İtikafı Bozan Durumlar

İtikâfı Bozan ve Bozmayan Şeyler
271-İtikâf halinde olan bir kimsenin dinî ve tabiî ihtiyaçları için zaruri olarak mescidden dışarı çıkması, itikâfı bozmaz. Örnek: İtikâfda bulunanın (mutekifin) cuma namazını kılmak için mescidden çıkması, din bakımından bir özür olduğundan itikâfına engel değildir. Zaten cuma namazının süresi bilinmiş olduğundan, adağın dışında kalmış olur.Yine, abdest ihtiyaçlarını gidermek ve gusletmek için çıkması da tabiî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez. Yine, bulunduğu mescidin yıkılmaya yüz tutması veya oradan zorla çıkarılması da zarurî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
(Şafiî'lere göre, cuma namazı için başka bir camiye çıkılıp gidilmesi itikâfı bozar. İtikâf bir hafta devam edecekse, cuma namazı kılınan bir mescidde itikâfa girmelidir.)
272- Cuma namazını kılmak veya ihtiyacı gidermek için en yakın olan yere gidilir, arkasından mescide dönülür. Bir özürden dolayı mescidden çıkılınca, başka bir mescidde o itikâf tamamlanır.

273-Bir özür olmaksızın mescidden çıkmak itikâfı bozar. Onun için itikâf yapan bir kimse, geceleyin veya gündüzün özür bulunmaksızın bir müddet kasden veya sehven mescidden çıkarsa itikâfı bozulur. Bu müddet, iki İmama göre, bir günün yarısından ziyade bir zamandır. Bir görüşe göre de, günün belirsiz bir saatinden ibarettir. Kadın da itikâf ettiği odadan özürsüz evinin içine çıksa, itikâfı bozulur.
274- Şu işleri yapmak için mescidden dışarıya çıkmak da itikâfa engel olur: Hasta ziyaretinde bulunmak, cenaze hizmetinde bulunmak, cenaze namazı kılmak, şahidlik etmek, bir hastalık sebebiyle bir saat kadar dışarı çıkmak da itikâfı bozar. Ancak itikâf adağı yapılırken, hastaları ziyaret ve cenaze namazında bulunmak şart kılınmışsa, bunlar için çıkılması itikâfı bozmaz.
275- Pek az rastlanan bir özürden dolayı da dışarı çıkmak itikâfı bozar. Boğulmakta olan veya yangına düşmüşü kurtarmak için dışarı çıkmak itikâfı bozduğu gibi, cemaatın dağılmasıyla dışarıya çıkmak da bozar.
276- İtikâfda bulunan bir kimseye, bu ibadeti esnasında birkaç gün baygınlık veya cinnet gelse, itikâfı bozulur. İyileşip kendine gelince yeniden itikâfa başlar. Öyle ki, bu durum devam ederek birkaç sene sonra üzerinden kalksa, yine itikâfı kaza etmesi gerekir.
277- Yukarıda anlatılan meseleler, vacib olan itikaflar içindir. Nafile olan itikaflarda, bir özür bulunsun veya bulunmasın, dışarı çıkmakla veya hastayı ziyaret etmekle itikâf bozulmaz.
278- Vacib olan bir itikâf bozulunca, onun kazası gerekir. Meselâ: Belli bir ay için yapılan itikâf esnasında bir gün oruç bozulsa veya dışarıya çıkılsa, yalnız bir günlük itikâf için kaza gerekir. Fakat belirsiz olarak fasılasız bir ay için nezredilmiş bir itikâf esnasında, böyle bir gün oruç bozulacak veya dışarıya çıkılacak olsa, yeniden bir aylık itikâfa başlamak gerekir. İtikâf yapan kimse ister kendi iradesi ile oruç yesin ve dışarı çıksın, ister iradesi dışında olarak cinnet ve bayılma durumuna düşsün, eşittir.
279- Başladıktan sonra bırakılan nafile bir itikâfın, tercih edilen görüşe göre, kazası gerekmez.
280- İtikâf eden kimse için, zevcesi ile cinsel ilişki kurmak veya buna sebeb olacak öpme ve okşama gibi herhangi bir hareket, gerek gündüz ve gerek geceleyin olsun, haramdır. Cinsel ilişki ister kasden, ister unutarak olsun, itikâfı bozar. İnzal olması şart değildir. Diğer hareketler ise, inzal olmadıkça itikâfı bozmaz. Bakmak ve düşünmek sonunda meydana gelecek inzal ve ihtilâm da itikâfı bozmaz.
281- İtikâf halinde olan kimse, muhtaç olduğu şeyleri mescidde bulundurmaksızın mescidde satın alabilir. Mescide zarar vermeyecek şeyleri mescide getirebilir. Mescid içinde yer-içer. Mescid içinde hazırlanmış uygun bir yer varsa orada abdest alıp gusledebilir. Böyle bir yer yoksa, dışarıya çıkar ve en yakın yerde abdestini alır ve yıkanır, beklemeksizin hemen mescidine döner.
282- İtikâfda olan kimse, ezan okumak için minareye çıkabilir. Minarenin kapısı mescidin dışında olsa bile zarar vermez.
"Allahım, bizi kendini senin kulluğuna adamış, emirlerine ve yasaklarına titizlikle uyan kullarından eyle. Amin. Ve övgü, âlemleri terbiye eden Allah'a mahsustur.
İtikâfa Dair Bazı Meseleler
265- Belli bir mescidde, Mescid-i Haram'da itikâfa niyet eden kimse, başka bir mescidde itikâfa girebilir.
266- Bir ay itikâf adansa ve bundan yalnız gecelere veya gündüzlere niyet edilse, bu niyet sahih olmaz. Çünkü ay, belli mikdardaki geceler ile gündüzlerden ibarettir. Onun için geceli ve gündüzlü bir ay itikâf gerekir.
267- Yalnız gündüzleri itikâfda bulunmaya niyet edilmesi sahihdir. Bu durumda her gün fecrin doğuşundan önce mescide girip güneşin batışından sonra çıkılır. Fasılasız itikâfa niyet edilmemişse, istenilen günlerde itikâf yapılabilir. Bir gün için itikâfa niyet edildiği zaman da, buna gece dahil olmaz. Fakat fasılasız şu kadar gün itikâfa denilerek nezredilse, geceler de bu nezre girer. Aksi de böyledir. Bu durumda itikâf için güneşin batışından önce mescide gidilir. Belli olan geceler ve gündüzler mescidde kalınır. Son günün güneş batışından sonra mescidden çıkılır. Böylece itikâf sona erer.
268- Muayyen bir ramazan ayını itikâfla geçirmeğe nezredilse, o ramazan orucu bu itikâf orucu içinde yeterli olur. Böyle bir nezir yapıldığı halde, ramazan orucu tutulup da itikâf yapılmasa, başka bir zamanda oruçlu olarak fasılasız bir ay itikâf edilmesi gerekir. Eğer itikâf yapılmaksızın diğer bir ramazan girecek olsa, artık bunda yapılacak itikâf yeterli olmaz. Çünkü bu takdirde kazaya kalan itikâfın orucu, insan üzerine düşen bir borç olmuştur. Bu, ikinci ramazan orucu ile ödenmiş olamaz.
269- Belirtilmeksizin bir ay itikâf yapmayı nezreden kimse, ramazanda bir ay itikâfda bulunmakla bu nezrini yerine getiremez. Çünkü bu itikâf için, bir ay oruç tutmayı da bu nezirle üzerine yüklenmiş bulunur. Ramazan orucu ise, kendisine ayrıca farz olan bir ibadettir.
270- Bir kimse nezrettiği bir itikâfı yapmadan ölecek olsa, her gün için bir fidye ödenmesini vasiyet etmiş olması gerekir. Çünkü vacib olan bir itikâf, orucun bir parçasıdır. Onun için oruçtaki fidye, bunda da gerekli olur. Ancak fakir ise, o zaman Yüce Allah'dan af ve mağfiret dilemelidir.
Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz, Ravza Yayınları
| | 0 yorum

İtikâfın Mahiyeti ve Çeşitleri

İtikâfın Mahiyeti, Nevileri ve Teşriî Hikmeti
257- İtikâf lûgat deyiminde bir şeye devam etmek manasındadır. Bir şeye devam eden kimseye de mutekif (itikâf yapan) denir. Şeriatta ise itikâf: Bir mescidde veya o hükümdeki bir yerde itikâf niyeti ile durmaktan ibarettir.
258- İtikâflar: Vacib, müekked sünnet ve müstahab nevilerine ayrılır. Şöyle ki: Dil ile nezredilen bir itikâf vacibdir. Ramazan ayının son on gününde itikâf, kifaye yolu ile bir müekked sünnettir. Başka bir zamanda ibadet niyeti ile bir mescidde bir müddet yapılan itikâf da müstahabdır.
259- Bir itikâfın en az müddeti, İmam Ebu Yusuf'a göre bir gündür. İmam Muhammed'e göre bir saattir. Bir saat, fıkıh alimlerine göre, zamanın belirsiz olan az veya çok bir parçası demektir. Yoksa bir günün yirmi dört saatte biri demek değildir. (İtikâfın en az müddeti, Malikî'lerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz kadar, bir gecedir. Şafiîlere göre de, "Sübhanellah" denilmesinden bir an kadar fazla olan pek az bir zamandır.)
260- İtikâfın meşru olmasındaki hikmet ve yarara gelince, bu pek önemlidir. Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra ahirete göçüşlerine kadar her Ramazanın son on gününü itikâf ile geçirirlerdi. İhlâs ile olan bir itikâf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sayede kalbler bir müddet olsun, dünya işlerinden uzak kalır ve Hakka yönelir, birer Beytullah olan mescidlerden birine şu şekilde devam eden bir mü'min çok kuvvetli bir kaleye sığınmış, kerim olan mabudunun feyiz ve yardım kapısına sığınmış olur.
İslâm büyüklerinden ünlü Ata demiştir ki: "İtikâf yapan, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup dilediğini elde etmedikçe buradan ayrılıp gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allah'ın bir mabedine sokulmuş, beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektir."
Bir mü'minin her gün azalmakta olan hayat günlerinden faydalanarak böyle kutsal bir yerde bir zaman ebedi ve ezelî yaratıcısına olanca varlığı ile yönelip saf bir kalb ve temiz bir dil ile ibadette bulunması, manevî bir zevke dalması ne büyük bir nimettir.
İtikâf yapan bir kimse, bütün vakitlerini ibadete, namaza ayırmış demektir. Çünkü fiilî olarak namaz kılmadığı vakitlerde de mescid içinde namaza hazır bir haldedir. Bu bekleyiş ise, namaz hükmendedir.
Sonuç: İtikâf sayesinde insanın maneviyatı yükselir, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişanları parlar, ilâhi feyizlere kavuşur. Ne mübarek, ne güzel bir hayat anı!..


İtikâfın Şartları
261- Bir itikâfın sıhhati şu şartların bulunmasına bağlıdır:
1) İtikâf yapan, müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır. Onun için müslüman olmayanın, delinin, cünubun, hayız ile nifastan temiz bulunmayanın itikâfı olmaz. Gayr-i müslim ibadete, mecnun da niyete ehil değildir. Temiz olmayanların da mescidlere girmesi yasaktır.
2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Buna göre niyetsiz olarak yapılan bir İtikâf geçerli değildir. Çünkü bunun bir ibadet olabilmesi niyete bağlıdır.
3) İtikâf, mescidde veya o hükümdeki bir yerde yapılmalıdır. Şöyle ki: İçinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescidde İtikâf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir. Kadınlar da kendi evlerinde mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada itikâfda bulunurlar. Buraları onların hakkında birer mescid sayılır. Kadınların dışardaki mescidlerde itikâf etmeleri caiz ise de, kerahetten kurtulamaz. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescidlerde namaz kılmalarında daha faziletli olduğu gibi evlerinde itikafları da her türlü fitne ve fesad düşüncesinden beri olacağı cihetle mescidlerde itikâfda bulunmalarından daha faziletlidir. (İmam Şafiî'ye göre , itikâf tazime lâyık bir yerde yapılabilir ki, o da mescidlerdir. Evlerde mescid edinilen yerler, bu tazime lâyık değildir.)
4) Vacib olan bir itikâfda, itikâf yapan oruçlu bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikâfa zarar vermez. Diğer itikâflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Öyle ki camiden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikâfa niyet edilmesi de sahihdir.(Şafiî'lere göre, vacib bir itikâfda da oruç şart değildir.)
262-İtikâf için büluğ, erkeklik, hürriyet şart değildir. Buna göre akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikâfları sahihdir. Şu kadar var ki, kadının itikâfı kocasının ve kölenin itikâfı da efendisinin iznine bağlıdır. İsterse bunlar itikâfı nezretmiş olsunlar, hüküm aynıdır. İzin bulunmayınca kadın, nezretmiş olduğu itikâfı kocasından ayrıldıktan sonra, köle de azad edildikten sonra kaza eder.
263- Bir kimse, itikâf için zevcesine izin verse bundan dönemez, artık engellenmesi doğru olmaz. Efendi ise, kölesine verdiği izinden dönebilir. Mükâteb (sözleşmeli) bir köle ise, efendisinin izni olmasa da, itikâfda bulunabilir. Çünkü kısmen hürriyetine sahibdir.
Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları
| | | | 0 yorum

Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Özürler

160- Aşağıdaki on sebebden ötürü oruç tutmamak veya tutulmuş bir orucu bozmak mubahtır:
1) Yolculuk: Ramazanda en az üç günlük (on sekiz saatlik) bir yere gidecek olan kimse, geceden oruca niyet etmeyebilir. Bundan dolayı o gün yola çıkınca oruçlu bulunmamış olur. Fakat bir kimse oruç tuttuktan sonra, gündüzün yolculuğa çıksa, bu yolculuk o ilk gün için bir özür sayılmaz, orucuna devam etmesi gerekir. Ancak o gün yola çıkar da, ondan sonra orucunu açarsa, kendisine keffaret gerekmez, yine sadece kaza gerekir.
2) Hastalık: Bir hasta canının helak olacağından veya aklının gitmesinden veya hastalığının artmasından veya uzamasından korkacak olursa, oruç tutmayabilir ve tutmuş olduğu orucu bozabilir. Sonradan iyileşince tutamadığı günleri kaza eder. İlerlemesinden korkulan göz ağrısı da böyledir; çünkü bu da bir hastalıktır.
Bununla beraber yalnızca bir kuruntuya bağlı korku yeterli değildir. Ya hastanın tecrübesinden veya görülen belirtilerden dolayı kendisince kuvvetli bir zan bulunmalıdır. Yahut uzman olan müslüman bir doktor tarafından haber verilmelidir.
Oruç tuttuğu takdirde, böyle hasta olacağı delilden doğan kuvvetli bir zanna veya yetkili müslüman bir doktorun haberine dayanan sağlam bir kimse de hasta hükmündedir.
Yine, ağır sıtma nöbetine tutulan kimse, henüz sıtma belirmeden orucunu bozacak olsa, bunda bir sakınca yoktur. Fakat gün aşırı sıtmaya tutulan kimse, belli günde sıtmanın geri dönmesi sebebiyle kendisini zayıf düşüreceğini düşünerek orucunu bozduğu halde, sıtma meydana çıkmamış olsa, kendisine keffaret gerekmez.
3) Düşmanla Cihad: Ramazanda düşmanla savaşacak bir İslâm mücahidi, düşman karşısında zayıf düşeceğinden korkarsa, oruç tutmayabilir. Sonra savaş yapılmasa da yine kendisine kazadan başka bir şey gerekmez.
4) Zorlama (ikrah) Hali: Hayata tesir edecek veya bir uzvun (organın) telef olmasına sebebiyet verecek şekilde bir zorlamadan dolayı oruç açılabilir, bu caizdir. Bununla beraber yolcu veya hasta bulunmayan bir kimse, böyle bir zorlamaya rağmen ramazan orucunu bozmaz da zulmen öldürülürse günahkar olmaz, daha büyük bir sevab kazanır ve dindeki sağlamlığını göstermiş olur. Fakat yolcu veya hasta olan kimse, bu zorlamaya rağmen orucunu açmaz da öldürülecek olursa, günaha girmiş olur. Çünkü bunlar için aslında oruçlarını açma izni dinde vardır. Bu ruhsattan zorlanma halinde yararlanmamak doğru olmaz. 

| 0 yorum

Keffareti Gerektirmeyen Oruçlar

137-Ramazan orucundan başka hiç bir orucun bozulmasından dolayı bir ceza ve geçmişteki kusuru düzeltme olarak iki ay oruç tutmak gerekmez. Çünkü Kur'an'ın açık beyanı, yalnız tutulan Ramazan orucunun bozulması üzerine keffareti gerekli kılmaktadır. 
138- Ramazan orucunun bozulmasından dolayı keffaret gerekmesi için, hem şekil ve hem de mana bakımından iftar (orucu bozan bir şey) gerçekleşmelidir. Bu da, adet olarak gıdalanmak, tedavi olmak veya lezzetlenmek kasdi ile yenip içilen şeylerden birini kendi isteğiyle ve kasden yutmakla veya bir canlı kişiye kendi isteğiyle kasden iki yoldan biriyle cinsel ilişki kurmakla meydana gelir. Bunda inzal olması şart değildir. Bunun için gıda sayılmayan, beden için elverişli olmayan, aslen murdar olup kendisinden tiksinilen bir şeyin rıza ile ve kasden yenip içilmesinden veya bir ilacın ağızdan başka bir yerden içeriye akıtılmasından dolayı keffaret gerekmez. 

| | 0 yorum

Kaza Edilmesi Gereken ve Gerekmeyen Oruçlar

127- Yolculuk veya hastalık özrü ile Ramazan orucunu tutmamış olan kimse, bunları kaza etmeye elverişli bir vakit bulamadan önce ölse, üzerine kaza gerekmediği gibi, fidye vermesi de lazım gelmez. Ancak oruçları için fidye verilmesini vasiyet etmiş olursa, malının üçte birinden bu vasiyetin yerine gelirilmesi gerekir. Fidye, fakir bir kimseyi sabah ve akşam doyuracak olan bir günlük yiyecektir. Bu, bir fitre sadakasına eşittir.
128- Yolculuk veya hastalık sebebi ile Ramazan orucunu tutamamış olan kimse, bunun tamamını veya bir kısmını kaza edebilecek bir zaman bulmuş olduğu halde, bunları kaza etmeden ölürse, malı olduğu takdirde, kazaya kalan her gün için malının üçte birinden ödenmek üzere bir fidye ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Bu fidye fakirlere verilir. Bir özrü olmaksızın kasden Ramazan orucunu tutmayan kimse üzerine de, öldüğü zaman malının üçte birinden fidye verilmesini vasiyet etmelidir ki, bu vacibdir. Kaza edecek zaman bulamasa da hüküm aynıdır. Çünkü yapılması mümkün olan bir ibadeti terk etmiştir. Vasiyet etmediği takdirde, varislerin bu fidyeyi vermeleri üzerine vacib olmaz, isterlerse kendi mallarından bir bağış olarak verebilirler. Varisler ve varis olmayanlar, ölü adına orucu tutmak suretiyle kaza edemezler. Böyle beden ile yapılan ibadetlerde, başkasına vekalet edilemez. Ancak kendileri için tuttukları oruçların sevabını ölüye bağışlayabilirler.
(İmam Şafiîye göre, ölü vasiyet etsin veya etmesin, onun geriye bıraktığı malın tümünden kazaya kalmış oruçlarının fidyesi verilir. Böyle bir ölü adına da velisi oruç tutabilir.)
129- Tutulamayan oruçlardan dolayı fidye verilmesi, Ramazan orucu ile Ramazan ayından kazaya kalan oruçlara ve nezir oruçlarına mahsustur. Yemin ve adam öldürme keffaretleri için gereken oruçları tutmaktan aciz kalan kimsenin, daha hayatta iken fidye vermesi caiz değildir. Fakat bu oruçlar için vasiyet etmesi caizdir.
130- Bozulan herhangi bir nafile orucun kazası gerekir, ister bu orucu bozma, oruçlunun kendi isteği ile olsun, ister olmasın aynıdır. Bunun için nafile oruç tutmaya başlayan bir kadın, adet görecek olsa, sahih olan görüşe göre, bu orucu kaza etmesi gerekir. Çünkü başlanmış bir ibadeti yarıda bırakmamak ve yüklenilen bir din görevini yok etmemek vacibdir, gereklidir.
(Şafiîlere göre böyle bir oruçlu serbesttir, dilerse bu orucu kaza eder, dilerse etmez. Çünkü üzerine vacib olmayan bir ibadete başlamıştır. Yerine getirmediği fazladan bir ibadet için kendisine kaza gerekmez.)

131- Bir kimse, fecrin doğuşundan sonra kaza orucuna niyet etse, bu oruç kaza yerine geçmez, nafile bir oruç olur. Çünkü geceden niyet edilmesi gerekirdi. Bu orucu bozacak olsa, ayrıca kazası gerekir.
132- Ramazanın başından sonuna kadar baygın bir halde olan kimse, sonradan kendine gelince, üzerine kaza gerekmez. Bunda ittifak vardır. Çünkü bayılma hali bir hastalıktır. Fakat böyle bir halin bu kadar uzaması da çok az olur. Nadir olan şeylerdeki güçlük de izne sebeb olamaz.
133- Delirmiş olan bir adam, Ramazan içinde kendine gelip iyileşse, geçmiş günleri kaza eder. Fakat bir kimsenin delirmesi Ramazanın başından sonuna kadar veya son günün zevalinden sonraya kadar devam etse, sonradan iyileşmekle kendisine kaza gerekmez. Çünkü bunda güçlük vardır: Sahih olan da, budur. Yine böyle delirmiş olan kimse, Ramazan gecelerinden birinde iyileşip de, sonra fecirden itibaren yine delirse, üzerine kaza gerekmez. Delirmiş olan kimsenin iyileşmesi, kendisindeki delirmenin tamamen ortadan kalkması ile olur. Malikîlere göre, delirme de bayılma gibidir. Onun için kazası gerekir.)
134- Orucu kazaya kalan kimse, bunu kaza etmeden ilerki Ramazana yetişince, gelen Ramazan orucunu, kaza orucundan önce tutar. Çünkü kaza için zaman geniştir ve elverişlidir. 
(Şafîîlere göre, bir ramazana ait kaza orucunu, diğer Ramazan gelmeden önce tutmak gerekir. Önceki Ramazan orucu tutulmadan ikinci bir Ramazan gelince, hem kaza ve hem de her gün için bir fidye vermek gerekir. Çünkü kaza vaktinden çıkarılmıştır. Kazayı vaktinden sonraya bırakmak ise, yerine getirilmesi gereken bir ibadeti sonraya bırakmak gibidir. Hanefi mezhebinde, kaza için belli bir vakit gösterilmemiştir. Buna dair ayet-i kerime kazayı herhangi bir vakitle sınırlandırmış değildir.
135- Bir gayrimüslim Ramazan ayı içinde müslüman olduğu halde, geri kalan günleri oruç tutmayacak olsa, bakılır: Eğer küfür diyarında İslam'a girmişse ve Ramazan ayı çıkıncaya kadar orucun farz olduğunu öğrenmemişse, özürlü sayılır. İslama girdikten sonra geçirdiği günler için kaza etmesi gerekmez. Fakat İslam yurdunda ihtida (islam dinini kabul) etmişse, her halde kaza etmesi lazımdır. Çünkü İslam ilinde bu gibi cehalet özür sayılmaz.
136- Çocuklar için oruç tutmak, namaz gibidir. Bunun için on yaşında bulunan bir çocuğa oruç tutması emredilir. Tutmasa hafifçe dövülebilir. Bununla beraber tutmazsa, kaza etmesi gerekmez. Bir de çocuğun oruca gücü yetmelidir. Oruçtan zarar görecek olan çocuğa: "Oruç tut" diye emredilmez.
Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz, Ravza Yayınları
| | | | | 0 yorum

Farz Orucun Şartları ve Vakti

Orucun Şartları
39- Orucun farz oluşuna ve yerine getirilmesinin (edasının) farz oluşu ile sıhhatına dair şartlar vardır. Şöyle ki:
1) Oruçla mükellef olmak için İslâm, akıl ve büluğ şarttır. Onun için bu vasıfları toplamayan bir kimseye oruç farz değildir. Ancak akıl sahibi bulunan mümeyyiz bir İslâm çocuğunun tuttuğu oruç nafile olarak sahih olur.
2) Orucun yerine getirilmesi (edası)nın farz olması için sıhhat ve ikamet şarttır. Onun için hasta olana ve yolculuk halinde bulunanlara, bu hallerinde oruç tutmak farz değildir. Bunlar oruçlarını tutamayınca, sonra o tutamadıkları oruçları kaza ederler. 
Bir orucun edası (yerine getirilmesi)nin sahih olması için niyet etmek, hayız ve nifas hallerinden temizlenmiş olmak şarttır. Bunun için niyet edilmeksizin tutulan bir oruç, müctehidlerin tümüne göre din yönünden geçerli değildir. Hayız ve nifaz halinde oruç tutan bir kadının da orucu sahih değildir. Bunların, ramazan orucunu sonradan kaza etmeleri gerekir. 

Orucun Vakti
40- Orucun vakti ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar devam eden müddettir. Bununla beraber, ikinci fecrin ilk doğuşu anına mı, yoksa aydınlığının ufukta uzanıp dağılmaya başladığı zamana mı itibar olunacaktır meselesinde ihtilâf yardır. Bazı alimlere göre, ikinci fecrin ilk doğuşu anı esastır. İhtiyata en yakın olan görüş de budur. Diğer bazı alimlere göre, aydınlığın biraz uzayıp dağılmaya başladığı zamana itibar edilmelidir. Oruç tutacaklar hakkında daha elverişli olan da budur. Bunun için birinci görüşe göre ikinci (gerçek) fecrin ilk doğuşundan itibaren, ikinci görüşe göre de bu fecrin doğuşundan sonra aydınlığının dağılmaya başlaması anından itibaren oruca başlamak gerekir.
41- Fecrin doğuşunda şüpheye düşen kimse için faziletli olan, yeyip içmeyi bırakmaktır. Bununla beraber yeyip içse, orucu yine tamamdır. Ancak fecirden sonra yeyip içtiği anlaşılırsa, o zaman kaza etmesi gerekir. Fecirden sonra sahur yapıldığında zan kuvvetli olsa ve başka bir delil de bulunmasa, sağlam olan rivayete göre, buna itibar olunmaz. Fakat bu halde tutulan orucun kaza edilmesi ihtiyata uygundur.
42- Oruçlu kimse, güneşin batışından şübhe etse, iftar etmesi helâl olmaz. İftar edip de gerçek durum anlaşılmazsa, üzerine kaza gerekir. Keffaretin gereği hakkında ise iki rivayet vardır. Fakat batıştan önce iftar etmiş olduğu anlaşılırsa, üzerine kazadan başka keffaret de lâzım gelir.
Güneşin batmış olduğu hakkında kuvvetli bir zanna sahib olduğu halde iftar eden kimse hakkında hüküm böyledir. Güneşin batışından önce iftar etmiş olduğu anlaşılsın veya anlaşılmasın hüküm değişmez.
43- Araştırma yaparak hem sahur, hem iftar yapmak caizdir. Şöyle ki: Oruç tutacak kimse, başka bir vasıta bulamayınca, galip zannına göre sahur yemeği yer ve fecrin doğduğuna kanaat getirince oruca başlar. Güneşin batışını da araştırarak yine galip zannına göre orucunu açabilir. Bununla beraber fecrin doğuşunu iyice kestiremeyen için, bir an önce oruca başlamak ve güneşin battığını kestirmeyen için de, hemen orucu bozmamak ihtiyat gereğidir.
44- Davul, top sesi veya kandil yakılması ile oruca başlamak veya iftar edebilmek için de, bunlann güvenilebilecek şekilde muntazam olmasına ve her taraftan görülüp işitilir bir halde bulunmasına dikkat etmek gerekir. Saatlerin muntazam bir şekilde işlemekte olduğu da tecrübe ile bilinmekte olmalıdır. 
Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları
| 0 yorum

Orucun Mahiyeti ve Çeşitleri

1- Oruç, ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden nefsi kesmek, demektir. Oruç kelimesinin Arabçası, siyam ve savm'dır ki, nefsi tutmak ve engellemek manasındadır. "Siyam" sözü, Savm'ın çoğulu olarak da kullanılır. Din deyiminde "Müftırat" (oruç bozucu) denilen şeylerden nefsi gerçekten veya hükmen yasaklamak bir imsak (oruç tutmak)'tır. Yanılarak ve unutarak bir şey yeyip içildiği takdirde hükmen imsak bulunmuş olacağından oruç bozulmuş olmaz.
2- İmsak sözünün karşıtı İftar'dır. Şöyle ki: Hiç oruç tutmamak bir iftar olduğu gibi, güneşin batışından sonra orucu açmak da bir iftardır. Oruçlu iken orucu bozacak bir şeyin yapılması da bir iftardır. İftar eden kimseye "Muftır" denildiği gibi, orucu bozan şeylerden her birine de "Muftir" denilir. Bunun çoğulu "Muftırat"dır.
3- Ramazan-ı Şerif ayına Şehr-i Sıyam (oruç ayı) denir. Ramazan bayramına da, imsaka son verileceği için İd'-i Fıtır (İftar bayramı) denilir. Bayram anlamına gelen İd'ın çoğulu, A'yad'dır.
4- Ramazan orucu, Peygamberin hicretinden bir buçuk sene sonra Şaban ayının onuncu günü farz kılınmıştır. Bunun farziyeti kitab, sünnet ve icma ile sabittir. "Oruç size farz kılındı." (Bakara sûresi, âyet: 183) âyet-i kerîmesi bunu emretmektedir. Bu çok mübarek ve pek feyizli ibadete gereği üzere devam edenlere müjdeler olsun!..


| 0 yorum

Orucu Bozan ve Bozmayan Şeyler

99- Kasden yeyip içmek ve oruca aykırı olan işleri yapmak orucu bozar. Bu işlerin bir kısmı yalnız kazayı ve bir kısmı da hem kaza, hem de keffareti gerektirir.
100- Unutarak bir şey yemek ve içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozmaz. Bu hususta farz, vacib ve nafile oruçlar arasında bir fark yoktur. Çünkü unutma ve yanılma ile yapılan işler bağışlanmıştır. (Malikîlere göre, bunların her biri ile farz olan oruç bozulur, kazası gerekir. Çünkü orucun rüknü olan imsak kaybolmuştur.)
101- Yanılarak yemek yiyen bir oruçluya rastlanınca, bakılır: Eğer oruç tutmaya güçlü görülüyorsa, ona oruçlu olduğunu hatırlatmamak, tercih edilen görüşe göre, harama yakın mekruhtur. Fakat çok yaşlı ve zayıf kimse olunca, diğer ibadetleri sağlam yapabilmesi için, ona hatırlatılmaz. Uykuya dalmış bir kimseyi, vakti geçmeden namaz kılmak için uyandırmak da bir görevdir. Uyuyan özürlü sayılır; fakat uyandırmayan özürlü sayılmayacağı için günah işlemiş olur.
102- Uyku halinde bir şey yeyip içmek orucu bozar. Bu yanılma işi gibi sayılmaz.
103- Oruçlu olduğu halde yemek yiyen kimseye: "Sen oruçlusun" denildiği halde, hiç aldırış etmeyerek yemesine devam etse, sahih olan görüşe göre, orucu bozulur ve ona kaza gerekir.
104- Hata yolu ile yeyip içmek de orucu bozar. Bunun için, oruçlu olduğunu bildiği halde bir kimse, kasıd olmaksızın hata ile bir şey yeyip içse, abdest alırken boğazından aşağı su kaçsa veya ağzına yağmur ve kar daneleri düşüp midesine doğru gitse orucu bozulur ve üzerine kaza gerekir. Fakat oruçlu olduğu hatırında yoksa, bunlardan dolayı orucu bozulmaz.
105- Ağza su verip çalkaladıktan sonra ağızda kalan yaşlığın tükrükle beraber yutulması orucu bozmaz. Yine insanın baş kısmından burnuna inen akıntıyı kasden içeri çekip yutması da orucu bozmaz.
106- Dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olsa, bakılır: Eğer az olur da içeriye geçmezse, orucu bozmaz. Çünkü adet gereği bundan korunmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber çoğunluğu tükürük teşkil ediyorsa, hüküm yine böyledir. Fakat çoğunluğu kan olur ve tadı duyurulur bir halde veya kanla tükürük eşit bulunursa, yutulunca oruç bozulur. Çıkarılan diş için de bu haller geçerlidir.
107- Ağızdan dışarı çeneye doğru iplik halinde sarkan ve ağızdan kopup ayrılmayan ağız salyasını içeriye çekip yutmak da orucu bozmaz. Çünkü bu halde henüz ağızdan çıkmamış sayılır. Bunun gibi, herhangi bir sebeble ağızdan çıkıp yine ağıza girerek boğaza giden bir su ile de oruç bozulmaz.
108- Kişinin konuşmakdan veya başka bir sebebden dolayı tükrükle ıslanmış dudaklarını emmesi, orucunu bozmaz. Çünkü bunda bir zaruret vardır.
109- Göz yaşı veya yüz teri ağıza girecek olsa, bakılır: Eğer bir ve iki damla gibi az bir şey ise, orucu bozmaz. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir. Fakat tuzluluğu bütün ağız içinde duyulacak derecede fazla olup da oruç hatırda iken yutulacak olsa, orucu bozar.
110- Yenilmesi kasdedilmeyen ve kendisinden kaçınılması mümkün olmayan bir şeyin içeriye gitmesi orucu bozmaz. Onun için, ilaç olarak ağrıyan dişe konulan karanfilin tadı tükrükle boğaza kaçarsa, havada dağılan bir duman ve toz-topraktan, öğütülen veya tokmakla döğülen şeylerden kalkan toz, orucu bozmaz. Uçan bir sineğin boğaza kaçması da böyledir. Fakat dişe ilaç olarak konulan bir nesnenin mesela karanfilin yutulması orucu bozar. Yine, oruçlu bulunduğunu hatırladığı halde, kokladığı bir "Buhurun = Kokunun" dumanı içine gitse veya bir sineği tutup yutsa, orucu bozulur. Böyle bozulan bir orucu kaza etmek gerekir.
111- Renk veren bir iplik parçasını defalarca ağıza alıp çıkarmak orucu bozmaz. Fakat oruçlu olduğunu hatırlayan kimse, ağzına aldığı herhangi bir renkteki ipliğin tükrüğünü yutacak olsa, orucu bozulur.
112- Dişlerin arasında kalmış olan bir yemek kırıntısı yutulsa, bakılır: Eğer az bir şey ise, orucu bozmaz: fakat çok olursa bozar. Nohut tanesinden küçük olan şey azdır, nohut danesi kadar olan şey de çoktur. Bu bir ölçüdür.

113- Dişlerin arasında kalan susam veya buğday danesi gibi pek az bir şeyi yutmak orucu bozmaz. Fakat böyle bir şey dışardan alınıp yutulsa, orucu bozar. Bu halde, tercih edilen görüşe göre, keffaret de gerekir. Ancak böyle pek az bir şey ağıza alınıp çiğnense oruca zarar vermez. Çünkü bu ağız içinde dağılır bir zerre haline gelir. Ancak bunun tadı boğaza giderse oruç bozulur. Nohut büyüklüğünden az olup dişler arasında kalan bir şey, ağızdan çıkarılıp sonra yenirse orucu bozar. Ancak sahih olan görüşe göre keffaret gerekmez. Çünkü böyle bir şeyi yemek, olağan dışı bir iştir.
114- Bir kusuntu, kendiliğinden gelince bakılır: Eğer ağız dolusu olmayıp içeriye dönerse, ittifakla orucu bozmaz. Fakat içeriye döndürülürse, İmam Muhammed'e göre orucu bozar. Çünkü imsak kaybolmuştur, İmam Ebû Yusuf a göre bozmaz; çünkü bu az olduğu için abdesti bozmadığı gibi, orucu da bozmaz. Fakat bu kusuntu ağız dolusu olup kendi başına içeriye dönecek olsa, İmam Ebû Yusuf'a göre orucu bozar. Çünkü bu, taharete engeldir, İmam Muhammed'e göre bozmaz; çünkü imsak kasden terkedilmiş değildir. Ancak böyle bir kusuntu kısmen veya tamamen sahibi tarafından geriye çevrilirse, ittifakla orucu bozar.
115- Bir kusuntu, sahibi tarafından kasden getirilince bakılır: Eğer ağız dolusu ise, ittifakla orucu bozar. Çünkü bu hal, hem taharete, hem de imsake engeldir. Bu halde, içeriye az çok bir şey dönüp gider. Bunun için orucun kazası gerekir. Fakat ağız dolusundan az olup da kendi başına geri dönerse, İmam Muhammed'e göre, orucu bozar. Çünkü bu imsake engeldir, İmam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü az olduğundan taharete engel değildir. Bu kusuntu, içeriye çevrildiği takdirde, hem İmam Muhammed, hem de İmam Ebû Yusuf'dan bir rivayete göre, orucu bozar, İmam Ebû Yusuf dan diğer bir rivayete göre ise, bozmaz.
116- Yalnız yapışmak, öpmek ve oynamakla oruç bozulmayacağı gibi, yalnız bakmak ve düşünmek sonucu olarak inzal olmakla da bozulmaz.
120- Oruçlu olan kimse, büyük abdest temizliği yaparken, içeriye su geçmemesi için nefes alıp vermemelidir. Bu temizlik üzerinde aşırı gidilir de, su hukne yerine kadar ulaşırsa, orucu bozar.  
Hukne (lâvman için kullanılan) bir ilaçtır. Bunu kullanmaya "İhtikan" denir. Hukne için kullanılan özel alete de "Mıhkane = Şırınga" denir. Bu şırınganın ucu, aşağıdan (makaddan) nereye kadar yetişirse, oraya varacak kadar yapılacak bir istinca orucu bozar. Böyle bir istinca da pek az yapılabilir. Zaten bunun yapılması sağlığa zararlıdır.
121- İhtikan (şırınga yapmak), buruna ilaç akıtmak, kulağa yağ damlatmak orucu bozar ve kazayı gerektirir. Fakat kulağa giren su, orucu bozmadığı gibi, kulağa dökülen su da, tercih edilen görüşe göre orucu bozmaz. Bunun gibi, üzerinde kulak kiri bulunan bir karıştırıcının kulağa birkaç defa sokulup çıkarılması ile de oruç bozulmaz. (İmam Şafiîye göre bozar.)
122- Erkeğin tenasül aletine damlatılan su veya yağ, mesaneye kadar gitse bile, İmamı Azam ile İmam Muhammed'e göre orucu bozmaz. Fakat mesaneye kadar gitmeyip de tenasül organı içinde kalırsa, ittifakla bozmaz.
123- Su veya yağ ile ıslanmış bir parmağın ön veya arka tarafa sokulması, oruç hatırlanması halinde olursa orucu bozar. Unutma halinde ise, bozmaz. 
124- İnsanın derisinden içeriye sızan şeyler orucu bozmaz. Bunun için vücuda sürülen bir yağ veya yıkanılıp içeriye soğukluğu geçen bir su, orucu bozmaz. Yine, göze dökülen bir ilaç orucu bozmaz, boğazda duyulsa bile... Göze sürülen bir sürme de böyledir, izi ve rengi tükürükte görülse de... Çünkü bunların öyle içeriye geçmesi derideki emişledir.
125- Oruçlunun kendi işi olarak ağzından başka, vücudunun herhangi bir kısmından içine tamamen sokulup kaybolan veya başkası tarafından sokulup vücuda yarar sağlayan herhangi bir şey orucu bozar. Bu hususta içeriye giden şeye bakılır, gittiği yola bakılmaz. Bundan dolayı bir kimsenin başkası tarafından herhangi bir uzvuna saplanıp vücutta kaybolan odun ve demir benzeri bir şey orucu bozar. Fakat böyle bir şeyin bir ucu dışarda kalmış olursa, orucu bozmaz. Bir parçası içeriye sokulmuş olan bir süngü veya bir odun parçası gibi... Yine, iç boşluğa veya dimağa kadar uzayan derin bir yaraya konulan yaş bir ilaç, içeriye veya dimağa kadar geçince orucu bozar, kazayı gerektirir. Bu mesele, İmam Serahsinin "Mebsut" adlı kitabındaki açıklamasına bakılırsa, İmamı Azam'a göredir. 
Bu esas üzerine denilir ki, Ramazanda gündüz vakti vücuda yapılan iğne de orucu bozar ve kazayı gerektirir. Çünkü bu, hem oruçlunun rızası ie yapılmakta, hem de vücudun yararına yapılmış bulunmakladır. İğne aracılığı ile vücudda bir yol açılıyor ve böylece ilaç tam vücudun içine akıtılmış oluyor. Artık bu şekilde ilacın içeriye girmesi, suyun deriden emilerek içeriye geçmesi gibi değildir. Bundan dolayı açık bir ihtiyaç veya zaruret bulunmayınca, iğneler iftardan sonra yapılmalıdır. İhtiyata uygun olan budur. 
Hatta bir görüşe göre, başkası tarafından sokulup vücudun içinde kaybolan demir parçası gibi bir şey, vücudun yararına olmadığı halde, yine orucu bozar. İki imama gelince, bunlara göre bir şey, tabiî yoldan içeriye gitmedikçe oruç bozulmaz. Çünkü oruç; "Yaratılışta bir yol ve kanal olan bir uzuvdan (organdan) bir şeyi içeriye sokmaktan kendini tutmaktır." Biz böyle bir imsak ile emrolunmuşuz. Bu hususta geçici olan yol ve kanallara itibar edilmez. 
126- Baştaki veya karındaki bir yaraya konulup yaranın ıslaklığı ile dimağa veya boşluğa gitmeyen bir ilaçtan ittifakla oruç bozulmaz. Fakat böyle bir yaraya konulup dimağa veya ileriye gidip gilmediğinden şübhe edilen sıvı bir ilaç, İmamı Azam'a göre orucu bozar. Çünkü böyle bir ilaç adet bakımından içeriye geçer, iki imama göre, bununla oruç bozulmuş olmaz. Çünkü böyle şübhe ile oruç bozulamayacağı gibi, tabiî olmayan bir yoldan içeri giren bir ilaç ile de oruç bozulmaz.
Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz, Ravza Yayınları
| | | | 0 yorum

Emali Beyitleri ve Akaid

Ehl-i Sünnet itikâdını, nazım (şiir) olarak anlatan ünlü ve önemli eserlerinden biri; kuşkusuz Emâlî kasidesidir. "Bed'ül Emali" kasidesini, Sirâceddin Ali bin Osman el-Ûşî (ö.1180) hazretleri kaleme almıştır. Tam künyesi; "Ebû Muhammed (Ebü’l-Hasen) Sirâcüddîn Alî b. Osmân b. Muhammed b. Süleymân et-Teymî eş-Şehîdî el-Fergānî el-Ûşî olup, günümüzde Kırgızistan sınırlarındaki, "Oş" şehrinde doğmuştur. Osman el- Uşi, bir müddet Fergana şehrinin kadılık görevi de yapmıştır.
"Bed-ül Emali" kasidesi, altmış yedi beyitten meydana gelmiştir. Emâlî, lûgatte “imla’” kelimesinin cem’îsi'dir (çoğulu) ve yazmak mânâsındadır. "Kitaba bakmaksızın kalpten-gönülden yazmak" anlamına gelmektedir. Müellif merhum, (bazı yerlerde beyitlerine nisbeten, "Nazım" Hazretleri olarak geçer) Tevhid’le alakalı bu eserini, hicri altıncı asrın sonlarına doğru yazmıştır. Emali beyitlerinde, çeşitli itikadi konular bulunmaktadır. Emali beyitleri, mezhepler arasında vuku bulan ihtilaflara, Ehli Sünnet mezhebinin bir cevabı niteliğindedir. Ehli Sünnet mezhebinin inanç esaslarını bir arada toplayan bu manzumenin esası, Kelime-i Şehadetin özlü manasında toplanmıştır. Okuyucularımız, daha az detaylı iman esasları için, İmam Gazali'nin İhya' eserinde tasnif ettiği biçimde, "Kelime Şehadetin anlamı" yazısına müracaat edilebilir. (Bkz. Kelime Şehadetin Anlamı)
 
Kaside içinde; ilahiyat konuları, Allah'ın sıfatları ve fiileri, Allah'ın görülmesi meselesi, Kuran-ı Kerim, ahiret hayatı, peygamberlik (nübüvvet) konuları, Melekler, Mirac Hadisesi, Mucize, Keramet bahsi, Hilafet, İman ve küfür meseleleri, Tekvin sıfatı, Rızık meselesi, Deccal ve Nüzulü İsa (a.s), Büyük günah meselesi, İman-amel ilişkisi, Cennet, Cehennem, Mizan, Sırat, Şefaat ve Ecel konuları beyitler halinde ele alınmıştır.


Bed'ül Emali'de; imana-îtikâda dair meseleler; Ehl-i Sünnet mezhebine göre beyitler halinde sıralanıp, okuyucuyu yormayacak şekilde inci gibi dizilmiştir. Bu kasidenin çeşitli dillerde şerhleri vardır. Aliyyü’l-Kaarî’nin "Şerhu’l-Emâli" ve Muhammed b. Süleyman el-Halebî er-Rihavî'nin "Nuhbetü'l-Leâlî Şerh Bed’u’l-Emâlî" isimli şerhleri, Arapça olanlar arasında en meşhurlarındandır.

Bed'ül Emâli, eskiden medreselerde okunur, her din âlimi ve medrese talebesi bu kasideyi ezbere bilirdi. Yaklaşık dokuz asırdan beri, her devirde Müslümanlar tarafından okunup ezberlenmiş, şerh edilerek üzerine açıklamalar yazılmıştır. Tarih boyunca akaid ve kelam alanında çok istifade edilen bu eser, geniş kesimlerce halen itibar görmekte ve günümüzde belli çevrelerce okunup ezberlenmektedir.[KADİR PANCAR]


 
1.Beyit
يَقُولُ الْعَبْدُ فِي بَدْءِ اْلأماَلِي * لِتَوْحِيدٍ بِنَظْمٍ كَالَّلألِي
Allah'ın kulu, (Emali Kasidesinin Müellifi) Tevhid için yazmış olduğu, inciler gibi dizilmiş manzum kitabı olan Emali'nin başında der ki:


İzah: Osman el-Uşi, bu kasideyi inanç esaslarını ve özellikle tevhidi açıklamak amacıyla şiir tarzında yazdığını, ve emali beyitlerinin bir inci gibi ahenkle sıralandığını ifade eder.

2.Beyit
له الخلق مولانا قديم * وموصوف بأوصاف الكمال
Mahlukatın ilâhı, kadim olan Mevlamızdır. (Mevlamız ezelidir) ve Kâmil Sıfatlarla vasıflanmıştır.

İzah: "O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti, insan için gizlidir. "O her şeyi bilir."(Hadid/3) "Yaratmaya başlayan, sonra onu tekrarlayan O'dur, ki bu, O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce sıfat O'nundur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir."(Rum Suresi, 27)

3.Beyit
هو الحي المدبر كل امر * هو الحق المقدر ذوا لجلال

O Hayy'dır; her bir emri tedbir edicidir. Hakk'tır; her bir emri takdir edicidir ve Celal sıfatının sahibidir.

İzah: "Gökten yere kadar, olan bütün işleri Allah düzenler, sonra işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir gün içinde O'na yükselir."(Secde Suresi, 5)

4.Beyit
مريد الخير والشر القبيح * و لكن ليس يرضى بالمحال
Hz Allah, hayrı ve kabih(çirkin) olan şerri murat edicidir . Lakin Hz Allah, muhale (kötü fiillere) razı değildir (kötülüğe rızası yoktur).


İzah: Mu'tezile'ye göre "اصلح على الله" vardır, yani Allah'a iyiyi yaratmak vacibtir. Kötüyü yaratmaz. Ehli sünnete göre ise iyiyi de kötüyü de her şeyi Allah (cc) yaratır. Ancak kulların iradesi mucibince yaratır. Kul birşeyi yapmak ister, Allah da o fiili onun için yaratır. Ama yine de kullarının iradelerini kötü tarafta tasarruf etmelerinden razı olmaz. Bu nedenle kullar yaptıkları fiilerin sorumluluğuna sahiptir. "Bu Allah’tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. “Küllün min indillah [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) (Nisa Suresi, 78)

5.Beyit
صفات الله ليست عين ذات * و لا غيرا سواه ذاانفصال
Allah'ın sıfatları, zatının aynı değildir ve zatından ayrı da değildir.


İzah: Sıfatlar, mevsufun aynı değildir. Mu'tezile'ye göre ise aynıdır, onlara göre Allah demekle; "Kadir", "Alim", "Celil" gibi sıfatları demek aynı manadır. Ehli sünnete göre sıfatullah, mahlukatta olduğu gibi mevsuflarından ayrılabilen değildir. Ezelden ebede kadar sıfatlar, Allah'ın zatıyla bakidirler. Nasıl ki güneşden gelen bir ışığa "güneşin aynıdır" demek yanlış olursa, Hz. Allah'ın sıfatları da böyledir. "Hiç gökleri ve yeri yaratan Allah'ın birliğinde şüphe edilir mi?"(İbrahim Suresi, 10)

6.Beyit
صفات الذات والافعال طُرّا * قديمات مصونات الزوال
O'nun zatının, efalinin ve sıfatlarının hepsi kadimdir, yok olmaktan korunmuştur (zail olmaya ihtimali yoktur).


İzah: Zatının sıfatları: "حىٌّ" gibi ihdas (yaratıcılık) manasını müştemil olmayan sıfatlardır. Ef'alinin sıfatları: "محى" (Hayat veren) gibi, "رزّاقٌ" gibi ihdas manasını müştemil olan sıfatlardır. Hasen-il Eş'ari hazretlerine göre ef'alinin sıfatları kadim değildir, hadistir, sonradan olan sıfatlardır. "O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir.O her şeyi bilir."(Hadid/3) "Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir, gelip geçici, yok olucudur. Ancak Yüce ve Cömert olan Rabb’ımızın varlığı bâkîdir, ebedidir, son bulmaz." (Rahmân Suresi, 26- 27)

7.Beyit
سمّى الله شيئا لا كالاشياء * و ذاتاً عن جهات الستّ خالٍ
Allah'a var olan manasında 'şey' diye tesmiye ederiz (isimlendiririz) ama "başka şeyler" gibi değil. Ve ciheti sitten (altı yön) münezzeh olan "zat" diye tesmiye ederiz.


İzah: Ayet-i kerime ile de sabittir ki Allah'a 'şey' kelimesini başka birşeye benzemez olarak isimlendiririz. Çünkü şey mevcud olana denir ve Allah-ü teala vacibül vücudtur. “De ki, hangi şey şahitlik bakımından daha büyüktür?” (En‘âm Suresi, 19) Hz. Allah'ın 'zat' olarak isimlendirilmesi de “O’nun zâtı dışında her şey yok olacaktır” (Kasas  Suresi, 88) ayet ve hadis-i şerif  “Allah’ın yarattıkları hakkında düşünün, O’nun zâtı hakkında düşünmeyin” (Beyhakī, s. 360; İbn Hacer el-Askalânî, XIII, 383) ile sabittir. Allah’ın zâtı O’nun nefsiyle kāim olan, isim ve sıfatlara hüviyet kazandıran varlığıdır. Kemâl sıfatlarının gerektirdiği bütün özelliklerle nitelenen Allah’ın zâtı her türlü kusur ve eksiklikten uzaktır. O tektir, hiçbir şeye benzemez, başlangıcı ve sonu yoktur (Mâtürîdî, s. 162-165; Gazzâlî, el-İktisâd fi’l-iʿtikād, s. 61-62; Fahreddin er-Râzî, el-Muhassal, s. 154-160). Hz. Allah'ın mekandan bağımsız olarak altı yönden hali olması, (bu yönlerin hepsinden münezzeh ve uzak olması), "Allah her yerdedir" diyen Mu'tezile ve Kaderiyye mezhebi ile "Allah arş-u aladadır." diyen Müşebbihe ve Keramiyye mezheplerine bir reddiye olarak söylenir. Halbuki Allah-u teala mekandan münezzehtir. "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin." (Araf Suresi, 180) ayetinden hareketle, Allah'ın güzel isimlerle zikredilmesi en doğru olandır.

8.Beyit
وليس الإسم غيراً للمسمّى * لدى اهل البصيرة خير آل
Ümmetin hayırlısı olan Ehl-i sünnete göre; isim, müsemmasının gayrı değildir.


İzah: Mesela Cenabı hakkın ismini zikreden müsemmasını yani zatını zikretmiş olur. Bu konuda çok farklı görüşler ortaya atılmıştır. Ehli sünnet ulemasının görüşü budur. "O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin."(Bakara Suresi, 152)

9.Beyit
وما إن جوهرٌ ربّى و جسم * و لا كلٌّ و بعض ذو اشتمال
Rabbimiz, ne cevherdir ne de cisimdir. Ne küldür, ne de bir bütünün bir parçasıdır.


İzah: Hz. Allah, cevher değildir. Cevher, cüz-i lâyetecezzanın (ve atomun) ismidir. Bu ise mekânda. yer kaplar, ayrıca cismin bir parçasıdır. Allah böyle olmaktan mü­nezzehtir. Bazı mezhepler ve filozoflar "Cevher" in artık bölünemeyecek son cüz ve sonsuzluk anlamına geldiğini ve Allah'ın da aslında bölünemeyen son cüz olduğunu iddia ederler ve yaratıcı için cevher ismini kullanırlar. İslâm dünyasında bölünmez cevher anlayışına dayalı atomculuk fikrini ilk defa ortaya atan, Mu‘tezile kelâmcısı Ebü’Hüzeyl el-Allâf olmuştur. Allah cisim de değildir. Çünkü cisim en az iki veya daha fazla şeyden mürekkep olandır. Haşa Hz. Allah her hangi bir şeyden (birleşmiş) mürekkeptir diyemeyiz. Hz. Allah "küllü" كُلِّ de değildir. "Küllü" كُلِّ ise cüzlerin toplamıdır. Aynı sebepten Cenabı Hak, "iştimal sahibi bağz" da değildir. Yani bir küll'ün şamil olduğu, kapsadığı bir cüz değildir veya her hangi bir mekana, zamana şamil olan herhangi bir şey de değildir. Akla gelebilecek her türlü tahayyülden uzaktır. Akıl, bu hususta yorum yapmaktan acizdir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şura Suresi, 11)

10.Beyit
وفيِ الاَذهاَنِ حَق كَوْنُ جُزءٍ بِلاَ وصْفِ التََّجزِّ ي ياابن خاَلي
Ey dayı oğlu! Parçalanma vasfı olmayan "cüz-üllezi lâyetecezza'nın" varlığı zihinlerde sabittir, haktır.

İzah: Eskiden Arapça'da atom ve daha alt isimler olmadığı için parçalanmayan en küçük parça, birim için; "cüz-üllezi lâyetecezza" ifadesi söylenmiştir. En küçük parçalanmayan bir parçanın varlığı, zihnen ispatlıdır.

11.Beyit
وما القرأن مخلوقا تعالى * كلام الرب عن جنس المقال
Kur'an-ı Kerim, mahluk değildir (sonradan yaratılmış olmadı) Harf ve esvattan arınmış, ses, kelime ve harflere ihtiyaç duymayan Rabbin bir kelamıdır.


İzah: Kur'ân-ı Kerîm'in sonradan yaratılmış (mahlûk) olup olmadığı konusundan ilk defa sözedenler Mu'tezile olmuştur. Cenab-ı hakkın zatı ile kaim, kelamı nefsi olan Kur'an, mahluk değildir. "Allah, bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir de izniyle, ona dilediğini vahyeder" (Şûrâ Suresi, 51). Bizim okuduğumuz, seslerle ifade ettiğimiz mushaflara yazılı olanlar da Kur'an'dır ki bunlarla kastedilen, mahluk olan elle tutulan basılı mushaf veya kitaptır. Hz. Allah'ın kelamı zatı gibi kadimdir, sonradan yaratılmış değildir ve yaratılan hiç bir şeye benzemez, mahluk değildir. Seslerle, harflerle ifade edilemez. Mesela; Musa (a.s) Hz. Allah'ın sesini müşahede etmiştir ama nasıl bir ses olduğunu tarif edememiştir. Çünkü o mahluk değildir. Yaratılmış hiç bir şeyle onu ifade etmek mümkün değildir. "Kur'ân üzerinde münakaşalara girmeyin. Çünkü bu konuda münakaşa et­mek küfürdür." (Ebu Davud, Sünnet, 5)

12.Beyit
و رب العرش فوق العرش لكن * بلا وصف التمكن واتصال
Arşın Rabbi, arşın fevkindedir, lakin mekandan ve zamandan münezzehtir. 
 
İzah: Hz. Allah'ın bir mekanla mütemekkin olması (mekana sahip olması), "Muhalefün lil-Havadis" (sonradan yaratılmışlara benzememe) sıfatına uygun değildir. Selef alimleri, ayette tevil yapmayı uygun görmeyerek "istiva malum, keyfiyyeti meçhul" demişlerdir. "Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine istiva etti. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; Güneş, Ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir onundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (A'raf Suresi, 54) Ayette geçen "İstiva" keyfiyyetinden sual etmek caiz değildir. Halef ulemasına göre ise "istiva'dan maksat "kastetmek, yönelmek,ve hakimiyeti altına almak gibi manalara tevil edilmiştir. "Sonra (Allah), buhar halinde olan göğü yaratmaya yöneldi de ona ve arza: "ikiniz de isteyerek veya istemeyerek gelin!' dedi. “İsteyerek geldik” dediler. (Fussilet Suresi, 11)

13.Beyit
وما التشبيه للرحمن وجهاً * فصن عن ذاك اصناف الأهال
Rahman olan Allah'ı, herhangi bir şeye benzetmek hoş değildir. Ehl-i İslam'ı (müslüman halkı), Hz. Allah'a teşbih yapmaktan koru.


İzah: Hz. Allah'ın zati sıfatlarından bir tanesi de "Muhalefün lil-Havadis"tir. Hz. Allah, yaratılan hiç bir şeye benzemez ve yaratılan her hangi bir şeyle tasavvur dahi edilemez. Eğer istemeden de olsa, aklımıza Hz. Allah'ın şekline dair düşünceler gelirse, biliriz ki Hz. Allah, bu düşündüğümüzden farklıdır. Zira her ne düşünürseniz düşünün, insan aklının havsalasını alan her şey, Allah'ın yaratmış olduğu bir nesnedir/şeydir. Müşebbihe gibi bazı sapık mezhepler, Kur'an'ı Kerim'de sıkça geçen ve Hz. Allah için kullanılan "ayn, vech, yed" gibi kelimeleri delil göstererek Allah'ı tarif etmeye kalkarlar. Bu tarif etme hali, Ehli sünnette asla caiz değildir. "O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. "Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir."(Şura Suresi, 11)

14.Beyit
ولا يمضى على الديّان وقت * وازمان و احوال بحال
Deyyan olan (Bütün insanları hesaba çekecek olan Allah) Hz. Allah üzerinden; muayyen bir vakit, muhtelif zamanlar, ve herhangi bir değişiklik (tebeddülat) geçmez.


İzah: İbarede “vakit”le murad olunan “muayyen bir zaman dilimidir. “Ezman” ile kastedilen de farklı zaman dilimleridir. ‘Ahval’den maksad değişiklik ve farklılaşmadır. Ehli sünnet akidesine göre “zaman” yaratılmış bir şeydir. Zamanın bir evveli ve ezeli durumu vardır. Her şey yoktan var olur değişir. Ama Hz. Allah kadimdir, ezeli ve ebedidir. Zamanın üzerinde etkisini gösterdiği hiç bir şey, Hz. Allah için söz konusu değildir. “Ezelde yalnız Allah vardı, onunla birlikte hiç bir şey yoktu.”(Buharî, Bed’u’l-halk,1)

15.Beyit
ومستغن الهى عن نساء * واولاد اناث او رجال
Hz Allah, zevceden kız ve erkek çocuk sahibi olmaktan müstağnidir.


İzah: Bu beyt; Hz. Meryem'in, (haşa) "Allah’ın zevcesi" ve Hz. İsa (a.s.) 'ın (haşa) "O'nun oğlu" olduğuna inanan, Hristiyanlara ve meleklerin de (haşa) "Allah’ın kızları" olduğunu iddia eden Mekke müşriklerine/kafirlerine bir reddiyedir. "De ki: Allah bir tektir, O hiçbir yere muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk değildir." (İhlâs Suresi, 1-4)

 
16.Beyit
كذا عن كل ذى عون ونصر * تفرّد ذوالجلال و ذوالمعال
Yine böyle azamet ve yücelikler sahibi benim ilahım, her avn (karşılıksız yardım) ve nassar (ara sıra ve karşılıklı yardım) sıfatlarından müstağnidir. Celal ve Meâl sıfatının sahibi olan Hz. Allah, tek oldu. 


İzah: Allahü Teala varlığında hiçbir şeye muhtaç değildir. "Şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir." (Âl-i İmrân Suresi,  97) Hiçbir yardım veya destek O’na gerekmez. Bütün her şey O’na muhtaçtır. O, bütün acizliklerden ve noksanlıklardan münezzehtir. "De ki: Allah bir tektir, O hiçbir yere muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk değildir." (İhlâs Suresi, 1-4)

17.Beyit
يميت الخلق قهرا ثم يحيى * فيجزيهم على وفق الخصال
Hz. Allah, kahır ve galebe cihetinden (eşi benzeri olmayan bir kudretle) mahlûkatı öldürür, sonra zamanı gelince tekrar ihya eder. (diriltir) Ardından onları amellerine muvaffak olmak üzere mükâfatlandırır veya cezalandırır.  (amellerinin karşılığını verir)


İzah: “Ölü idiniz, sizleri diriltti; sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döneceksiniz. Öyleyken Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?” (Bakara Suresi, 28)

18.Beyit
لاهْلِ الْخَيْرِ جَنَّاتٌ وَنُعْمَى * وَلِلْكُفَّارِ أَدْرَاكُ النَّكَال
Hayır ehli için ahirette cennetler ve nimetler vardır; küfür ehli için ise cehennemde derekeler (azap tabakaları) vardır.


İzah: "İyilik edenlere, en güzel mükâfat ve daha fazlası vardır. Yüzlerinde keder ve zilletten bir eser yoktur. İşte bunlar Cennette devamlı kalacaklardır." (Yunus Suresi, 26);"Cennetin neresine bakarsanız bakın, bol nimet ve büyük saltanat görürsünüz." (İnsan Suresi, 20); "Mümin olarak salih amel işleyeni, sıkıntısız güzel bir hayat içinde yaşatacağız. Bunları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız." (Nahl Suresi, 97); "İyi amellerinin mükâfatı olarak, insanları memnun edecek neler hazırlandığını hiç kimse bilemez." (Secde Suresi, 17); "Kâfirleri, en şiddetli azapla cezalandıracağım." (Al-i İmran Suresi, 56); "Onların azapları hiç hafifletilmez." (Bakara  Suresi, 86); "Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokarız; onların derileri yandıkça, daha fazla acı duymaları için derilerini değiştiririz. Allah güçlü ve hakîmdir!" (Nisa Suresi, 56) 

19.Beyit
ولا يفنى الجحيم و لا الجنان * وما اهلوهما اهل انتقال
Cennet ve cehennem fani değildir. 
Cennet ve Cehenneme intikal ehli olurlar ve bunların halkı için de ölüm yoktur. (Oraya girenler için artık ölüm yoktur ve ebedî kalış vardır.)

İzah: Cehmiyye taifesi, Cennet ve Cehennem ehlinin gittikleri yerde, fani oldukları görüşüne sahiptirler. Halbuki herkes yaptığı ameline göre Cennet ve Cehennemde ebedi kalacaktır. "İman edip salih amel işleyenler, Firdevs Cennetlerinde sonsuz kalır, oradan hiç ayrılmazlar." (Kehf Suresi, 107-108); "Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti, kâfir olarak ölenlerin üzerinedir. Lânette temelli kalırlar, azapları da hafifletilmez ve geciktirilmez." (Bakara Suresi, 161-162); "Orada devamlı kalırlar, azapları hafifletilmez, kurtuluş ümitleri de yoktur." (Zuhruf  Suresi, 75)

20.Beyit
يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ
Mü’minler, cennette Allahü Teâlâ’yı keyfiyetsiz, idrakten münezzeh ve herhangi bir surete benzetmeden görürler. 
Allahü Teala'yı keyfiyet ve idraktan idraktan bir halde, heyet ve suretten bir neva, mukarin olmayarak, ru’yet ederler (görürler).   

İzah: Ehli-Cennet için "Ru’yet" (Allahü Teala'nın görülmesi), mekan cihet ve suretten münezzeh olduğu halde, mahiyetini idrak edemediğimiz bir şekilde müminlere cennette ikram olunacak ve inkişaf edilecektir. Ru’yetüllah, ehli-cennet için haktır. Ayette geçen "يَرَاهُ" (yerahü) fiilindeki zamir,   Allahü Teala'ya racidir. Kur’an-ı Kerimde; وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ "O yüzler Rablerine bakacaklardır." (Kıyame Suresi, 23) Hadisi Şerifte; إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ، كَمَا تَرَوْنَ الْقَمَرَ لَّيْلَةَ الْبَدْرِ yani "Ey ehli iman! Siz rabbinizi leyle-i bedirde kameri gördüğünüz gibi  bilâ şek velâ şübhe (asla şek ve şüphe olmadan) görürsünüz" (el-Buhârî, Fadlu Salâti’l-Asr 15, Müslim Fadlu Salâteyi’s-Subhi ve’l-Asri 37) buyurulmuştur. Bu görme hali, teşbihsiz ve keyfiyetsizdir.

21.Beyit
فَينْسَوْنَ النَعِيمِ اِذَا رَاَوْهُ فَيَا خُسْرَانَ اَهْلِ الْاِعْتِزَالِ
Cennette müminler, Allahü Teala'yı gördükleri zaman, cennetin nimetlerini unuturlar. Vah o Mu’tezilenin hüsranına ve mahrumiyetine. (Ey Ehli sünnet! bu meselede hüsranı Mu’tezile'den hazer ediniz (sakınınız)).


İzah: Beyit, Mu’tezilenin cennette ru’yetüllah ni’metinden mahrum olacaklarını işaret etmiştir, çünkü onlar rahmeti ilahi ile cennete dahil olsalar bile, ru’yetullah hususunu inkar ettikleri için ru’yetullah ni’metinden mahrumdurlar. "İhsanda bulunanlar için, güzellik ve bir ziyâdelik vardır ve onların yüzlerini ne karalık ve ne de bir alçaklık kaplamaz. İşte onlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedîyyen kalıcılardır." (Yunus Suresi, 26)

22.Beyit
وَماَ اِنْ فِعْلٌ اَصْلَحْ ذُو افْتِرَضِ عَلَي الْهَدِي الْمُقَدَّسِ ذِي التَّعَالِِي
Kulun menfeatine olan hiçbir fiil, Azamet ve Rıfat sahibi, Mukaddes, Hadi (hidayet veren) Cenabı Hak üzerine farz değildir (gerekli değildir)

İzah: Allahü Teala üzerine, kul için menfaat olacak her türlü nimet (zenginlik, güzellik, müslüman olması) vb. hiçbir nimeti vermesi/fiili yapması gerekli değildir, bu nimetleri vermek zorunda da değildir. Allah, dilediğini yapar, O hiçbir şeye zorlanamaz. Zira Ayeti Kerime' de; يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ "Fakat o dilediğini dalâlette bırakır ve dilediğini hidâyete erdirir." (Nahl Suresi, 93) وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى "Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı."(Enam Suresi, 35) وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا "Eğer biz dilemiş olsaydık, her nefse hidâyetini verirdik."(Secde Suresi, 13) buyrularak, Allahü Teala'nın dilediğini yaptığı ifade edilmiştir.

23.Beyit
وَفَرْضٌ لاَزِمٌ تَصْدِيقٌ رُسْلٌ    وَاِمْلاَكٍ  كِرَامٍ باِالنَّوَالِي
Rasulü Azam Hazeratı (bütün peygamberleri) ve envai neval “ihsan” ile ikram olunmuş melaikeyi (melekleri) kiramı tasdik farzı lazımdır. Yani fazı ayndır.

İzah: Nazım Hazretleri (Osman El Uşi), beytin başında "farz" ifadesini, "lazım" ile te’kit etmesi Rasulleri ve Melekleri tasdikin "farzı ayn" olup, "farzı kifaye" olmadığını işaret içindir. Bunları inkar eden, bunlara inanmayan münkir de ehli imandan değildir. "İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!" (Bakara Suresi, 177)

24.Beyit
وَ خَتَمُ الرَّسُلَ باِلصَّدْرِ الْمُعَلَّى * نَبِيّ هَاشِميّ ذِى جَمَالٍ
Rasüllerin sonuncusu Haşimî'dir. Cemil sıfatının sahibi olan Nebi, Sadr-ı Muallâ'dır.

İzah: Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir. O, Nebi  ve aynı zamanda rütbe, nur ve ruh itibariyle bütün peygamberlerden evveldir ve efdaldir. Hadis-i şerifte 
اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي اَوْ رُوحِي وَ كُنْتَ نَبِيًّا وَ آدَمَ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطِّينِ  “Allah, önce benim nurumu ve ruhumu yarattı. Adem (a.s), su ile çamur arasında iken,   ben peygamberdim." buyrulmaktadır. "Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkiyle bilendir.." [Ahzab
 Suresi, 40]

25.Beyit
اِمَامُ الْأنْبِيَاءِ بِلاَ اخْتِلَافٍ   وَ تَاجُ الأصِْفيَاءِ بِلَا اخْتِلَالِ        
Fahri Alem Efendimiz 
(s.a.v)ihtilafsız (bila ihtilaf) Enbiya Izamın İmamı (bütün peygamberlerin önderi), şüphesiz (bila ihtilal) seçkin kulların (esfiyanın) da tacıdır. 

İzah: Rasulullah efendimiz, mirac saadetlerinde bütün peygamberlere imam olmuş ve ulema ve şüheda gibi esfiyaya da önder olmuştur. "Resullerden kimisini kimisine üstün kıldık." [Bakara 253],"Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." [Sebe 
Suresi, 28],"Sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onlara azap etmez."(Enfal/33) ve "Elbette sen, en büyük ahlak üzeresin." (Kalem Suresi, 4)  buyrularak peygamber efendimizin yüceliği ve örnek karakteri övülmüştür.

26.Beyit
  وَ بَاقٍ شَرْعُهُ فِى كُلِّ وَقْتٍ   إلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَ ارْتِحَالِ  
Hatemül Enbiya olan Nebiyyi Zişan efendimizin (s.a.v) şeriati, kıyamete kadar (tüm insanlar dünyadan ahirete irtihal ettiği güne kadar herbir vakitte) bakidir. 

İzah: Beyitte geçen “فى كل وقت her vakitte” ile  kastedilen Cehmiyye fırkasının "şeriatin, Nüzul-ü İsa (a.s) ile sona erecek" iddiasına bir reddiyedir. Cehmiyye’ye göre, İsa (a.s) nüzulu ile birlikte kendi şeriatını uygulayacaktır. Ehl-i sünnet Cehmiyye'nin bu görüşünü reddeder. "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur." (Fetih Suresi, 28),  "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim" ( Maide Suresi, 3), "Her kim İslam’dan başka din ararsa, asla kabul edilmeyecektir. O kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır." (Ali imran Suresi, 85) Hadis-i şerifte de islam şeriatinin kıyamete kadar devam edeceği şu şekilde ifade edilmiştir. “Bu din ayakta durmaya mutlaka devam edecektir. Onun namına, tâ kıyamet kopuncaya kadar müslümanlardan bir cemaat çarpışacaktır.”(Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İmare, 53)

27.Beyit
 وَ حَقٍّ اَمْرُ مِعْرَاجٍ وَ صِدْقٌ     فَفِيهِ نَصُّ اَخْبَارٍ عَوَالٍ
Mirac emri (hadisesi), sadık ve haktır. Bu konuda (mirac hadisesinde), Âli (yüksek) ve aleni (açık) mertebede haberler vardır.

İzah: Peygamber Efendimizin (s.a.v) Mirac hadisinin vuku haktır,sadıktır. Mirac hadisesi, Kuran-ı Kerim Nassı kat-i ile sabittir. سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ "Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) s.a.v kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir." (İsra Suresi, 1) Bu kısım haberi mütevatir ile sabittir. Ayetin münkiri, kafir olur. Mirac hadisesinin, Mescidi Aksa'dan semavata kadar olan bölümü haberi meşhur ile sabittir. (Buhârî, “Ṣalât”, 1, “Tevḥîd”, 37, “Enbiyâʾ”, 5, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7, “Menâḳıb”, 24, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 42; Müslim, “Îmân”, 259) İnkar eden mudıl “dalalet ehli, sapık” olur. "Sonra araları yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu." (Necm Suresi, 8-9)

28.Beyit 
وَ إنَّ الأَنْبِياءَ لَفِى أَمَانٍ * عنِ الْعِصْيَانِ عَمْداً وَ انْعِزاَلِ
Muhakkak Peygamberler kasten isyandan, “günah işlemekten”, Peygamberlik makamından azl edilmekten korunmuşlardır, Onlar, emniyet içindedir.

İzah: Bütün Peygamberler bilerek, bilmeyerek veya sehven(unutarak)  emre muhalefet etmekten masumdurlar. Allah'ın emirlerini çiğnemezler. Günah işlemezler. Noksanlık ve zaaf göstermezler. İnsani yönleri itibariyle oluşabilecek her türlü zelleleri sebebiyle, Onlar masumdur.

29.Beyit
وَ مَا كَانَتْ نَبِيّا قََطْ أُنْثَى * وَ لاَ عَبْدٌ وَ شَخْصٌ ذُو افْتِعَالِ
Nebi, hiçbir zaman nisa (kadın), köle veya kötü fiil sahibi bir kimseden olmamıştır. 

İzah: Kadın taifesinden Nebi olmaz. Zira nübüvvet davet ve mucize izhar gibi ahvale muhtaçtır. Bunu da erkekler daha hakkıyla yapar. "Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun." (Nahl Suresi, 46); "Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorun. (Enbiya Suresi, 7) Bu konuda Eşari mezhebi Hz. Havva, Hz Meryem, Hz. Hacer ve Hz. Asiye gibi kadınları istisna tutmuşlardır. “Hani, melekler 'Ey Meryem,' demişlerdi, 'Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu Mesih İsa'dır.” (Al-i İmran Suresi, 45); “Musa'nın annesine, 'Çocuğu emzir. Başına bir şey gelmesinden korkuyorsan bir sandık içinde suya bırak, korkma, üzülme, biz onu tekrar sana vereceğiz ve onu peygamber yapacağım.' diye bildirmiştik.” (Kasas Suresi, 7) Eşari ve Maturidi mezheblerinin ortak noktasına göre kendisine risalet verilen kadın peygamber yoktur ama Allah`ın vahyettiği, bir haber verdiği "nebiyye" makamında bazı kadınlar vardır denilir. Kölelerden peygamber olmaz. Kötülük işleyenden, kötü fiilerde bulunanlardan, peygamber olmaz. Peygamberler her türlü günahtan uzaktır.

30.Beyit 
وَ ذُو الْقَرْنَْينِ لَمْ يُعْرَفْ نَبِيّاً   كَذَا لُقْماَنُ فَاحْذرْ عَنْ جِدَال
Zülkarneyn (a.s)'ın  nübübüvveti, maruf olmadığı (bilinmedi) gibi Lokman (a.s)'ın nübüvveti de maruf değildir. Bu hususda sen mücedeleden (tartışmaktan) sakın.

İzah: Zülkarneyn (a.s) ve Lokman (a.s) ın nübüvvetleri sabit değildir. Nübüvvetlerin adedi hususunda tartışma ve mücadeleden geri kalarak, bu ilmi
 "Allah bilir" demek en doğrusudur. "Gerçekten biz O Zülkarneyn'i yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir yolunu verdik." (Kehf
Suresi, 84), "Andolsun ki biz, Lokman'a "Allah'a şükret!" diye hikmet verdik. Kim şükrederse kendi iyiliğine eder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye layıktır." (Lokman Suresi, 12)

31.Beyit
وَ عِيسَى سَوْفَ يَأْتىِ ثُمَّ يُتْوِى * لِدَجَّالِ شَقيِّ ذِى خَبَالٍ
Yakında İsa (a.s.) gelecektir, kafir ve fasid deccali helak edecektir.

İzah: Ehli Sünnet itikadına göre, kıyamete yakın olarak gerçekleşmesi hak olacak bazı alametler vardır. İsa (a.s)ın nüzûlü ve Deccal’in gelmeleri de haktır. Hz. İsa (a.s) Deccal’i mağlup ederek onu öldürecek ve İslam'ı yeryüzünde yeniden canlandıracaktır. "Hani Allah, İsa'ya demişti ki: 'Ey İsa, doğrusu seni Ben vefat ettireceğim ve seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim." (Al-i İmran
Suresi, 55), "Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük." demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir."Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır." (Nisa Suresi, 157-159)  (Bkz. Deccal fitnesi ve Kehf Suresi)

32.Beyit
كََرَامَاتُ الْوَلِيِّ  بِدَارِ دُنْيا    لَهَا كَوْنٌ فَهُمْ اَهْلُ النَّوَالِ
Darı dünyada (Dünya aleminde) velilerin kerametlerinin olması, hak ve sabittir. Zira o Evliyaullah, ilahi lütuflara mazhar olmuş, ihsan sahibidir. 

İzah: Dünyada evliyanın ellerinden zuhur eden harikulâde hallere "keramet" denir ve bunlar haktır. Keramet: امرٌ خارقٌ الْعادةِ مقرونٌ بالمعرفةِ والطاعةِ خالٍ عنْ النبوَّةِ به Nübüvet davasından  hali olarak,  ma’rifet ve ta’atı ilahiyeye makrun harikulâde işlerdir. Evliyaullahtan zuhur eder. Davayı Nübüvvete mukarın (olağanüstü işler peygamberlerden sadır olmuş) ise bunlar mucize olarak isimlendirilir. Mucize ancak Peygamberi Izamdan zuhur eder. Ekseri mu’tezile mensupları,  "mucize ve kerameti" inkar etmiştir. "Zekeriyya ne zaman kızın (Meryem'in) bulunduğu mihraba girdiyse, O’nun yanında bir yiyecek buldu: “Meryem! bu sana nereden geliyor?” dedi. O da: “bu Allah tarafından, şüphe yoktur ki, Allah kimi dilerse ona sayısız rızık verir” derdi.”(Âli İmran
 Suresi, 37)"
 
33.Beyit
وَلَمْ يَفْضِلْ وَلِيٌّ قَطْ دَهْرًا * نَبِيًّا اَوْ رَسُولاً فيِ انْتِحَالٍ
Veli, hiçbir zaman nebiden veya Rasülden üstün olmadı, onlardan daha faziletli veya onlara müsavi de olmadı.

İzah: Ehli Sünnet itikadına göre veliler, ümmeti oldukları paygamberlere tabidirler. Tabi olan tabi olunandan  üstün veya ona eşit olamaz. 
Hz. Ömer (r.a), Peygamber Efendimizin (s.a.v)'in konuyla ilgili şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Allah'ın kulları içinde bir takım insanlar vardır ki; nebi, şehid değildir. Fakat kıyamet günü, Allah Teala'nın kendilerine bahşettiği lütuf ve makamlardan dolayı peygamberler de şehidler de kendilerine gıpta ederler" Sahabe: "Ya Resulullah, onların kimler olduğunu bize haber verir misin?" deyince Allah Resulü: "Onlar, aralarında herhangi bir mal alışverişi ve akrabalık bulunmadan Allah'ın muhabbeti için birbirlerini sevenlerdir. Allah'a yemin olsun ki, onların yüzleri nur gibi parlamakta ve kendileri de nurdan minberler üzerinde bulunmaktadırlar. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar. Yine, insanlar üzüldükleri zaman onlar asla mahzun olmazlar" (Ebu Davud/799) buyurdu.

 
34.Beyit
وَلِلصِِّدّيقِ رُجْحَانٌ جَلِيٌّ * عَلىَ اْلاَصْحَابِ مِنْ غَيْرِ احْتِمَالِ
Hz. Ebu Bekir (r.a) için sair ashab üzerine açık olan, (hilafette) tercih edilmesinde, şek ve şüphe olmayan bir üstünlüğe sahiptir.

İzah.  Hazreti Ebu Bekr'in (r.a) asıl adı Abdullah'tır. Künyesi Ebû Bekir’dir. Cahiliye dönemindeki Abdu’l-Kâbe olan ismi, iman ettikten sonra Peygamberimiz tarafından “Abdullah” olarak değiştirilmiştir. Efendimizin (s.a.v) ilk değiştirdiği isim, O'nun ismidir. Babası Ebû Kuhâfe Annesi Ümmü’l-Hayr Selma binti Sahr'dır. Allah Rasülü (s.a.v), Hz. Ebu Bekr'in (r.a.) fazileti hakkında "İnsanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekir'i dost tutardım." (Tirmizi, 14) buyurmuştur. Ayet-i Celile'de Sevr mağarasındaki olay anlatılırken şu şekilde bir hitap vardır. "Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, Allah ona yardım eder. Hani o kâfirler, onu Mekke'den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına «Üzülme, çünkü Allah bizimledir.» diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan Allah'ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir." (Tevbe Suresi, 40)


35.Beyit.
وللفارق رجحان وفضل  على عثمان ذى النورين عال
Ömer-ul Faruk (r.a) icin, yüce (ali) ve zinnureyn (iki nur sahibi) Hz. Osman (r.a)'a kıyasla rüchan ve fazilet vardır.

İzah: Hz. Ömer (r.a), Künyesi Ebu Hafs ve Lakabı: Faruk'tur. İslamiyette iman ile küfür arasını hüküm ve husumette hak ile batıl arasını tefrik ettiği (ayırdığı) için bu lakap ile adlandırılmıştır. Babasının ismi: Hattap bin Nüfeyl Annesinin adı: Hatebe binti Hişam'dır. Müğira ibn Şubenin kölesi olan Ebu Lü'lü (firus) tarafından şehit edildi. Hz. Ömer, Şia'nın iddia ettiği gibi hilafette haksızlık etmemiştir ve hilafete Hz. Osman'dan daha faziletli ve ehil bir zat olmuştur.. Hz. Osman, peygamberimizin kızı Rukiye ile evlenmiş, sonra hanımı vefat edince peygamberimizin diğer kızı, Ümmü Gülsüm ile evlenmiştir. Bu nedenle peygamberimizin kızlarıyla sırasıyla evlendiği için, peygamberimiz tarafından "Zinnureyn" olarak isimlendirilmiştir.
"Allah, hakkı Ömer'in lisanına ve kalbine konmuştur." (Tirmizî, Menakıb 45; Heysemi Mecmeu’z-Zevaid, 9, 66)

36.Beyit.
وذوالنورين حقا كان خيرا  من الكرار في صف القتال
İki nur sahibi olan Hz. Osman (r.a), savaşlarda cesaretli, harp saflarına atılmakta korkusuz olan  Hz. Ali (r.a)'den daha hayırlı olmuştur.

İzah: Halifelerin üçüncüsü Hz. Osman (r.a) Ümeyyeoğulları ailesine mensup olup, nesebi beşinci ceddi olan Abdi Menaf'ta Resulullah (s.a.v) ile birleşmektedir. Fil olayından altı sene sonra Mekke'de doğmuştur. Annesi, Erva binti Küreyz b.Rebia b. Habib b. Abdi Şems'tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.v)'ın halası Abdülmuttalib'in kızı Beyda'dır. Künyesi, "Ebû Abdullah'tır. Ona, "Ebu Amr" ve "Ebu Leyla" da denilirdi. Hz. Osman (r.a), iman ettiği zaman bunu duyan amcası Hakem b. Ebil-Âs onu sıkıca bağlayarak hapsetmiş ve eski dinine dönmezse asla serbest bırakmayacağını söylemişti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyeceğini söyleyince, kararlılığını gören amcası onu serbest bırakmıştır. Hz. Osman, hanımı Hz. Rukiyye ağır hasta olduğu için, Resulullah (s.a.v)'in izniyle Bedir savaşından geri kalmıştı. Hz. Rukiyye, ordu Bedir'de bulunduğu esnada vefat etmiş, müslümanların zaferinin müjdesi Medine'ye ulaştığı gün toprağa verilmişti. Fiili olarak Bedir'de bulunmamış olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) O'nu Bedir'e katılanlardan saymış ve ganimetten ona da pay ayırmıştır. Rukiyye'nin vefat edişinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman'ı diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm vefat ettiğinde Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştu: "Eğer kırk tane kızım olsaydı birbiri peşinden hiçbir tane kalmayana kadar, onları Osman'la evlendirirdim" ve yine Hz. Osman'a "Üçüncü bir kızım olsaydı muhakkak ki seninle evlendirirdim"(ibn Esir, Üsdül-Gâbe, III/586) demiştir.

37.Beyit:
وللكرار فضل بعد هذا علي الاغيار طرا لاتبا
Savaş meydanlarında, -aslanlar gibi- çarpışan Hz. Ali, (kerremellahü veche) için (Hz.Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman'dan sonra geriye kalan) diğer bütün sahabiler üzerine şeksiz ve şüphesiz üstünlük vardır. Sen artık bundan başka iddiaları önemseme.

İzah: Hz. Ali (r.a), Resulullah'ın amcasının oğlu, damadı, dördüncü halifedir. Babası Ebû Talib, annesi Kureyş'ten Fâtıma binti Esed, dedesi Abdulmuttalib'tir. Künyesi Ebu'ı Hasan ve Ebû Tûrab (toprağın babası), lâkabı Haydar; ünvanı Emîru'l-Mü'minin'dir. Ayrıca 'Allah'ın Arslanı' ünvanıyla da anılır. Hz. Ali (r.a), küçük yaşından beri Resulullah'ın yanında büyüdü. On yaşında İslâm'ı kabul ettiği bilinmektedir. Hz. Hatice'den sonra müslümanlığı ilk kabul eden O'dur. Peygamber efendimiz (s.a.v) ile Hz. Hatice'yi bir gün ibadet ederken gören Hz. Ali'ye, Peygamberimiz; şirkin kötülüğünü ve tevhidin manasını anlattığında, Hz. Ali (r.a), hemen müslüman olmuştur. Mekke döneminde her zaman Resulullah'ın yanındaydı. Kâbe'deki putları kırmasını şöyle anlatır: "Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe'ye gittik. Resul-u Ekrem omzuma çıkmak istedi. Kalkmak istediği zaman, kalkamayacağımı anladı, omzumdan indi, beni omuzuna çıkardı ve ayağa kalktı. O esnada istesem ufukları tutacak sanıyordum. Kâbe'nin üzerinde bir put vardı, onu sağdan soldan ittim. Put düştü, parça parça oldu. Resulullah'ın (s.a.v) omuzlarından indim. İkimiz geri döndük." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 384).

38.Beyit
وَلِلصِّدِّيقةِ الُّرجْحَانُ فَاعْلَمْ   عَلَى الَّزَهْرَاء فِى بَعْضِ الْخِلَالِ
Sen bil ki Hz. Aişe-i Sıddıka, (RadiyAllahüanha) için 
bazı hallerde, Hz Fatıma-tüz Zehra (RadiyAllahüanha) üzerine rüchan (fazilet) vardır.

İzah: Hz Aişe-i sıddıka (r.a),  Sıddıkı Azam (r.a) Hz.Ebu Bekr'in kerimeleri ve Efendimiz (s.a.v.) in zevce-i mütahherreleridir. Bu beyit, Hz. Aişe'ye iftira atan Şia zümresine bir reddiye niteliğindedir. Fatıma-tüz Zehra  (r.a) validemiz,  Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v )in kerimeleri olup, Ali (r.a)  hazretlerinin zevce-i tahireleridir. Bu rüchan bahsini de bir çok ahval var ise de musannıf hazretleri,  ahirette Hz. Aişe (r.a) validemizin, Rasulullah (s.a.v.) efendimiz ile derace-i ulyada, Hazreti Fatma (r.a) validemizin de Hz. Ali (r.a) ile birlikte bulunacakları cihete işaret eder. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Aişe (r.a) ve Hz. Fatıma (r.a) validemizin de üstünlükleri hakkında bir çok Hadisi Şerif irad etmiştir. Ayet-i Celile'de Hz. Allah (c.c), Hz. Aişe (r.a) validemiz hakkında şu şekilde hitap etmiştir. "(Peygamber'in eşi hakkında) o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden her birine kazandığı günah karşılığı ceza vardır; içlerinden elebaşılık yapana ise büyük azap vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: 'Bu apaçık bir iftiradır' demeleri gerekmez miydi?" (Nur Suresi, 11-12)

39.Beyit
وَ لَمْ يَلْعَنْ يَزِيدًا بَعْدَ مَوْتٍ   سِوَى الْمِكْثَارِ فِى الْاِغْرَاءِ غَالِ
Seleften hiç bir kimse, ölümünden sonra Yezid'e lanet eylemedi. Ancak haddi aşmakta (tecavüz etmekte) mübalağa edenler müstesna 
(aşırı gidenler lanet ettiler).

İzah: Selefden hiç kimse Yezid bin Muaviye hakkında la’net eylemedi ancak haddi aşan Rafizi ve Harici  gibi bazı şahıslar la’net eylemiştir. Hadisi Şerif:اُذْ كُرُوا مَوْتَاكُمْ بالخَيْرِ  "Ölülerinizi hayırla, iyi ve güzel halleri ile yâdediniz" (Tirmizî, Cenâiz 34) buyurulmuştur. Bu mevzularda, susmak en doğrusudur.

40.Beyit
و ايمان المقلد ذو اعتبار    بانواع الدلائل كالنّصال

Keskin kılıç gibi (okun ucundaki demir parçası gibi etkili) kat-i deliller ile mukallidin imanı; muteberdir, bu iman geçerlidir.

İzah: Mukallit: قَوْلُ قوْلِ المُجْتَهدِ بِلاَ دليل   Başkasının sözünü delilsiz kabul eden kişidir. Mukallit olan  mü’minlerin imanı, muteberdir. Mesela: Bir kişi, "Annem ve babam iman etti, ben de onlar gibi  bu dine inandım ve bu dinden başka hak din yok" derse bu iman mu’teberdir ve bu ikrar kabüldür. Üç Türlü iman mertebesi  vardır. 1-İmanı taklit: Anne babadan görerek imandır. 2-İmanı İstidlali: Kişi; Farz, vacib, sünnet, haram gibi dinin emirlerini yasaklarının ne olduğunu bilir ve bu bilgisine göre  amel eder ve bunları çevresine öğretir. 3-İmanı hakiki: Enbiyanın imanı gibi, iman sahibi olmaktır. Asla kalbine şek ve şüphe gelmeyen imandır.

41.Beyit
وما عذر لذى عقل بجهل  بخلاق الاسافل و الاعال
En yüce ve en sefil şeyleri (Eâliyi-Esâfili veya yer gök alemlerini) yaratanı bilmemesi, akıl sahipleri için özür değildir.
 

İzah: Akıl baliğ olan bir kimse,  bilgisizliği (cehli) sebebi ile marifeti ilahiden mahrum olsa huzuru Rabbül aleminde, özrü kabul olmaz. Özür kelimesinin, üç manası vardır; 1) "ben işlemedim" der. 2) "şu sebeble işledim" der. 3)"işlemedim fakat bundan sonra işlerim" der. Bu beyitte murat olunan mana, üçüncüsüdür. "Ben cahil idim bilmiyordum" demek, kişiyi mes’uliyetten kurtarmaz. Zira arz ve semanın ve sair mahlukun yaratılmasında, kudreti ilahi açıkca görülür. Buna aklen inanmak lazım gelir.

42.Beyit
و ما ايمان شخص حال يأس  بمقبول لفقد الامتثال
Sekeratı mevt zamanında, şeriatin emirlerine tam imtisal olmadığı için bu şahsın imanı kabul olmadı.

İzah: "İmanı be’s" imanı, "ye’s imanı da denilir. Bir kimse, sekeratı mevt (ölüm anında) halinde iman etmiş olsa, Firavun imanı gibi son anda gayb alemi açıldıktan sonra iman etmiş olsa o kişinin imanı, makbul değildir. Nazım hazretleri (Osman El Uşi); bu beyiti, zikrolunan şu ayeti celileden iktibas etmiştir: فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَ "Fakat azabımızı gördükleri zaman, imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir."(Mümin/85) "İsrâiloğullarını denizden geçirdi; Firavun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun:) 'Gerçekten İsrâiloğullarının inandığından başka ilâh olmadığına iman ettim, ben de müslümanlardanım!' dedi. Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş; bozgunculardan olmuştun (denildi)." (Yûnus Suresi, 90-91).

43.Beyit
وما افعال خير في حساب     من الايمان مفروض الوصال
Yerine getirilmesi farz olan (visali mefruza) âmeli saliha, imandan mahsup (imanın hesabından) sayılmadı.

İzah: Ameli hasene: namaz oruç, zekat ... gibi ibadetler,  imanın içine dahil değildir. İmanın aslı  ise tasdiki kalbtir. Hakiki iman budur. İman kalp ile tasdik edip, dil ile bu tasdik edilenleri söylemektir. İmanın Alameti ise, İslamiyetin hükümlerini yerine getirmektir. إِنَّ الَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ "İnanan ve güzel amel işleyenler de insanların en hayırlılarıdır." (Beyyine Suresi, 7) Kavli Kerim'inde iman ve ibadet “arasında” bir fark olduğu buyrulmuştur. İman ve amelin ikisi aynı şey değildir. İbadet etmeyen bir kişi, iman esaslarına tam olarak inanmışsa, tekfir edilemez.

44.Beyit
ولا يُقضى بكفرٍ و ارتداد  بعهر او بقتل و اختزال 
Bir kimse; gayrimeşru kötü fiil, zina, nefsi katil (adam öldürmek) ile küfür ve mürted hüküm olunmaz.


İzah: Mahzuratı şer-ıyyeden (büyük günahlardan) olan zina, katil, sihir, faiz, hırsızlık, yalan yere şahitlik, namuslu kadına iftira, gasbı mal, yetim malı yemek,..vs gibi fiillerin işlenmesi ile küfr ve irtidad ile hüküm olunmaz. Bunları işleyen kişi kafir olmaz ve dinden çıkmaz. "Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Fakat bunun dışında kalan günahları dilediği kimse için bağışlar."(Nisa, Suresi, 48) 

45.Beyit
وَ مَنْ يَنْوِ اِرْتِدَاداً بَعْدَ دَهْرٍ * يَصِر عَنْ دِينِ حَقٍّ ذِا انْسِلاَل
Bir kimse, bir zamanda mürtedliğe (dinden çıkmaya) niyet ederse, O kimse (o anda) hak olan dinden sıyrılıp çıkmış olur.

İzah: Mesela bir kimse, "bir sene sonra kafir olacağım" diye niyet etse o kişi hemen o anda kafir olur. Zira küfür kastının da küfür olduğu icma ile sabittir.  Dehr: Umumi zaman manasınadır. İster bir sene veya bir gün olsun müsavidir.

46.Beyit
ولفظ الكفر من غير اعتقاد  بطوع ردّ دين باغتفال
Kendi isteği  (tav ve ihtiyarı) ile dile getirdiği manaya inanmaksızın küfür lafzını söylemek, "gaflet ve cehalet" ile dini red etmektir.

İzah: Bir kimse bilgisizliği sebebi ile küfür olduğunu bilmeyerek, kendi ihtiyarı ile küfür kelimesi söylerse, İslam dairesinden çıkarak küfre dahil olur. “Şayet kendilerine niçin alay ettiklerini sorsan, ‘Biz sadece lafa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. İtizarda bulunmayınız, muhakkak ki, siz imânınızdan sonra kâfir oldunuz. Eğer sizden bir zümreyi (tevbe edeceklerinden dolayı) affedersek, bir gürûhu onlar mücrim kimseler oldukları için azaba uğratacağızdır.” (Tevbe Suresi, 65-66)

47.Beyit
ولا يحكم بكفر حال سكر    بما يهذى و يلغو بارتجال
Sarhoşluk halinde (sekr) iken irticalen (hazırlıksız olarak) boş sözü ve hezeyanı sebebi ile küfreden kişi, küfrü ile hüküm olunmaz.

İzah : Bir kişi; gerek  hamr, “şarab” veya sarhoşluk veren herhangi bir şey ile sarhoş halinde, söylediği küfür kelimesi sebebi ile  küfür ile hüküm olunmaz. Allah-u TeâlâEy iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (Nisa Suresi, 43) buyurarak sarhoşluğun bir nevi akıl zayıflığı olduğunu ifade etmiştir. 
 
48.Beyit
وماالمعدوم مرئيّا و شيئاً   لفقه لاح في يمن الهلا ل 
Mübarek olan hilalin bereketinde anlaşıldığı için, madum görülmez ve mevcut (şey) değildir. 

İzah: Ma'dum,yok olan demektir. Varlığı muhal olan madum hiçbir zaman "şey" konumuna gelmez. Ehli sünnete göre, madum görülmez, mevcut değildir ve "şey" denilmez. Mu’tezileye göre "madum" görülür, mevcut olmayan, Mutezile tarafından "şey" olarak isimlendirilir. Varlıklar üç kısma ayrılır. 1)Vacübül vücud: varlığı vacib olan, varlığı kendi zatında olan. Hz Allah'tır. 2) Mümkinül vücud, Ca-izül vücud da denir; olsa da olur olmasa da olur. Kainat ve alem gibi 3)Mümteni-ül vücud: Varlığı hiç bir şekilde olmayan. Cenab-ı Hakk ın ortağı yoktur, bir ortağının olması da imkansızdır.

49.Beyit
و غيران المكون لا كشيئٍ   مع التكوين خذه لاكتحال  
Tekvin ile beraber mükevvenat ayrıdır. Aynı "şey"değildir. Sen bunu kühl (gözüne sürme) için al.

İzah: Mu’tezileye göre tekvin ve mükevvin şey-i vahidtir, yani tek bir şeydir. Mutezile'ye göre yaratılmış ve yaratma kavramları birdir. Onlara göre Cenabı Hakk'ın tekvin sıfatı olmayıp, mükevvin (kainat) Cenab-ı Hakk'ın kudreti ile halk olmuştur. Ehli sünnet'e göre, tekvin ile mükevvin aynı şey değildir. Tekvin sıfatı, Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatı olup, yoktan var etmek demektir. Buradaki "kühül" de "göze sürülen sürme" manasında gözü aydınlatmak anlamında kullanılmıştır.

50.Beyit
و ان السحت رزق مثل حل  و ان يكره مقالى كل قال  
Her ne kadar buğz ediciler, bu sözümü kerih görse (beğenmese) de; Haram dahi, Helal gibi  bir rızıktır.  

İzah: Rızık: Rezzakı Alemin hayat sahiplerine yaşamaları için bahşeylediği, onların da faydalandığı şeydir. Ehli Sünnete göre; helal veya haram olsun insana sevk edilen, insanın nimetlendiği her şey birer rızıktır. “Rızık iki çeşittir, biri helal biri de haramdır. Helal rızkı da haram rızkı da veren Allah’tır. Allah’tan başka yaratıcı olmadığı gibi, Allah’tan başka Rezzak da yoktur.” (Bakıllanî, el-İnsaf-şamile-1/15) Ancak kul, cüz-i iradesini ne yöne harcarsa, ona göre hesabı vardır. Haram olan rızık için hem hesaba çekilmek hem de dünyada ve ahirette azaba müstehak olmak vardır. 
Mutezile'ye göre "herkes kendi rızkını yaratmıştır." Mutezile, haramı rızık olarak kabul etmez.Ehli Sünnet âlimleri, haram yollarla da olsa insanın eline geçirdiği her şeyi Allah’ın verdiği rızık kavramı içinde mütalaa etmiştir. Hayatı boyunca haramla geçinen kimselerin Allah’tan başkası tarafından rızıklandırılması gibi bir sonuç muhaldir. Bu durum bütün canlıların rızkının Allah tarafından verildiğini ifade eden ilâhî beyanıyla çelişir. "Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine ait olmasın." (Hud Suresi, 6)  

51.Beyit
سيبلى كل شخص بالسؤال      و فى الاجداث عن توحيد ربّي
Kabirlerde,  her bir şahıs, 
Rabbimin tevhidinden sual ile imtihan olur.
 
İzah: Cümle-i insan ölecek, kabre defin olunduktan sonra Tevhid-i ilahiden sual olunacaktır. Vuku-una (kabir sualinin olacağına) i'tikat etmek farzdır. Mutezile'ye göre kabir suali yoktur. Hadis-i Şerifte: "Ölüye kabirde; "Senin Rabbin kim?" diye sorulur. O da; "Rabbim Allah'tır, Peygamberim Muhammed (s.a.v.)'dir" diye cevap verir. 
(İbn Mace, Zühd, 32; Buhari, Tefsîr, Sûre, 14). İşte mü'minin böyle cevabı; "Allah iman edenleri sâbit bir söz ile dünya hayatında ve ahirette metanetli kılar ve zalimleri de saptırır. Allah dilediğini yapandır." (İbrahim Suresi, 27) meâlindeki âyetin ifadesidir. 
 
52.Beyit
وللكفار و الفسساق يقضي  عذاب القبر من سو ء الفعال
Kafirler ve fasıklar, kötü amellerinden dolayı kabir azabı ile hüküm olunur.

İzah: Birinci sura üflenene kadar, ehli küffar kabirlerinde azab olunur. Tevbe etmeden ölen bazı asi mü’minler de kabirde azab olunur. Ameli saliha sahibi müminler ise cennet nimetleri gibi kabirde lezzetlenmiş bir halde, cennet bahçeleri içinde olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de kabir azabı hakkında şu şekilde bir hitap geçmektedir. 
"Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün; Firavun'un adamlarını azabın en ağırına sokun, denir." (Mü'min Suresi, 46) 
Hadisi Şerifte: اَلْقُبْر روْضَة مِنْ رِيَاضِ الْجنّةْ من حُفَرِ النِّراَن "Kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçe, yâhut Cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizi, Kıyamet, 26) buyrulmuştur."
 
53.Beyit
دخول الناس في الجنات فضل * من الرحمان يا اهل الامال
Ey Ehli Emali! insanların cennete girmesi, Rahmeti İlahiyeden fazıl ve kerem ile olacaktır.

İzah: Ey Ehli Emali, demek bu kasideyi okuyup dinleyen kişiler demektir. Mü’minlerin cennete girmeleri, mücerret ameli salihleri ) ile olmayıp 
(dünyada kişilerin işledikleri amellerinin bizatihi karşılığı olmayıp, mahza Cenab-ı Hakk'ın fazlı keremi Rahmeti ilahisi ile olacaktır. Zira Rasülullah Efendimiz (s.a.v), يَدْخُلَ اَحَدُكُمْ الجَنّةَ بِعَمَلِيلَنْ “Hiç biriniz ameli salih ile cennete dahil olmazsınız” buyurmuştur. Ashabı Kiram:ياَ رَسُولَ اللهوَلاَاَنْتَ “Siz de mi ya RasülAllah” diye sorduklarında وَلاَ اَناَ اِلاّ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ بِرحْمتهِ “Ben dahi ameli saliha ile cennete dahil olamam, ancak Allahü Teâlanın rahmeti ilahisi ile dahil olurum” (Buharî, Rikak, 18; Müslim, Münafikîn, 71-73) buyurmuşlardır. Bu beyit, Mutezile'nin "herkes, amelleri nisbetinde cennete girecektir, bu bir haktır ve Allah üzerine  vaciptir" şeklindeki görüşlerine bir  reddiye niteliğindedir.



54.Beyit
حساب الناس بعد البعث حق   فكونوا بالتحرز عن وبال
Kıyamet günü insanlar baa’s olunduktan (tekrar dirildikten) sonra, hesaba çekilmeleri haktır. Böyle olunca vebalden, her türlü günahtan kaçının. 

İzah: Ehli Sünnet bu i’tikat üzerinedir. İnsanların öldükten sonra dirilmeleri ve dünyada yaptıkları her türlü fiilerden hesaba çekilmeleri, Kur'an-ı Kerim delili kat-ı ile sabittir.ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ "Sonra da siz, şüphesiz, kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz."(Mü’minûn Suresi, 16)

55.Beyit
و يعطى الكتب بعضا نحو يمنى   و بعضا نحو ظهر و الشمال
Amel derfterleri, bazısına sağ tarafından (cenabından), bazısına arka ve sol tarafından (cenabından) verilir.

İzah: İnsanlar baa’s olunduktan sonra (yeniden dirilişten sonra) herkes, hayır ve şer’i ihtiva eden, hayatında geçen hata ve  ameli salihalarının zabt olunduğu, her türlü iş ve eylemlerin zerresine varıncaya kadar yazılı olduğu, amel defterleri olan kitapları; mü’minlere sağ taraflarından, kafirlere ise arka ve sol taraflarından verileceği haktır. Bu hadise, Kur'an-ı Kerim ayeti delili kat-ı ile sabittir. فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا  "O vakit kitabı sağ eline verilen. Kolay bir hesapla hesaba çekilecek" (İnşikak Suresi, 7-8)

56.Beyit
 و حق وزن اعمال و جرئ   علي متن الصراط بلا اهتبال           

Şübhesiz amellerin vezni (tartılması) ve sırat üzerinden geçmek (
mürur) haktır. Bu gerçekliğin herhangi bir hakikat dışılığı, ihtilafı yoktur.

İzah: Kıyamette herkes haşr olunduktan sonra hayır ve  şer amelleri vezin olunacağı ve bütün kulların cehennem üzerindeki sırattan geçmeleri haktır.وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ "Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiç kimse bir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz."( Enbiyâ Suresi, 47) وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّ "İçinizden hiçbiri istisna edilmemek üzere, mutlaka herkes cehenneme uğrayacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür." (Meryem Suresi, 71)


57.Beyit
و مررجوّ شفاعة اهل خير   لاصحاب الكبائر كالجبال
Dağlar gibi günahı olan kebâir ehline (büyük günah işlemiş kimseye), ehli hayrın şefaati ümit olunur.

İzah: Enbiya, evliya, ulema, şüheda ve suleha gibi  Allah tarafından izin verilen kimseler, kıyamet günü hesap zamanında dağlar gibi  günahı olanlara, Allah'ın izniyle şefaat edip müstehak oldukları azab ve ıkabdan kurtulmalarına vesile olacaklardır.  Bu durum Ehli Sünnet'e göre haktır. يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا  "O gün şefaat faide vermez, ancak Rahmânın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimseler müstesnâ"  (Sad Suresi, 109) 
“Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaati hiçbir işe yaramaz.” (Necm Suresi, 26) “O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!”(Bakara Suresi, 255)

58.Beyit
وللدعوات تأثير بليغ * و قد ينفيه اصحاب الضلال
Dualar için, açık bir tesir vardır. Ehli dalalet (sapıklık içinde olanlar) ise duada tesiri nefi eder, (kabul etmezler).

İzah: Duanın tesiri hakkında, Ehli sünnet ile Mutezile arasında ihtilaf vaki olmuştur. Ehli sünnet akidesinde müminin ölü ve diri hakkındaki duaları müessirdir. Duanın, kendisine dua edilen kimselere faydası vardır. Çünkü Ayeti kerimede: وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ "Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler."(Bakara Suresi, 186) Mutezile'den bazıları: "Gerek ölü gerekse diri için duanın bir tesiri yoktur." demiştir ki bu söz ayete muhalif bir sözdür. 

59.Beyit
ودنيانا حديث و الهيولى * عديم الكون فاسمع بإجتزال
Dünya, zahiri veya batıni bütün ecsami ile (içinde görünen ve görünmeyen herşeyi ile bütün cisimleriyle) hadistir, yani sonradan vücuda gelmiştir (yaratılmıştır). Heyyula (öz madde) yokluktan sonra var olmuştur. Sen bunu sevinçle dinle!.

İzah: "Heyyula": (Felsefecilerin eşyanın aslı dedikleri şey), madum ve mevcud değidir. Dünya ve içinde olan herşey, bütün kainat sonradan olmadır ve yaratılmıştır. Ezeli ve ebedi olan ancak Allah'tır. Allah, bütün kainatı yoktan var eden, yaratan yegane varlıktır. Eşi ve benzeri yoktur. Sen bu kelamı ferah kulağı, sururu kalb ile dinle. Kadim sıfatıyla muttasıf olan Hak sübhanehü ve Teala hazretleri varlığı ile beraber hiç bir şey mevcut değildi, bütün bunlar daha sonra yaratıldı. Kainatın küllisi kudreti ilahi ile mahluktur.  اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ "De ki: "Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir."(Ra’d Suresi, 16). Bu beyit, Materyalist felsefeye ilk madde fikrine bir reddiye niteliğindedir.

60.Beyit
وللجنات و النيران كون   عليها عليها مرّ احوال خوال
Cennet ve cehennem (vücud) vardır. (varlığı şimdiden vardır, hayal ürünü değildir.) Onların üzerinde bir takım hallerin değişmesi ve zamanın geçmesi (
ahvali sininin ve mazinin süruru) sabittir. 

İzah: Cennet için tabakat ve dereceler, Cehennem için derekeler vardır. Cennet ve Cehennem, şu anda mevcut ve hazırdır.  Cennet içinde, şimdi ve zamanı mazide mevcudiyyeti nas ile sabittir. وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ  أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ "Ve koşuşun Rabbinizden bir mağfirete ve bir Cennete ki eni Semavat-ü Arz genişliğindedir, müttekîler için hazırlanmıştır" ( Âl-i İmrân Suresi, 133) وَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِين  "Ve o ateşten korkunuz ki, kâfirler için hazırlanmıştır." (Âl-i İmrân Suresi, 131) ayetleri mazi sigası ile ("hazırlandı" أُعِدَّتْ şeklinde geçmiş zaman kipinde belirtildiği için, akılla bilinemeyecek şekilde cennet ve cehennem şimdi vardır ve hazırdır.) şeklinde ifade ve izah olmuştur. 

61.Beyit
و ذو الايمان لا يبقي مقيما * بسو ء الذنب في دار اشتعال
İman sahibi kimse, büyük günahları sebebiyle (günahı kebairi sebebi ile) cehennem darında ebedi kalıcı değildir.

İzah: Büyük günah sahibi olan mümin kimse, tevbe etmeksizin ölse ve isyanı sebebi ile cehenneme dahil olsa da kafirler gibi cehennemde ebedi kalmayıp, cezasını çektikten sonra cennete dahil olacaktır. Bu meselede Ehli sünnet ve Mutezile arasında ıhtilaf vardır. Mutezile'ye göre ehli kebair mümin de olsa ebedi olarak cehennemdedir. Halbuki mümin Allah'a "şerik" koşmasa (ortaklık ittihaz etmediği müddetçe),  büyük günah (seyyiat) işlese de mümindir. İnsanların imanları, büyük günah işlemekle yok olmaz. Bu büyük günah işlemiş mümin kişiler, cezalarını çektikten sonra Allah'ın izni ile cennete dahil olacaklardır. İnsanlar üç kısım üzerinedir. Bazısı kafir olduğu halde ölür, bunlar ebedi olarak cehennem azabındadır. Bazısı günahsız veya tevbe ile iman sahibi olarak ölür, bu kişiler ebedi olarak cennettedir. Bazısı da tevbe etmeden günahı ile ölen mümin kişidir, bunlar da günahı nisbetince cehennem azabından sonra cennete dahil olur. فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا  "Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir."(Zilzal Suresi, 7) Hadisi Şerifte: "Her kim la ilahe illallah derse, cennete girecektir." (Müslim, İman, 53) buyrulmuştur.

İlave Beyit (Bazı Emali nüshalarında bu beyit, yer almamıştır.)
***Beyit: وماالمقتول مقطوعا علیه * سوی ذا عند اصحاب الضلال
Katil tarafından öldürülmüş kimsenin (maktülün) ömrü eksik kalmış değildir. Dalalet ehli kimseler, bu gerçeği kabul etmeyip, maktülün eceliyle ölmediğini düşünürler.

İzah: İnsan, her ne sebeple ölürse ölsün, eceli geldiği için ölmüştür. Şu halde maktülün ölümü Allah tarafından ezelde takdir edilip, zamanı gelince de belirlendiği şekilde olmuştur. Yani o kişinin eceli, katil sebebiyle olmuştur. Allah, ortaya çıkan sonuçları bir takım sebepler eşliğinde yaratmaya muktedirdir. Mutezile'ye göre katil öldürmeseydi, o kişi yaşamaya devam edecekti. Ehli Sünnet mezhebi, bu görüşün yanlış olduğunu delilleriyle ispat etmiştir. "Her ümmetin mukadder bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir an (saat) ertelenebilir, ne de öne alınabilir." (Araf Suresi, 34)

62.Beyit
لقد البست للتوحيد نظما * بديع الشكل كالسحر الحلال
Ben tevhid akidesine (Ehli sünnet itikadı), insana sihir gibi tesir eden, şekli güzel nazım (şiir) elbisesi giydirdim.

İzah: Mutlak manada "sihir" haramdır.  İşleyen ise büyük günahkardır. Nazım Hazretleri (Osman El Uşi), burada kelamın tesirini, sihire teşbih etmiştir. Rasülullah Efendimiz (s.a.v) اِنَّ مِن الْبَثاَنِ لَسِحْراً  
“Şüphesiz beyanın bir kısmı sihirdir.” (Sahih Buhari, Nikâh, 48)  buyurmuştur. Buradaki beyitler de insanı düşündüren, imanını, tevhidini tesirli bir şekilde kendisine hatırlatan etkili sözlerdir. 

63.Beyit
يسلي القلب كالبشرى بروح * و يحيى الروح كالماء الزلال
Tevhid akidesini giydirdiğim sihir gibi tesirli olan bu nazım; rahatlık müjdesi gibi kalbi teseli eder ve Tatlı bir su gibi (Ma-i zülal) ruhu ihya eder.

İzah: Müellif, yazdığı beyitlerin tevhid akidesini en güzel şekilde açıklamasından ötürü, kalbe rahatlık ve huzur vereceğini ve insanın ruhunu dirilteceğini ifade etmiştir. 

64.Beyit
فخوضوا فيه حفظا و اعتقادا * تنالوا جنس اصناف المنال
O halde Siz ,”Rahatlık ile kalbi müjdeleyen, ma-i zülal gibi ruhu dirilten” bu nazımın “şiirin” manasına inanın ve lafızlarını da ezberler olduğunuz halde içine dalıp alın ki Allah'ın ihsan nimetine nail olursunuz. Yani dünya ve ahirette Allahü Tealanın enva-ı çeşit nimetlerine nail olursunuz.

İzah: Doğru itikad, inanç için elzemdir. Ehli Sünnet itikadını, manzum olarak özetleyen bu kasideyi alıp ezberlemek ve manasını düşünerek inanmak da insanın ruhunu huzura erdirecek ve ihya edecektir. Kişinin batıl ve sapık yollardan uzak kalması için, doğru itikada sahip olmasının yolu, bu manzemedeki gibi itikadın inceliklerine dalıp en güzel şekilde o itikadı benimseyip almaktan geçer.

65.Beyit
و كونوا عون حذا العبد دهرا * بذكر الخير في حال ابتهال
Her zaman huzurullaha müteveccih olduğunuz iltica halinde, hayır duanız ile şu kulun yardımcısı olun. “Şu kulu hatırlayın.”

İzah: Osman el-Uşi, kendisi için okuyuculardan dua istemektedir. Allah'a yönelip dua ve istekte bulunduğumuz her anda, biz okuyuculardan nazımların sahibi bir kul olarak, kendisi için dua beklemektedir.

66.Beyit
لعل الله يعفوه بفضل * و يعطيه السعادة في المآل 
Umulur ki “hayır duanız bereketi ile” Cenab-ı Hüda, şu kulunun günahlarını mağfiret eder ve (ahiret yurdunda) ukbada saâdeti ihsan eder.

İzah: Herkesin duaya ihtiyacı vardır. İnsan olmak hasebiyle, günahkar varlıklarız. Beyitlerin sahibi de dualarımız sebebiyle, Allah'ın affedeceğini ve ahirette ebedi saadete kavuşabileceğini ümit etmektedir.

67.Beyit

و انّي الدهر ادعوا كنه وسعى   لمن بالخير يوما قد دعال
Günlerden bir gün, bir kimse benim için hayır dua ederse, ben de müddeti ömrümde kuvvetim yettiğince dua ederim.  

İzah: Herkesin duaya ihtiyacı vardır. İnsan olmak hasebiyle günahkar varlıklarız. Allah Osman el-Uşi'den razı olsun. Mekanını cennet eylesin. Bu beyitleri, internet ortamında buraya yazıp, açıklama ve izahlarla sizleri buluşturan şu aciz (Kadir Pancar) kuluna da  Allah rahmet eylesin. Onun da günahlarını affedip, mekanını cennet eylesin...(Amin)

***Allahü Teala, Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa (s.a.v)'in tebliğ ettiği, hususların tamamında istikamet üzere kalmayı ve ahirette O'nun liva-ül hamd sancağı altında beraber olmayı bizlere nasip etsin... (Amin) Ve Selamün alel mürselin. Vel hamdü lillahi Rabbil alemin...
 [KADİR PANCAR]

| | | | | | | | 2 yorum

Piyasa Bilgileri

🇺🇸 USD ..
🇪🇺 EUR ..
🇬🇧 GBP ..
🏆 ONS ..
🪙 GRAM ..
Piyasa verileri; Frankfurter ve Binance API sistemleri üzerinden çekilmektedir. Döviz kurları referans niteliğinde olup gecikmeli olabilir. Altın fiyatları, ons bazlı dijital varlık üzerinden hesaplanmaktadır. Veriler bilgilendirme amaçlıdır, hatalı olabilir ve kesinlikle yatırım tavsiyesi içermez.

İslam Kütüphanesi Seçmeler

Matematik Seçme Konuları

Aşağıdaki Yazılar İlginizi Çekebilir!!!