Yeryüzünde
büyüklük taslamışlardı. Oysa azabımızdan kurtulamazlardı." (Ankebut Suresi, 39) Andolsun ki güç ve kuvvet ancak Allah'ındır. İnsan, ancak Allah'a kul olursa gerçek anlamda özgürleşir ve huzura erer. İnsan yaratıcıya karşı kulluğunu kabul ettiği zaman, boyun eğip
itaat ettiği zaman, dünyada hiçbir şeyden çekinmez, kimsenin önünde
eğilmez. Bu durum da kişiye manevi bir huzur ve anlam katar. İnsan başka
hiçbir varlığa kul olamaz, başka bir varlığın önünde eğilemez. Böylece
Allah'ın emir ve yasaklarına uyarak hareket eden bir insan, ancak
Allah'a kul olabilir. İnsanlar ister gönüllü olarak isterse de gönülsüz
olarak davransın sonunda, "Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman’a kul olarak gelecektir." (Meryem Suresi, 93)
Ticaretin Çürüyen vicdanı: "Kapitalizm Esnaflığı"
Ticaret, insanların ihtiyaçlarını karşılamak, gelir elde etmek veya kazanç sağlamak amacıyla mal ve hizmetlerin değiş tokuş edilmesi veya bir bedel karşılığında satılması sürecidir. Ticaret, sadece ekonomik bir faaliyet değil; aynı zamanda insanlar arasında kültür ve bilgi aktarımı ve toplumların birbiriyle etkileşim biçimidir. Ticaret, toplum ekonomisinin temel taşı olduğu kadar, insanların birbirine karşı güven ilişkilerinin inşa edildiği, ahlaki ve vicdani sorumlulukları taşıyan bir alandır. İslam’da ticaret; sadece kar amaçlı bir faaliyet değil aynı zamanda ahlâkî ve sosyal sorumluluk taşıyan, helal ve haram dairesi bulunan bir ibadet niteliğindedir. Yani Müslüman tüccar, sadece zenginleşmek için değil, toplumun refahına ve adaletine katkıda bulunmak, insanların ihtiyaçlarını temin ederek Allah'ın rızasını kazanmak, insanların huzur ve refahına katkıda bulunmak için ticaret yapar. Bu davranışlar, İslam'ın tüccara yüklediği ahlaki bir sorumluluktur.
Ticaretin doğası gereği içerisinde para, servet, güç, ve menfaatler bulunur. Bu ticari ortamda ahlaki
denge ve sorumluluklar kaybolduğunda, toplumsal düzende bozulma meydana
gelerek ahlaki çöküntü ve huzursuzluklar oluşmaya başlar. Son
yıllarda, ticaretin doğasında fıtri olarak bulunan bu ahlaki değerler
giderek yok olmuş; aldatıcı reklamlar, düşük kaliteli ürünler, gramaj ve
ölçü hileleri, yüksek fiyat manipülasyonları, stok manipülasyonları,
karaborsa, dolandırıcılık ve tağşiş gibi haksız kazanç elde etme
yöntemleri giderek yayılmıştır. Ticaret ahlakının kaybolmaya
başlamasıyla birlikte, insanlar arasında güven
sorunları ortaya çıkmış ve ticaretin vicdanî sorumluluğu
unutulduğundan, menfaat ve servet düşkünü insanlar topluma yayılmıştır. Bu durum yeni bir vakıa değildir. Tarihin her döneminde karşılaşılan
bu tür ticari ahlaki çöküşlerin olması, toplumlarda vicdanları rahatsız etmiş ve toplum genelinde huzursuzluklara yol
açmıştır. Geçmişte pek çok kavim, ticari menfaatlerin esiri oldukları
için toplumsal kargaşa ve adaletsizlik sebebiyle yıkılıp gitmişlerdir. Fani dünyaya aldanan milletlerin hazin sonu maalesef böyledir. Günümüzde fırsatçı, sömürücü, çalışanı ezen, insanları aldatan, zengini daha zengin fakiri de perişan eden hileli ve bozguncu ticari davranışlarla dolu, paranın ilahlaştırıldığı ahlâksız kapitalist düzen, toplumları benzer bir tehlikeye doğru sürüklemeye başlamıştır. Tarih boyunca nice kavim ve toplumların ticaret ahlâkının bozulması nedeniyle uğradığı felaketler gibi, bugün de benzer bir tehlike ile karşılaşmış bulunuyoruz. İnsanlık bu gidişata dur demediği takdirde, toplumlar yalnızca ekonomik olarak sarsılmakla kalmayacak, ahlâkî ve sosyal bir çöküşle de yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
Markette, pazarda, her türlü alışverişte sürekli karşılaştığımız bozuk ticaret ahlakı karşısında, toplum vicdanımızın sesini bu yazıda sizlerle paylaşmak istiyorum. Her geçen gün daha farklı şekillerde şahit olduğumuz ticari ahlak yoksunluğunu, örnekler eşliğinde izah ederek kapsamlı bir değerlendirme yapmak istiyorum. Burada anlatılan bozuk davranışlar, bir genelleme olmayıp dürüst esnaf ve tacirlerimizi konudan bağımsız tenzih ederek, kapitalist ahlak/sistem eleştirisi sunmaya çalışacağım. Ticari ahlâkın hızla zedelenmeye başladığı, toplumsal ahlak ve vicdanın geri plana itildiği ve menfaat hırsının her şeyin önüne geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Ne yazık ki, fırsatçılık, hilekârlık, sömürü ve adaletsizlik gibi davranışlar çağımızda yayılmış, toplumlar tarafından da yadırganması gerekirken normal görülerek kanıksanmıştır. Günümüzde aldatıcı reklamlar, düşük kaliteli ürünlerin yüksek fiyatlarla satılması, stok manipülasyonları ve tağşiş gibi ticaret ahlakı ile bağdaşmayan uygulamalar, özde kapitalizmi ve sömürü düzenini besleyen uygulamalardır. Bu haksız kazanç uygulamaları, maalesef giderek toplumumuzda yayılmakta ve böylece toplumun ahlaki çürümüşlüğü de böylece hızlanmaktadır. Haksız kazanç ve bozuk ticaret anlayışını belli başlıklar halinde zikrederek bu uygulamaları ticaretin çürüyen vicdanıyla beraber izah etmeye çalışalım:
Yaşlılarımız ve fosilleşmiş gençlik
Yaşlı kelimesi, TDK sözlüğüne göre; "yaşı ilerlemiş, kocamış, ihtiyar, uzun yılları geride bırakmış" olarak tanımlanmıştır. Arapça karşılığı olan ihtiyar ise, yine aynı sözlükte; "Yaşlı, kocamış olan, pir kimse, cansız, sönük, eski" anlamlarına gelir. Burada etimoloji ile uğraşmak için bunları zikretmedim. Son günlerde gündeme gelen, "yaşlıların sokağa çıkma yasağı ve gençlerin kendi çapında, yaşlılar üzerinde oluşturduğu olumsuz algılar ve eğlence biçimleri" nedeniyle böyle bir yazıyı kaleme aldım.
Malum ola ki tüm dünyayı sarsan virüs vakaları nedeniyle, devletler bazı tedbirleri uygulamaya koydu. Yaşlı vatandaşlara uygulanan sokağa çıkma yasağı da böyle bir ortamda gündeme geldi. Bağışıklık sistemi, daha zayıf ve kronik rahatsızlıkları gençlere göre nispeten daha fazla olan yaşlı kimseleri, bu salgından korumak (!) için bu şekilde bir önleme başvuruldu. Bu yasak uygulaması, bazı ülkelerde genç ve yaşlı ayrımı yapılmadan tüm vatandaşlara doğrudan uygulandı. Hangisinin daha doğru olduğu tartışmalı bir konu olduğu için buraya değinmek istemiyorum. Benim üzerinde durmak istediğim mevzu; gençlerin bu süreçte yaşlılara olan tutumu ve toplumda onlara karşı oluşturulan olumsuz algılar üzerine olacaktır.
Virüs salgını nedeniyle yaşlı vatandaşlar için sokağa çıkma yasağı ilan edilmesini fırsat bilen, kendi genç ama ruhu çürümüş fosil mertebesindeki bazı kişiler, yaşlılara hiç olmayacak saygısızlıklar yaptılar. Dışarıda yaşlı vatandaşları gören bazı kendini bilmezler, kültürümüzün köklü çınarları olan ihtiyarlarımıza, maalesef zorla maske takmaya çalıştılar. Kimi densizler, ihtiyarların başlarından kolonya döktüler. Kimileri, sokakta gördükleri yaşlıları alaya alıp evlerine hapsetmeye, sokakta yürümelerini engellemeye kalkıştılar. Markette, pazarda alışveriş yapan yaşlılara "sende virüs var" veya "sen hastalıklısın" diye hakaretler ettiler. Maalesef bütün bunların hepsi, müslümanların çoğunlukta olduğunu her defa dile getirdiğimiz, Türkiye'de gerçekleşti. Oysa İslam dini, tüm inanan insanlara, büyüklere ve yaşlılara hürmet edilmesi gerektiğini hem sözlü hem de fiili olarak peygamber efendimizin tatbiki ile göstermiştir. Esasında böyle bir olayın dini bir yönünün de olmaması gerekir. Bu tutum ve davranışlar aslında çok büyük kabahat ve nezaketsizlik, insan benliğine saygısızlık, özgür yaşam biçimine müdahale ve kişi hürriyetini yok sayma kaidelerine göre suç sayılabilecek hareketlerdir. Zaten bu yüzden bu davranışı gösterenler, yakalanıp çeşitli cezalara çarptırılmıştır. İşin ceza boyutunda değilim. Bu tip davranışlar, yaratılmış bir insan ve özelde bir müslüman ülkede yaşayan bir müslüman olan kişi bazında düşünüldüğünde, bu kişilerin hareketlerinde, bu iğrenç ve kabul edilemez mizah anlayışı, niçin ve nasıl yer alabilir? Bu davranışları insanlar neden sergileme isteği duyar? Bu sorular etrafında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Dilsiz şahit hayvanların vebali
Çeşitli mecralarda sıklıkla bahsedilen hayvan hakları konusu üzerinde çeşitli okumalar sonucu elde ettiğim verileri, özellikle son yıllarda Amerika ve Avrupa kıtalarında yayılmaya başlayan vegan yaşam tarzı ve et tüketimine alternatif arama çalışmaları eşliğinde değerlendirmek istiyorum. Basın bültenlerinde sıklıkla karşılaşılan hayvanlara eziyet ve işkence haberleri, sentetik et üretimi, vegan yaşam özendirme reklamları birlikte izlendiğinde görünenden farklı bir bakış açısına sahip olunacaktır diye düşünüyorum. Konuyu derinlemesine incelemeye çalıştığım bu yazıda gayret bizden tevfik Allah'tandır.
Hayvanlar, bizim gibi can taşıyan, kendi dünyalarında insana mahkum olmadan yaşayan, insanların çeşitli işlerine yardımcı olan, sessiz/sakin, zikir ve secde ehli olan canlılardır. Hayvanlar bizim idrak edemeyeceğimiz kendilerine has halleriyle, Allah’a secde ve tesbih ederek yönelmişlerdir.[1] Kâinatta çeşit çeşit görevleri olan, her biri ayrı renk ve şekillerle hem güzelliğin hem de vahşiliğin numunesi konumunda olan hayvanlar, esasında insanlığa her haliyle birer ibret vesikasıdır. Kur’an-ı Kerim, bu yaratılış çeşitliliğini şöyle ifade etmiştir: “Allah’ın gökten su indirdiğini görmez misin? Sonra onunla renk ve çeşitleri farklı ürünler çıkardık. Dağların da farklı renklerde; beyaz, kırmızı, simsiyah yolları, kısımları vardır. Aynı şekilde, insanlardan, binek hayvanlarından ve eti yenen hayvanlardan da farklı tür ve renklerde olanlar vardır. Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar. Şüphesiz Allah üstündür, çokça bağışlayıcıdır.” (Fâtır Suresi/27-28)
Münazara (tartışma) ahlakı üzerine notlar
Münazaradan doğan kötü ahlâkın yol
açtığı sonuçlar
Başkasını mağlûp etmek, susturmak, fazilet ve şerefini göstermek için
halk arasında bağırarak konuşmak; halkın teveccühünden istifade etmek
için yapılan münazaralar, Allah'ın çirkin saydığı, buna mukabil böyle bir tartışma biçimi, Allah'ın düşmanı şeytanın güzel gördüğü bir münazara tarzıdır. Bu çeşit münazaralar; kibir, ucub, hased, münafese, nefsi temize çıkarmak, rütbe düşkünlüğü ve benzeri bâtın fuhşiyat gibidir.
İçki içmek ile diğer fuhşiyatları yapmak arasında muhayyer bırakılan
bir kişi, içkiyi daha ehven görüp onu içerse, bununla kalmayıp içki onu
diğer fuhşiyata nasıl zorlarsa; aynen bunun gibi başkasını susturmak, münazarada galip gelmek, rütbe aramak ve iftira etmek sevgisi de kime galip
gelirse; bu sevgi o kişiyi bütün pisliklerin içine sürükler, kötülükleri nefsinde toplamaya başlar. Yine bu sevgi bütün kötü ahlâkların bu kişide toplanmasına vesile olur.
Bu ahlâkların tamamının çirkin olduğunu izah eden deliller, ayet ve hadislerde zikredilmiştir. Bu yazıda, olumsuz münazaranın tahrik ettiği kötü ahlâkın sonuçlarından bir kısmını aktarmaya çalışalım.
1. Hased
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Hased, ateşin odunları yemesi gibi, sevapları yiyerek bitirir." (Ebu Davud) Münazara eden (tartışmacı), kendisini hasedden katiyyen kurtaramaz. Çünkü bir
tartışmacı, bazen galip gelir, bazen de mağlup olur. Onun için bazen onun
konuşması övülür, bazen de karşısındaki muarızın konuşması övülür. Öyleyse bu dünya ilminde kuvvetli ve görüşlerinin isabetli olduğu kabul edilen biri oldukça veya "Filân adam senden daha iyi görüyor ve senden daha isabetli kararla
veriyor" denilme ihtimali bir münazarada bulundukça, böyle bir kişinin hased duyacağı muhakkaktır. Münazaracı karşısındaki kendisine tafdil edilen adamı küçültmeye ve ona teveccüh eden, onu beğenmey başlayan kalpleri de kendisine çevirmeye yarayacak bütün faaliyetleri ustalıkla göstermeye
çalışır.
Hased, helâk edici bir ateştir. Hased ateşiyle yanan bir kişi, bu dünyada
büyük bir ızdırap içindedir. Ahiretteki azabı ise, dünyadakinden kat be kat
fazla olacaktır. İşte bunu anlatmak için ibn Abbas (r.a) şöyle buyurmuştur: "İlmi nerede bulursanız alınız. Fakihlerin birbirinin aleyhindeki tartışmacı sözlerine
kulak vermeyiniz. Çünkü onlar ağıldaki tekeler gibi dövüşmektedirler."
2. Kibir ve Tekebbür
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kim büyüklenirse, Allah onu alçaltır; kim de tevazu gösterirse Allah, o kişiyi yükseltir." (Hatib) Yine Allah'ın Rasûlü (s.a.v) bir hadis-i
kudside Allahü Teala'nın zatını kastederek şöyle buyurmuştur: "Azamet benim izarım, kibriya ise benim abamdır. İşte bunun içindir
ki bu iki şeyde bana ortak olmaya yeltenenin belini kırarım!" (Ebu Davud, ibn Hibban) (Hadiste Allahü Teala hakkında geçen "izar" ve "abâ" kelimeleri zahirî anlamda düşünülmemelidir).
Tartışmacı, emsallerinden üstün görünmek hastalığından hiçbir zaman
kurtulamaz. Olduğundan çok daha üstün görünmek ister. Hatta bu büyüklük
budalaları, münakaşa meclislerinin herhangi bir yeri için bile kavga ederler.
Meclisin başında oturmak; baş koltuğun kendilerine ait olduğunu iddia etmek peşindedirler. Kendilerinden başkasına bu yerleri lâyık görmedikleri
için itişip kakışırlar, dar bir yoldan geçildiği zaman "ben önde giderim, sen
önde gidersin" diye itişir dururlar. Böyle tartışmacıların kurnazları ise: "Biz
böyle davranmakla ilmin izzetini koruyoruz; zira álimin, özellikle mü'min
bir alimin kendi nefsini zelil etmesi yasaklanmıştır." şeklinde tevilli konuşmalar
yaparak akılları sıra kendilerini müdafaa ederler. Bilmezler ki, Allah ve Rasalü tevazuu medhetmiş olmalarına karşı bu kişiler Allah'ın ve Rasûlü'nün medhettikleri tevazuu hasletini, zillet kabul eder duruma
düşmüşlerdir! Yine Allah ve Rasûlü'nün buğz ettiği bir hal olan (kibir) tekebbüre de kendi gömleklerini giydiriyor ve böylece Allah'a ve Rasûlüne zıd düşüyorlar.
Böylece tevazu gibi bu güzel kelimeleri tahrif ederek halkın dalalete sapmasına vesile oldular! Nitekim bnzer şekilde hikmet, ilim ve benzeri kelimeleri de davranışlarıyla tahrif etmişler ve halkın dalalete düşmelerine sebep olmuşlardır!
3. Hikd (Kin)
Tartışmacı kimse, kendisini kin tutmaktan kurtaramaz. Halbuki Allah Rasûlü (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: Kamil mümin kinci değildir. “Birbirinizle ilginizi kesmeyiniz, sırt dönmeyiniz, kin tutmayınız ve hased etmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz. Bir Müslümanın, din kardeşini üç günden fazla terkedip küs durması helal değildir.” (Buhârî, Edep 57, 58, 62;Müslim, Birr, 23, 24, 28) Kin tutmayı, kötüleyen (zemmeden) o kadar çok hadis vardır ki, bu kötülüğün gizlenmesi mümkün
değildir. Bir münazara esnasında hasmını tasdik edercesine başını sallayarak ona kin tutmayan hiçbir tartışmacıya biz rastlamadık. Çünkü bir tartışmacı
diğer tartışmacının sözlerini dinlemiyor, bu sözleri iyi niyetle karşılamıyor. İste bundan dolayıdır ki bir tartışmacı, diğer tartışmacıya kin tutmaya mecbur oluyor. O kini nefsinde taşıdığı halde gizli tutması ancak nifakla mümkün olmaktadır. Fakat çoğu zaman beslenen kin, apaçık ortaya çıkıyor ve
bunu herkes müşahede ediyor. Tartışmacı bu durumda kendisini kin tutmaktan nasıl kurtarabilir? Bütün dinleyenlerin ona hak vermeleri imkânı yoktur. Ortaya koyduğu delilleri dinleyenler makbul saymak durumunda da
değildir... Onun için hasmı, sözünü biraz da olsun hafife alırsa, bu hareketi
affedemez, bundan dolayı duyduğu kini hayatının sonuna kadar kalbinden
söküp atamaz. İşte bu durum, felaketin tâ kendisidir.
4. Gıybet
Allahü Teala, gıybet etmeyi ölü eti yemeye benzetmiştir. "Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan çekinin, çünkü zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin! Sizden biriniz kardeşinin ölü halindeki etini yemek ister mi hiç? Demek tiksindiniz! O halde Allah'tan korkun, çünkü Allah, tevbeyi çok kabul edendir. Çok bağışlayıcıdır." (Hucurat Suresi-12) Halbuki
tartışmacı, ölü eti yemekten, kendini bir türlü kurtaramaz. Çünkü o her za-man hasmının konuşmasını naklederek aleyhinde yargıda bulunur. Kendisini bu
halden kurtarmak için ne kadar titiz davranırsa davransın, hasmının söylediği sözleri ne kadar doğru naklederse nakletsin, kendisini gıybet etmekten hiçbir zaman alıkoyamaz. Çünkü hasmının konuşmasının yanlış olduğunu söylemek
suretiyle gıybet yapmış olur. Bu konuşmasının hasmının acizliğini gösterdiğini ve kendisinden daha eksik olduğunu söyleyerek gıybet yapmış olur.
Yahut da daha kötüsü hasmının söylemediğini naklederek bir de yalancı durumuna düşer. Aynı zamanda söylemediğini söyledi diyerek iftira atmış olur, müfteri durumuna düşmüş olur. Kendi konuşmasına önem
vermeyip, hasmının kelâmına kulak verenin haysiyetine tecavüz etmekten
dilini bir türlü kurtaramaz. Münazaracı kimse, karşısında kendisi ile tartışan kişileri cehalet, hamakat ve dar anlayışlılıkla
itham eder!
5. Nefsi temize çıkarmak
Allahü Teâlâ bizi, nefsimizi temize çıkarmamaya davet etmektedir. "Nefislerinizi temize çıkarmayınız; Allah kendisinden korkanın kim olduğunu çok iyi bilendir.
(Necm/32) Hakim bir zata "Çirkin olan doğru nedir?" diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir: "Kişinin nefsini övmesidir".
Tartışmacı kuvvetli olmakla, galip gelmekle ve fazilet bakımından emsâllerinden üstün olmakla kendini övmekten kurtaramaz. Münazara esnasında hiç olmazsa şu kadarcık bir söz söylemekten kendini alıkoyamaz. "Ben bütün bu işleri bilmeyenlerden değilim. Ben ilimlerde ileri gitmiş hir
kimseyim. Her ilmin usûlünü ve metodunu bilirim. Birçok hadis
hıfzetmişim'. İşte buna benzer cümlelerle kendisini metheder durur. Bazen
de konuşmasını itibara alsınlar diye, böyle cümleler sarfetmeye mecbur
kalır. Halbuki herkes bilir ki kendisini ahmakça övmek ve herhangi bir sebepten dolayı nefsini tezkiye etmek, şer'an ve aklen çirkin sayılmıştır.
6. Tecessüs
Allahü Teâlâ şöyle buyurur. "Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan çekinin, çünkü zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin! (Hucurat Suresi-12) Tartışmacı, emsålinin ayıplarını araştırır, hasmının kusurlarını
bulmak için durmadan çalışır. Hatta tartışmacıya 'Senin memleketine bịr
tartışmacı geldi' dendiği zaman, hemen adamlarından birini göndererek
gelen tartışmacının hususiyetlerini öğrenmeye çalışır. Gizli suçlarını
araştırır. Öyle ki, münazara yapmak üzere karşı karşıya geldikleri zaman
rakibini hususi hayatındaki ayıplarından dolayı mahcup vaziyete
düşürebilsin. Münazarada rakibini alt edebilmek için, bunları bir silâh
olarak kullanabilsin...
Tabidir ki, bu silâhlar rakibe karşı ihtiyaç zamanında kullanılır...
Hatta tartışmacı rakibinin suçlarını aramakta o kadar ileri gider ki, çocukluk zamanında yaptıklarını bile ortaya çıkarmaya çabalar... Bedenî kusurlarını dahi bulmaya çalışır. Belki çocukluğunda bir suç işlemiş olabilir veya
vücudunda bir kusur bulunabilir. Meselâ kel olması gibi... Sağır olması
gibi.. Bunları, münazarada mağlup olma tehlikesi ile karşılaştığı zaman,
rakibinin bu kusurlarına temas ederek onu mahcup etmeye çalışır. Şayet
münazara bahsinde muktedir bir kişi ise, bu sefer de rakibinin kusurlarını
ima yoluyla belirterek söyler. Şayet mağrur ve mağrur olduğundan ötürü de
ahmak biri ise, bütün bu kusurlarını rakibinin yüzüne karşı bağıra bağıra
söyler.
Tartışmacıların önde gelen şahsiyetlerine ait buna benzer hikâyeler çok
çok anlatılmaktadır.
7. Karşısındaki kimselerin kötü duruma düşmeleri sebebiyle sevinmek,
iyi durumlarına da yerinmek ve üzülmek
İslâmiyet'te kendisi için istemediği bir şeyi, başka din kardeşleri için de istememek ve kendisi için istediği şeyleri de, başka din kardeşleri için istemek ahlâkı vardır. Faziletlerini öne sürerek başkalarına karşı övünmek durumunda kalan kimseler, arkadaşının ayağının kaymasına sevinir. Çünkü ilim ve fazilette kendilerine denk gördükleri herkes bir nevi rakipleri olduğu için bilhassa onların birbirlerine karşı aldıkları tavır, tıpkı iki kuma kadının birbirlerine karşı aldıkları tavıra benzer. Nasıl ki bir kuma, öbürünü gördüğünde eli ayağı titremeye başlar ve katiyyen onu görmeye tahammül edemezse, tıpkı bunun gibi bir tartışmacı da öbür tartışmacıyı gördüğü zaman kuma kadın gibi beti benzi atar, titrer ve onu görmek istemez. Sanki karşısındaki hilekår bir şeytan veya kanını emmeye çalışan bir canavara benzer! O halde soruyoruz! Hani İslâmiyet'in istediği yakınlık ve ünsiyet? Hani
din âlimlerinin birbirlerine karşı gösterdikleri saygı ve sevgi? Hani her
hangi bir müşkilde din âlimlerinin birbirlerine yaptıkları yardımlar? Hani
kardeşlik, yardım ve muhabbet?
Hatta İmam Şâfiî şöyle buyuruyor: 'Fazilet ve akıl erbabı arasında ilim,
onları birbirine bağlayan bir zincirdir'.
O halde soruyoruz! Ilmi, düşmanlık vesilesi yapan kişiler, kendilerinin
İmam Şâfiî'nin takipçisi olduklarını nasıl söyleyebilirler? Acaba arkadaşını mağlup etmekle övünen bir cemiyette, kardeşlik, ünsiyet ve arkadaşlığın tesisi hiç mümkün müdür? Elbette hiçbir şekilde mümkün değildir!
İnsanların bozulmasına, mü'min ve muttaki kulların ahlâkından
çıkarıp, münafıkların ahlâkına iten şerrin, bu kadarı insana yeter de artar bile...
8. Nifak
Nifakın kötü olduğunu bildirmek için delil getirmeye ve kötülüğünü delillerle ispat etmeye ihtiyaç yoktur.
Tartışmacılar âdeta nifaka düşmeye mecburdurlar. Çünkü, çeşitli mekanlarda hasımlarla
ve hasımların dostlarıyla her an karşılaşmak mecburiyetinde kalırlar-
Lisanen ve görünüşte onlara sevgi göstermek ve muhabbetini izhar etmek zorundadırlar. Onların derece ve hallerini dikkate almak ve onların gönlünü kırmamaya hatta tersine o kimseleri kazanmaya çalışmak lâzımdır. Halbuki kendisiyle
konuşan, dil döken ve dinleyen kişiler, bu sözlerin hepsinin yalan olduğunu
bilirler. Bilirler ki bu insan bir hasım olduğuna göre nifak, iftira ve fisk-u
fücur yapmaktadır. Çünkü münâzaracılar ancak dilleriyle birbirlerine sevgi gösterisinde bulunurlar. Kalplerinde ise, birbirlerine karşı silinmez bir buğz taşımaktadırlar. Biz böyle bir nifaktan şânı yüce Allah'a sığınırız! Allah Rasûlü (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "İnsanlar ilmi öğrendikleri ve ameli terkettikleri, dil ile sevişip kalplerinde buğz taşıdıkları ve aralarında sıla-i rahmi kestikleri zaman, Allah onlara lânet edip kulaklarını sağır ve gözlerini kör eder!" (Taberáni, Selmân-ı Fårisi) Günümüzde gördüğümüz manzaralar, bu hadisin mânâsını
doğrulamaktadır.
9. Haktan yüz çevirmek ve nefret etmek
Tartışmacı düşmanlık hırsı taşır. Tartışmacının en nefret ettiği sey, doğru sözün, gerçeğin ve hakkın, hasmının ağzından çıkmasıdır. Her ne zaman hak, hasmının
ağzından çıkarsa, onu var kuvvetiyle reddetmeye ve hasmını bu haktan
caydırmaya çabalar. Demek ki düşmanlık ve hakkı reddetmek.
tartışmacının tabiî ve normal hâli olmaktadır. O ister hak olsun, isterse
bâtıl, ne dinlerse sanki onu reddetmekle mükelleftir. Hatta o kadar ki
Kur'an'dan getirilen delillere dahi itiraz etme isteği kabarır içinde. Şeriat
tåbirlerine bile karşı koyar. Kesin nasslardan birini diğer biriyle
nakzetmeye çalışır. Halbuki bâtılı müdafaa etmek, çok mahzurlu ve çok
tehlikelidir.
Allah'ın Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Hatasını anlayıp cedeli terkeden bir kimseye, Allah Teâlâ cennetin
ortasında bir köşk ihsan eder. Haklı olduğu halde cedeli terkeden bir
kimseye ise, cennetin en yükseğinde bir köşk ihsan eder. (Tirmizi, ibn Mace) Allahü Teâlâ, iftira eden ile gerçeği yalanlayan kimseyi bir tutmuştur: "Allah'a iftira ederek yalan uyduran veya O'nun ayetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir? Şüphe yok ki o zâlimler kurtuluşa
eremezler.
(En'am Suresi/21)
Artık o kimseden daha zâlim kim olabilir ki, Allah'a karşı yalan
söylemiş, doğruyu (Kur'an'ı Kerim'i) da kendisine geldiği zaman yalanlamıştır. Kâfirlerin yeri cehennem değil midir?
(Zümer Suresi/32)
10. Riya, (halka gösteriş yapmak ve halkın kalbini kendine çekme gayretine düşmek)
Riya, insanı en büyük günahlara iten korkunç hastalığın adıdır. Tartışmacının butün gayreti, yapmış olduğu münazara ile halkın gönlünü çelmek ve kendisine taraftar toplamaktır. Bu nedenle onlar, halkın
toslandığı fikirlerin savunucusu olmayı her zaman başarırlar.
İste saydığımız bu on hastalık, båtinî fuhşiyátın esaslarındandır. Tartışmacılarda bu on menfi hasletten başka daha nice kötü hasletler
vardır. Bu kötü hasletler, kendisini zabtetmeyen tartışmacıları sonunda vuruşmaya, yumruklaşmaya,
tırmıklamaya, elbise yırtmaya, sakal yolmaya, anaya ve babaya küfretmeye, hocalara küfretmeye ve açık açık birbirlerine iftira atmaya sürükler. Böylelerini insan saymadığımız için
burada sözkonusu etmedik!
Yukarıda saydığımız on menfi haslet, tartışmacıların büyüklerinin hemen hemen hepsinde en akıllılarında dahi vardır. Bütün bunlara rağmen
bir kısım tartışmacılar, bu kötü hasletlerden uzak kalabilirler. Fakat bư
iyiliği, ancak kendisinden çok aşağı veya yukarı; yahut memleket itibarıyla
kendisinden çok uzak, maişet konusunda da kendisiyle çatışmayan
kimselere gösterir. Kendisiyle aynı ayarda olan akranlarına bu iyiliği
göstermesi, tartışmacı için imkansızdır.
Bu on hasletin her birinden on tane başka rezalet doğar. Biz bunların hepsini teker teker sayarak konuyu uzatmak istemedik. Meselâ herbirinden şu rezaletler doğar: Kendini müdafaa etmek gayreti, öfke, tamah, buğz, rütbe ve mal isteme ihtirası, hasmına galip gelmekten dolayı düşülen gurur, nimeti inkar etmek, ifrata kaçmak, zenginlere ve sultanlara hürmetkår olmak, onlarla sıkı münasebetlere girişmek, onların haram yollardan elde ettiği şeylerden almak, atlarla, bineklerle ve mahzurlu elbiselerle süslenmek, kibir ve azametinden dolayı herkesi hakir görmek, mâlâyani hususlara dalmak, çok konuşmak, korkuyu kalpten çıkarmak, kalbindeki rahmet duygusunu söküp atmak, ifrat derecesinde gaflete düşüp bir namaz içinde ne kadar namaz kıldığını, neyi okuduğunu ve kime münacaatta bulunduğunu tefrik edememek, münazarasında kendisine yardım eden ilimler üzerinde bir ömür tükettiği halde kalbinde haşyet hissinin teşekkül etmemesi -ki böyle ilimlerin âhirette hiçbir faydası yoktur- ibareleri güzel okumak, kelimeleri kafiyeli sarfetmek, olması ender hådiseleri ve hikâyeleri ezberlemek gibi saymakla bitmeyecek kadar felâketler doğurur.
Tartışmacılar, ilmi derecelerine göre münazara ilminde başarı gösterirler.
Bu mesleģin çeşitli dereceleri vardır. Fakat din, ilim, akıl ve fazilet
bakımından en büyükleri dahi bu yukarıda saydığımız kötü huyların bir
kısmından kendi yakalarını kurtaramazlar. Ancak ellerinden geldiği kadar kötülüklerini örtmeye çalışmak ve bu kötülükleri nefsinden söküp atmak için
büyük bir gayretle mücadele etmek gayesini güderler. Bu rezaletlerin sadece tartışmaclara ait vasıflar olmadığı ayrıca bilinmelidir. Va'az ve nasihatte bulunanlarda da bu çirkin hasletler bulunabilir. Şayet halka hoş görünmek, vaaz ve nasihatten ötürü bir paye kazanmak, yapmış olduğu işten dünyalık sahibi olmak gayretine düşmüş ise, böyle bir vaizde
yukarıda açıklanan kötü hasletler bulunur.
Bu rezaletler, fetva ve mezhep ilmiyle uğraşanlarda da bulunur, Şayet bu
ilimle meşgul olmaktaki gaye kadılık makamını işgal etmek, evkaf dairesinde büyük memuriyetler almak, akranlarından daha fazla yöneticilerin gölgelerine girmek ise, böyle bir insanda da yukarıda saydığımız kötü ahlakların çoğu bulunabilir.
Kısaca ilmiyle Allah'ın rızasından başka şeyler bekleyen her insan da
bu kötü hasletler bulunur. Demek ki ilim, alimin yakasını bırakmaz. O ilim, alimi ebediyyen herşeyden mahrum ederek helak olmasına sebep olur veya ebedi hayatın saadetine garkeder. İşte bu sırrı anlatmak için Allah'ın Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurur: "İlminden menfaat görmeyen alim, kayamette, en şiddetli azaba maruz bırakılır. (Taberani, Beyhaki) Böyle kimselerin ilmi, kendilerine bir fayda vermediği gibi, üstelik çok
büyük zararlar verir. Keşke böyle bir kimse, başına büyük feláketler getirecek ilimden kurtulmuş olabilseydi. Fakat ne yazık ki, bundan kurtulması
mümkün değildir. İlim tehlikesi çok büyüktür. İlmi talep eden, ebedi mülkü
ve serveti talep ediyor demektir. Onun için bu talipler ya mülk ve servetten veya felaketten yakalarını kurtaramazlar. Alimin hali, tıpkı dünyada mülk isteyen
diger insanların haline benziyor... Eğer servet peşinde koşan, servete
ulaşmak imkanı bulamazsa kendini zilletten kurtaramaz. Belki zilletin de
ötesinde büyük girdaplara düşer.
Demek ki ilmiyle riyaset talep eden, gerçekte helak olmuş bir kimsedir. Fakat, her ne kadar ilmiyle amel etmeyen alimin kendisi helak olsa bile, böyle bir kimsenin delâletiyle başka insanların kurtuluşa erişmesi mümkün olabilir. Eğer o kişi
insanları dünyayı terke dâvet ediyorsa durum böyledir. Kendisi helak olup başkalarının kurtuluşlarına sebep olan âlim, görünüşte selef âlimlerine benzer. Fakat onlardan ayrı olan tarafı, içinde yanan rütbe ateşidir. O kimse (başkalarını hidayete sevkederken dahi) bir makam elde edebilmek için yanıp tutuşan bir alimdir. Böyle kişilerin misâli, mum misâline benzer. Mum, etrafını
aydınlatmak için yanar, kendisini mahveder. Eğer bu alim, insanları dünyaya
bağlanmaya götürüyorsa, o zaman hem kendini ve hem de başkalarını
yakan bir ateş gibi olur...
Âlimler üç sınıfa ayrılır:1. Hem kendilerini ve hem de başkalarını helak edenler. Bunlar açık bir şekilde dünya nimetlerini isterler ve onlara dalarlar.2. Hem kendilerini ve hem de başkalarını saadete erdiren âlimler. Bunlar bâtın ve zâhirde insanları Allah'a dâvet, ederler.3. Kendilerini helâk eden ve fakat başkalarının kurtuluşuna, vesile olan âlimler. Fakat bunlar, halkın kalbini kazanmak, halkın gözüne girmek, şan ve şöhret kazanabilmek için uğraşırlar. Bu nedenle ey Müslüman! Hangi zümreden olduğunu düşün ve bul! Kime düşmanlık yaptığını idrâk etmeye çalış! Allah'ın, kendisi için yapılan amelden başkasını kabul edeceğini hiçbir zaman aklına getirme...
Kaynakça:
İmam Gazali, İhya Ulumiddin, Kitabül İlim-IV, Çev. Ali Arslan, Cilt:1, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1992
Behlül Dânâ Hikayeleri
Halid Ziya Uşaklıgil’in rezil romanı ile adını son zamanlarda duyduğumuz "Behlül" ismi, esasında Abbas halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış büyük bir veliyi hatırlatır. "Behlül" ismini olumsuzlukla tanıtıp hatırlatanlara karşı, inadına asıl Behlül'ü tanıtalım. Peki kimdir Behlül Dânâ?
Behlül Dânâ’nın asıl adı Ebû Vüheyb bin Ömer Sayrafî’dir. Doğum târihi kesin olarak bilinmez. Kûfeli olduğu halde Bağdâd’da
yaşamış ve Bağdat'ta vefât etmiştir. Vefatı kesin olmamakla birlikte 806
yılı civarındadır. Behlül Dânâ, halk arasında “Behlûl-i Dîvâne” ve “Sultânü’l-meczûbîn” olarak da anılmış olup Abbâsî Halifesi Hârun Reşid (788-809) ile yakın ilişkisi sayesinde “Behlül er-Reşid” olarak tanınan ünlü bir zattır. Hakkındaki bilgiler çoğunlukla ona atfedilen büyük ölçüde menkıbe ve fıkralardan oluşur. “Behlül” kelimesi Farsçada meczup, deli, çok gülen gibi anlamlara gelirken; “Dânâ” ise “çok bilen”, “bilgin” demektir. Bu bağlamda “Behlül Dânâ”, “bilgin meczup” veya “akıllı deli” anlamını taşır; yani hem güldüren hem de öğüt veren bilgin anlamına gelir. Behlül, ilâhî cezbeye tutulduktan sonra kendinden geçmiş ve nefsini tamamen silmiş, bundan sonra halk arasında onlara uymayan garip davranışlar sergilemiştir. Mezarlarda ve harabelerde dolaşmayı, yalnızlığı ve çocuklarla şakalaşmayı seven Behlül’ün sözleri, nükteli ve iğneleyici olsa da genellikle hikmet dolu ve uyarıcı olmuştur. Bazı menkıbelerde Hârun Reşid’in kardeşi, yeğeni veya nedimi olarak da gösterilmiştir. Behlül Dânâ, Halifeye hatalarını çekinmeden söylemiş, onu uyarmak için bulduğu fırsatları değerlendirmiştir.
Tasavvufî eserlerde Behlül, Allah âşığı bir sûfî ve meczup olarak tanıtılmış; Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Şa‘rânî, İbnü’l-Cevzî ve Attâr gibi pek çok klasik yazar onun Hak âşığı olduğunu vurgulamıştır. Behlül’ün hikâye ve fıkraları Arap, İran ve Türk halk edebiyatında geniş yer tutmuştur. Şia kaynakları, Behlûl Dana'yı İmam Cafer es-Sâdık’ın talebesi olarak gösterse de, bu iddialarına ilmî delil yoktur. Behlül Dânâ'ya atfedilen ve gerçekliği konusunda sadece rivayet bilgileri bulunan bazı nükteli hikayeler aşağıda verilmiştir.
Bir gün Behlül Dânâ, halife Harun Reşit’in huzuruna çıkarak ondan bir görev ister. Harun Reşit bir süre düşündükten sonra ona, “Sana fırınları denetleme işini veriyorum. Git, fırınları dolaş, ekmekleri kontrol et,” der. Behlül Dânâ bu görevi hemen kabul eder ve çarşıya çıkarak işe koyulur.
İlk girdiği fırında ekmeklerin gramajını kontrol eder. Bakar ki ekmekler olması gerekenden eksiktir. Bunun üzerine fırıncıyı yanına çağırır ve ona birkaç soru sorar:
“Nasılsın, halin vaktin yerinde mi? Ailenle aran nasıl, geçimin iyi mi?” Fırıncı bu soruların hepsine olumsuz cevap verir; mutsuzdur, geçim sıkıntısı içindedir. Behlül Dânâ hiçbir ceza kesmeden oradan ayrılır. Fırıncı şaşırır ve arkasından seslenir: “Hiç mi ceza yazmayacaksın?” Behlül sadece “Hayır” diyerek yoluna devam eder.
Daha sonra başka bir fırına girer. Bu kez ekmekleri tarttığında ekmeklerin olması gerekenden fazla olduğunu görür. Fırıncıyı yanına çağırır ve aynı soruları sorar: “Halin nasıl? İşinden memnun musun? Ailenle aran nasıl?” Fırıncı bu soruların hepsine olumlu yanıt verir; mutludur, huzurludur, geçimi yerindedir.
Behlül Dânâ bunun üzerine doğruca Harun Reşit’in yanına döner ve “Efendim, ben bu işi yapmayacağım. Bana başka bir görev verin,” der. Harun Reşit şaşırır: “Neden vazgeçiyorsun? Daha az önce sana bu işi verdim der.
Behlül Dânâ, tebessüm ederek şöyle cevap verir: “Efendim, ben çarşıyı dolaştım. Gördüm ki benden önce bir başka ‘ağa’ gelmiş. Ekmeklerle birlikte insanların vicdanlarını da tartmış hesaplarını görmüş. Kimin terazisi eksikse onun gönlü de dertli, kimin ekmeği fazlaysa onun kalbi de huzurlu. Yani herkesin hesabı kendi vicdanında görülmüş. Artık bana gerek kalmamış.”
İnsanların yaptıkları işler, onların iç dünyalarının bir yansımasıdır. Vicdanı rahat olanın terazisi de doğrudur; içi sıkıntı dolu olanın ise terazisi şaşar. Gerçek denetim, dıştan değil, insanın kendi vicdanından başlar.
Hatem-i Esem'den zühd hayatı tavsiyesi
Ebû Berze el-Eslemî (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir kul, kıyamet günü ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne yaptığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bir adım dahî atamaz.” (Tirmizî, Kıyamet, 1/2417)
Allah Rasûlü (s.a.v), ilminden fayda göremeyenlerin içine düştüğü acınacak hâli şöyle tasvîr eder: “Başkalarına hayrı öğretirken kendini unutan âlim, insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen kandile benzer.” (Heysemî, I, 184)
Üsâme bin Zeyd (r.a) der ki: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i şöyle buyururken işittim: “Kıyamet günü bir adam getirilir ve cehenneme atılır. Bağırsakları dışarı çıkar ve bu hâlde değirmen döndüren merkeb gibi döner durur. Cehennem halkı onun başına toplanır ve: «–Ey filân! Sana ne oldu? Sen iyiliği emredip kötülükten nehyetmez miydin?» diye sorarlar. O da: «–Evet, iyiliği emrederdim, fakat kendim yapmazdım, münkerden nehyederdim, fakat kendim yapardım» der.” (Müslim, Zühd, Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 10; Ahmed, V, 205-209)
Hz. Ali (r.a)’nin şu îkazı ne kadar ibretlidir: “Ey ilim sahipleri, ilminizle amel ediniz! Çünkü asıl âlim, bildiğiyle amel eden ve ilmi ameline uygun düşendir. Bazı insanlar gelecek, ilim öğrenecekler ancak ilimleri gırtlaklarından aşağı geçmeyecek, yaptıkları bildiklerine, içleri de dışlarına uymayacaktır. Onlar, halkalar hâlinde oturup birbirlerine karşı ilimleriyle övünecek ve üstünlük taslayacaklardır. Hatta biri arkadaşına, kendisini bırakıp başkasının yanına oturduğu için kızacaktır. İşte onların bu meclislerindeki amelleri, Allah’a yükselmez.” (Dârimî, Mukaddime, 34)
Sehl bin Abdullah (r.a): “İlim, dünya lezzetlerinden biridir. Onunla amel edildiğinde, âhiret için olur” demiştir. (Hatîb el-Bağdâdî, İktizâü’l-ilmi’l-amele, s. 29) İbn-i Mesʻûd’un (r.a) şu ikazı ne kadar korkutucudur: “Bilmeyen kimseye yazıklar olsun! Allah dileseydi ona öğretirdi. Bilip de amel etmeyen kimseye ise yedi kere yazıklar olsun!” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 131)
Müslüman Saati, Ahmet Haşim
Ahmet Haşim, 1887 yılında Bağdat’ta doğmuştur. Babası yüksek rütbeli bir memur olan Arif Hikmet Bey, annesi ise Sara Hanım’dır. Meşhur tefsir âlimi Mahmûd El-Âlûsî, Haşim’in büyük dedesidir. Babasının görevleri nedeniyle düzensiz bir eğitim aldı ve Arapça ile Farsça öğrenmiştir. Annesinin ölümünden sonra 12 yaşında babasıyla İstanbul’a gelip Galatasaray Sultanisi’ne yatılı olarak girmiştir. Edebiyata ilgisi de burada başlamıştır. 4 Haziran 1933’te 46 yaşında vefat etmiş ve Eyüp Sultan Camii’nin yanına defnedilmiştir.
Ahmet Haşim’in bilinen ilk şiiri “Leyâl-i Aşkım”, 1901’de Mecmua-i Edebiyye’de yayımlanmıştır. İlk dönemlerinde Muallim Naci, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’den etkilenmiştir. Galatasaray Sultanisi’nin son sınıfında Fransız sembolistlerini tanıyarak kendi şiir anlayışını geliştirmiş, erken dönem şiirlerini kitaplarına almamıştır. 1905-1908 arasında yazdığı “Şiir-i Kamer” dizisiyle dikkat çekmiştir. 1909’da Fecr-i Ati topluluğuna katılan Haşim, 1907’de mezun olduktan sonra Reji İdaresi, Duyun-u Umumiye, Osmanlı Bankası ve Anadolu Demiryolu Şirketi gibi çeşitli kurumlarda memur olarak çalışmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi’nde bulundu. Daha sonra Paris (1924) ve Frankfurt (1932) seyahatlerine çıkmıştır. Hayatının sonuna kadar Sanayi-i Nefise Mektebinde mitoloji, Mülkiye Mektebinde Fransızca öğretmenliği yapmıştır. Edebî anlayışında sanatı ideolojiden bağımsız, estetik bir uğraş olarak görmüştür. Empresyonizm (izlenimcilik) ve sembolizmden etkilenmiştir. Fecr-i Ati dağıldıktan sonra da bağımsız bir sanatçı olarak kendi üslubunu sürdürmüştür. Şiirlerinde sonbahar, akşam, hüzün ve yalnızlık temaları öne çıkar; dış dünyayı kendi duygularından süzerek anlatır. Ayrıca fıkra, deneme ve gezi yazıları da kaleme almış, düz yazılarında sade ve etkileyici bir dil kullanmıştır.
Nefs ve Mücahede
Gayret sarfetmek, çabalamak, çalışmak, mânâsındaki Arapça "cehd" fiili kökünden türeyen "mücahede" "gayret etti, çabaladı" fiilinin mufaala vezninde masdarı olup, mücāhada مجاهدة " cihat etme, gayret ve çaba gösterme”, “zorluklara göğüs germe”, “düşmanla savaşma” gibi anlamlara gelir. İslamî terim olarak "mücahede"; mü'minin Allah yolunda öncelikle dinine harb edenlerle savaşması onlarla her yoldan mücadele etmesi anlamına geldiği gibi kişinin kendi nefsinin isteklerine boyun eğmemesi için verdiği uğraş ve nefs terbiyesi anlamlarını ihtiva etmektedir. Mücahede kelimesini izah etmeden önce “nefs” kelimesinin anlamını ve nefis terbiyesi yolları hakkında kısaca malumat verelim.
Nefs kelimesi, yirmiyi aşkın anlamda kullanılmaktadır. Ruh, can, kan, benlik, iç, kalb, büyüklük, yücelik, irade gibi anlamlara gelen nefs kelimesi genel olarak iki manada kullanılır. Birinci olarak Kur'an-ı kerimde, “Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut, 57) ayetinde de belirtildiği gibi maddi beden, ceset ve maddi istek ve arzuların kaynağı manalarında kullanılmıştır. İkinci manası olarak da “…Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53) anlamında dine uymayan Allah’ın yasakladığı her türlü isteklerin kaynağı olarak kullanılır. Nefis; insanın kendisi, özü, cismaniyeti, bedeni ve mahiyeti demektir. İnsan ruh ve beden kavramlarından oluşan şerefli bir varlıktır. Nefis, insanın bedenini simgeleyen hayvanî tarafının adıdır. Nefis; insanın yemek, içmek, çoğalmak, uyumak gibi hayvani istek ve arzularını yerine getirilmesi için yaratılmıştır. Yani nefis bu yönüyle insanın fıtrî vazifelerinin yerine getirilmesine vesile olur. Nefis, aynı zamanda her türlü şerrin kaynağı, kötülüğün temelinin de adıdır. Nefis, duyguların ve kabiliyetlerin yerleştiği bir zemindir. Bedenin manevî âlemdeki geniş bir bölümünü nefis oluşturmaktadır. Duygular, hisler nefse takılmıştır. Nefis; akıl, öfke, görme duyusu gibi kuvvelerin zemini olmuştur. Nefis, ruhun bedende tutunma
sebebidir. Nefis insanın yaşaması, hayatını sürdürebilmesi, yemesi, içmesi,
çoğalıp üremesi ve nihayetinde Yaratanını bilmesi için yaratılmıştır. Ruhun bu
vazifeleri yerine getirebilmesi için bir zemin gereklidir. Nefis, bu kanuna
insan bedeninde manevî bir mekân teşkil etmektedir. Nefis olmadan ruh bedende
tutunamaz. Yani nefis ruhun bedende devamlılığını sağlayarak bütün bu
faaliyetlerin yapılmasına vesile olur.
İslamda Takva ve Müttakiler
Kur'an-ı Kerim’de üzerinde önemle durulan kavramların başında takva kavramı gelmektedir. Takva, Kur'an’da 258 defa kullanılmıştır. Takvâ kelimesi Arapça “vekâ” fiilinin masdarı olan vikaye’nin Sülâsî Mücerred'in ikinci bâbı (feale-yef'ilü) masdarı olarak çekimlenmiştir. (“Vekâ – yekî – vikâyeten”)
Takva; sözlükte bir şeyi muhafaza etmek, korunmak, sakınmak, himaye etmek, bir şeyi ıslah edip düzene koymak gibi anlamlara gelir. Takva sahibi kimseye “muttaki” denir.
İslam ıstılahında; takva kısaca kişinin kendisini Allah’ın korumasına, himayesine alarak ahirette azab ve cezaya neden olabilecek her türlü fillerden kendisini titizlikle koruması, günahlardan kaçınıp iyi ve faydalı işleri yapması olarak tanımlanır.
Muhammedi Nur Penceresi
Allahü Teâlâ’ya zatının, sıfatının,esmasının ve efalinin hudutsuzluğunca, yarattığı mahlukatın nefesleri adedince, hamd olsun! Onun sevgili Resûlü, Muhammed aleyhisselâma göklerdeki yıldızların, denizlerdeki kum tanelerinin ve meleküt alemi varlıklarının adedince salât ve selâm olsun! En güzel makamlar da O’nun temiz Ehl-i beytine ve güzide Ashâbının hepsine olsun!
Allahü Teâlâ, kullarına olan merhameti sebebiyle, kullarının dünyada rahat ve huzur içinde yaşamalarını, ferahlık bolluk içinde hayat sürmelerini dilemekle birlikte, esas mutluluk ve huzurun beka âlemi olan ahirette olacağını seçkin kulları vasıtasıyla biz insanlık zümresine bildirmiş ve yarattığı kullarının bu sayede, emir ve yasaklarına uyarak ahirette de sonsuz saadete kavuşmalarını istemiştir. Dünya hayatının sadece geçici bir heves diyarı olduğunu, bu fani âlemde, ne varsa bunların aslında insanın birer imtihan vesilesi olduğunu Yüce Mevla: “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır.” (Teğabün Suresi-15) ayeti celilesiyle insanlığa haber vermiş ve gerçek mutluluğun, ahiret âlemi ve Hz. Allah’ın zatı olduğunu Kitab-ı Mübin’de çeşitli ayetlerle tekrar etmiştir. İnsanların felahı için Zat-ı Teâla; yarattıklarını, kendisinden haberdar etmek gayesiyle mümtaz kullar seçip kullarına göndermiştir. Seçilip gönderilen eşsiz ahlak numuneleri de, insanlığı uyarmış, doğru yolu, hidayeti göstermişlerdir.
Seçilmişlerin en faziletlisi hiç şüphe yoktur ki, Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimizdir. Çünkü o Cenab-ı Hakkın kelamı kadimi ile “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem Suresi-4) hitabı ile medh olunmuştur. “O” ulul-azam peygamberin yaşantısı sayesinde bütün yaratılmışlar; kendilerine bir önder bulmanın sevinci ile kendilerini yaratan Rablerini bilme yolunda adım adım yol almaya başlamışlardır. İşte bu vesile ile kul olmayı amaçlamış insanlar; “O” büyük Rehber-i Azamın söylediklerine muhtaç bir halde gönül deryasını şenlendirmek, hayatlarını huzura kavuşturacak biçimde tanzim etmek isterler. Bu istek, insanlığı nübüvvet penceresinden bakmaya hazır hale getirir ki, bu hal; Muhammed (s.a.v) ile bir kat daha anlam kazanarak insanı ait olduğu mekâna ve yaratanına kavuşturur.
Tüm yaratılmışlara gönderilen, tebliğ buyurduğu din ve hükümleri, kıyamete kadar devam edecek olan, yaratılmışların en faziletlisi, kâinatın efendisi, Resulü Ekrem efendimizin nur penceresinden yükselen sese kulak vermiş ehli imanın gönül ikliminde bir yolculuğa çıkarsak nice güzide meleki esintiyi hissetmiş oluruz. O büyük sultanın, vahiy sesine samimiyetle bağlanmış nice gönül erlerinin, kalp dünyalarında; muhabbet, şefkat, merhamet, uhuvvet gibi insan hayatında olmasını beklediğimiz ve özlediğimiz ahlakin en güzelini görürüz. Bu ahlak ki, Cenab-ı Hakk’ın nübüvvet nuru ile insanlara aktardığı ve Resulü Kibriya Muhammed (s.a.v) ile kemale erdirdiği, davranışlar bütünü; beşeri maddi âlemden alıp, “insan” vasfına yükseltecek eşsiz güzelliklerin toplanmış şeklidir. Bu anlamda, “Ahlak” kavramı ancak Muhammed (s.a.v) ile tam olarak istenilen manasına yükselmiş, bir kelime olarak ehli idrakin zihinlerinde yerini alır. Zihinlerdeki meleki haslet, bütün vücudu tamamen kapladığında insan, işte o zaman tam olarak “insan” olur.
Muhammedi pencereden yayılan nurlara gark olmuş, letaifleri okşayan hoş sedalara biraz kulak verdiğimiz zaman, nice güzelliklerin olduğunu hemen görürüz. Peygamber Efendimiz (s.a.v), insanlara daima güzel ahlakı emretmiş ve kendisi de her zaman bu şekilde hareket etmiştir. “Müminler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır.” (Tirmizî, Radâ 11; Ebu Dâvud, Sünnet 16) sözüyle güzel ahlaklı olmanın önemini, insanların adeta kalplere nakşetmiştir. Merhamet ve şefkat hakkında tüm zamanlarda etkisini hissettirecek “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Müslim, Fedail: 15) veciz sözüyle, Peygamber Efendimiz ﷺ kendisinin rahmet peygamberi olduğuna işaret gösterip, bu ilahi esintiye kulak verenlerin de, kendisi gibi merhamet ve şefkat abidesi olması gerektiğine dikkat çekmiştir. Kardeşlik ve iyilik hususunda O cihan güneşi: “Mümin, mümine karşı, parçaları birbirine destek olan bir bina gibidir.” (Müslim, Birr ve Sıla: 17; Buhârî, Edeb: 34) buyurarak vahiy perdesinden yayılan esintileri, bizlere duyurmanın yanında her Müslümanın aralarında tefrikaya düşmeden, daima birbirlerine destekte bulunmasının elzem olduğunu belirtmiştir. İki kişinin aralarındaki münasebetlerde dargınlığa meydan vermemek için o kutlu peygamber: “Müslümanın, Müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir.” (Buhârî, Edeb: 62; Müslim, Birr ve Sıla: 8) Buyurarak tüm kırgınlıkların önüne geçecek ikazını yapmıştır. Daha buna benzer pek çok ilahi güzellikleri insanlığa tebliğ eden Peygamber Efendimiz ﷺ, dünyadan hiçbir şey beklemeden sadece insanlığın kurtuluşunu murad etmiştir.
Muhammedi Ruh penceresi insanlara kardeşliği, vahdeti simgeler ve insanlar iki cihan peygamberinin (s.a.v)’in kemalatı ve tebliğleri ile hakikat nurunu içlerine teneffüs ederler. Muhammedi pencereden bakanlar, iç dünyalarında tarifsiz güzellikleri fark ederler. Bu pencere Nur’a açılır ve “Nur” o pencereden süzülür. İnsanlar cömertlik, dürüstlük ve eminlik gibi güzel vasıfları, bu pencereden yayılan Aşk-ı Nur ile gönüllerinde hissederler. Doğruluk, kardeşlik ve muhabbet o pencere yardımıyla insanlara yayılır. İnsanlar şefkat ve merhameti “Üsve-i Hasene” olan Muhammedi temelden görürler ve gördüklerini de hayatlarına bir nakkaş gibi işlerler . Bu nakış; âlemi ervahtan âlemi dünyaya bir ziyaret, niyaz içinde olunan Saadet-i Dareyn’e bir gönül seferidir. Akıl sahipleri; “O” azim Peygamber Efendimizin ﷺ bizlere örnek her bir halinin, malayani olmadığını, tamamının bir gaye-i ilahi olduğunu idrak edip, “O” insan-ı kâmili (s.a.v), kendilerine bir rehber, hayatını da kendi yaşantılarında bir Numune-i Ekber ilan eder ve ona göre yaşarlar. Çünkü bizzat Rabbül Âlemin (c.c) “Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzab Suresi-21) buyurmuştur.
Tüm bu güzel duyguların eşliğinde örnek peygamberin yolundan giden ehl-i iman için en güzel örnek olan Resul-ü Kibriya efendimize tekrar salat ve selam ederken, Cenab-ı Mevla’dan bizlere; “O” mübarek peygamberin yolundan bir an bile ayrılmadan, O’nun örnek hayatını bir yaşam şekli tatbik edecek şekilde yaşayıp bu fani âlemi nihayete erdirebilmeyi nasip etsin diye dua ve niyaz ediyorum.
Kadir PANCAR
22/03/2012









