Net Fikir » Tüm Yazılar
Rum Suresi ve Bizansın Galibiyeti
Tahrif edilen Tevrat ve İncil
(Kuran-ı Kerim ile ilgili daha ayrıntılı yazıyı (Bkz. Kur'an-ı Kerim) okuyabilirsiniz.)
Mukaddes Kitab Kuran-ı Kerim
“Kur’an-ı
Kerim, Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla mahiyeti bilinmeyen bir şekilde son
peygamber Hz. Muhammed’e indirilen, Mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen,
okunmasıyla ibadet edilen, Fatiha suresiyle başlayıp Nâs suresiyle biten,
başkalarının benzerini getirmekten âciz kaldığı Arapça mûciz bir
kelâmdır.”Kitâb, kelâm, nûr, hüdâ, rahmet, furkān, şifâ, mev‘iza, zikr, kerîm,
alî, hikmet, hakîm, müheymin, mübârek, habl, es-sırâtü’l-müstakīm, kayyim,
fasl, en-nebeü’l-azîm, ahsenü’l-hadîs, tenzîl, rûh, vahy, mesânî, Arabî, kavl,
besâir, beyân, ilm, hak, hedy [hâdî], aceb, tezkire, el-urvetü’l-vüskā,
müteşâbih, sıdk, adl, îmân, emr, büşrâ, münâdî, nezîr, mecîd, zebûr, mübîn,
beşîr, azîz, belâğ, kasas, suhuf, mükerreme, merfûa, mutahhera gibi isimlerle
de Kuran-ı Kerim isimlendirilmiştir. (el-Burhân fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân, I,
370-373; el-İtḳān, I, 159-164)

Hz. Muhammed
(s.a.v) kırk yaşına yaklaştığında yalnız kalma ve tefekküre dalma arzusuyla
Hira mağarasına gitmeye başlamış ve bu mağarada Allah’a ibadet ediyordu. Vahiy
meleği Cebrâil (a.s)'ın Hira mağarasında Hz. Muhammed
(s.a.v)'e gelerek ona “Yaratan rabbinin adıyla oku. O, insanı
aşılanmış bir yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. O
kalemle öğretendir. O insana bilmediğini öğretti” meâlindeki âyetleri
(el-Alak 96/1-5) okumasıyla Kuran-ı Kerim'in ilk ayetleri inmiş
oldu. "Biz Kur’an’ı sadece gerçeğin
bilgisi olarak indirdik, o da (sana) yalnız gerçeği söyleyerek geldi; seni de
ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Biz onu, insanlara
aralıklarla okuyasın diye (sureler ve ayetlere) ayrılmış Kur’an yapık,
peyderpey indirdik." (İsra Suresi/105-106) ayetlerinin
bildirdiğine göre 23 senede vahiy tamam olmuştur.
Kur’an-ı
Kerim, kendisinden bahsederken birçok ayette, “el-Kur’ân” ve “el-Kitâb”
kelimelerini kullanmıştır. Bu isimler onun hem okunan hem de yazılan bir vahiy
olduğuna işaret etmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) gelen vahiyleri
öncelikle insanlara tebliğ ediyor, ardından bunu vahiy kâtiplerine yazdırıyor
ve insanlar da bu sözleri hemen ezberleyerek hem gönüllere hem de sahifelere
nakş oluyordu. Nazil olan ayetlerin Mekke döneminin ilk yıllarından itibaren
yazıldığına dair bizzat Kuran-ı Kerim'de (el-Furkan 25/5; et-Tûr 52/1-3;
Abese 80/11-16; el-Beyyine 98/2), hadis kaynaklarında (Müsned,
III, 12, 21, 39, 65; Buhârî, “Cihâd”, 129, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 4; Müslim,
“İmâre”, 24/92-94, “Zühd”, 16/72; İbn Mâce, “Cihâd”, 45; Tirmizî, “Tefsîr”, 10) ve
tarih kitaplarında deliller bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz
(s.a.v) tarafından görevlendirilen vahiy kâtipleri nâzil olan âyetleri o
zamanda mevcut olan yaprak taşlar, hurma dalları, kemik, deri parçaları gibi
malzemeler üzerine yazıyorlardı (Buhârî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 4) Resûl-i
Ekrem’in vefat ettiği yılın ramazan ayındaki son okuyuş karşılıklı olarak
ikişer defa gerçekleşmiş, böylece mushaf ortaya çıkmıştır. (Buhârî,
“Bedʾü’l-vaḥy”, 5, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 7, “İʿtikâf”, 17, “Menâḳıb”, 25;
Müslim, “Feżâʾil”, 50, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 98, 99; Nesâî, “Ṣıyâm”, 2)
Yemame
savaşındaki hafız sahabelerin şehit olmasıyla endişelenen Hz. Ömer Kuran-ı
Kerim'in mushaf haline getirilmesini Halife Hz. Ebû Bekir'e teklif
etmiş, Hz. Ebu Bekir de Zeyd b. Sâbit’ başkanlığında bir heyet
belirleyerek, yazılı Kur’an nüshaları ve parçalarını toplatıp mushaf haline
getirtmiştir. Toplanan bu mushaf, Hz. Osman zamanında aslından yazılarak
çoğaltılıp, birer hafız ile birlikte Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve
Bahreyn’e gönderilmiş, bir nüsha da Medine’de bırakılmıştır (Dânî,
el-Muḳniʿ, s. 19; Zerkeşî, I, 334; Süyûtî, el-İtḳān, I, 189-190).gönderilmiştir.
Emeviler döneminde Halife Abdülmelik b. Mervân’ın Irak valisi Ziyâd b.
Ebîhi, Ebü’l-Esved ed-Düelî'e emrederek, Kuran-ı
Kerim'i yanlış okumalarının önlenmesi için mushafı baştan sona
harekeletmiştir. Daha sonra Irak Valisi Haccâc zamanında noktalama
işaretleri kullanılarak yazılan mushaflar, İslâm âleminin her tarafına
yayılmıştır. Halil b. Ahmed noktalama işaretleri ve harekelere de son şeklini
vererek Kur’an-ı Kerim günümüzdeki şeklini almıştır. Bütün bu çalışmalar,
çok titiz bir çalışma ile yapılmış ve hiçbir tahrifata uğratılmadan ilk haliyle
muhafaza edilmiştir.
Hz. Osman’ın Mushaflarına göre Kur’an’da 114 sure bulunmaktadır. Kur’an’ın en kısa süreleri üçer âyetlik Asr, Kevser ve Nasr, en uzun sûresi 286 âyetten meydana gelen Bakara’dır.
"Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyacak olan da yine biziz." (Hicr Suresi-9)
Taberî, bu âyeti “Biz muhakkak ki Kur’an’ı koruyup içine onun aslında bulunmayan bir ifadenin, bir yanlışın karışmasını veya hükümlerinde, hadlerinde, farzlarında bir eksiklik meydana getirilmesini engelleyeceğiz” şeklinde açıklamıştır. (Taberi Tefsiri, XIV, 7) Buna göre daha önceki kutsal kitapların mâruz kaldığı eksilme, değişme, bozulma, kaybolma gibi tahrifat halleri, Kur’an’ı Kerim için söz konusu olamaz. Kur’an-ı Kerim, Peygamber’e geldiği şekliyle kıyamete kadar varlığını ve ilk halini koruyacaktır. Çünkü Kur’an-ı Kerim'i Rasülüne indiren Allah (c.c), onu koruyacağını da bizzat vaad etmiştir ve Allah'ın vaadi şüphesiz haktır, kesindir.
"İşte bu Kur`an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah`tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız" (el-En`âm, 155)
"Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, kalplerdeki hastalıklara bir şifa, inananlara bir rehber ve rahmet gelmiştir." (Yunus, 57)
"Bu Kur`an, akıl sâhiplerinin, ayetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitaptır" (Sâd, 29).
"Onlar, hâlâ Kur`an`ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah`tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (en-Nisâ, 82)
"O Kur`an, insanları Hakk`a ulaştırır; helâl ile haramda ve din
hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (el-Bakara, 185)
"Kur`ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, müminlere derecelerle kurtuluşu
müjdeleyicidir" (el-Bakara,
97)
"Şu indirilmiş Kur`an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil`i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. åhirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur`an`a da inanırlar" (el-En`âm, 92)
Kur’an-ı Kerim, Allah (c.c) tarafından muhafaza altındadır ve kıyamete kadar asla bozulmayacak tek kitaptır. Kur’an-ı Kerim diğer ilahi kitaplardaki bozulma ve tahrifatları açıklamak ve dinin hükümlerini bildirmek için nazil olmuş eşsiz bir kitaptır. Diğer gönderilen kitaplar insan eliyle tahrif edilmiştir.
Tevrat, İncil ve Zebur hak
olarak gönderilmiş olmasına rağmen zamanla insan eliyle yapıları
değiştirilmiştir. Bu kitaplar hakkında kısaca bilgi vermek yerinde
olacaktır.
Hristiyanlar,
Yahudilerin kutsal kitabına Ahd-i Atîk
demişlerdir. Hristiyanlara göre, Allah ile insanlar arasındaki son
ahid, Hz. Îsâ vasıtasıyla yapılmış olan ahittir. Hristiyanlar, bu
yeni ahdin yazılı ifadesi olan metinlere Ahd-i Cedîd, daha önceleri Allah ile
İsrâiloğulları arasında yapılan ahdi ihtiva eden metinlere de Ahd-i Atîk gibi
bir kavram türetmişlerdir. Ahd-i Atîk’i teşkil eden kitaplar, tarihin
belli bir döneminde ve aynı anda yazıya aktarılmamıştır; uzun tarihî seyir
içinde çeşitli zamanlarda ortaya çıkan bu eserler, uzun süre şifahî olarak
nakledilmiş, söz konusu edilen olaylardan asırlarca sonra ve bugün nisbet
edildikleri şahısların dışındaki kişilerce kaleme alınmışlardır. Ahd-i
Atîk’in başlangıçta bir değil birçok metni söz konusuydu. Bunu Ahd-i Atîk’te
birkaç defa zikredilen metinlerden anlamak mümkündür. Milâttan önce III. asra
doğru Ahd-i Atîk’in en az üç ayrı metni mevcuttur.
Ahd-i Atîk, Hristiyanlar tarafından kutsal kabul edilmekte ve Kitâb-ı Mukaddes’inin ilk bölümünü teşkil etmektedir. Ahd-i Atîk’te verilen bilgilerin tarihî gerçeklere uygunluğunu tesbit etmek için Batı dünyasında XVI. asırdan itibaren tenkit faaliyetlerine başlanmış, ilimlerin ve teknik araştırmaların gelişmesi nisbetinde birtakım sonuçlara ulaşılmıştır. Metin tenkidi çalışmalarıyla Ahd-i Atîk’teki kelimelerin menşei, üslûp, metnin aslına uygunluğu ile mevcut çelişkiler ve tekrarlar ortaya konmuştur.
Neticede Tevrat’ın muayyen bir dönemde ve bir tek kişi tarafından değil, farklı dönemlerde çeşitli yazarlar tarafından kaleme alındığı, düzeltme, değiştirme ve ilâveler yapıldığı, bu haliyle derleme bir kitap olduğu, Yahudi geleneğinin kabul ettiği gibi bir tek kişiye yani Hz. Mûsâ’ya nispet edilemeyeceği, tarihî ve ilmî verilerle ortaya konmuştur. Bu durum, Tevrat’ın tahrif edilmiş bir kitap olduğu hususundaki Kur’an hükmünü teyit etmektedir. Ahd-i Atîk’i teşkil eden diğer kitapların da nisbet edildikleri şahıslar tarafından kaleme alınmadığı, daha sonraki dönemlerde farklı kişilerce yazılıp çeşitli düzeltme ve ilâveler yapıldığı, metne müdahalelerde bulunulduğu, bu kitapların istinsahı sırasında müstensihlerin bilerek veya bilmeyerek birçok değişiklik yaptıkları yine bu ilmî tetkiklerle ortaya çıkarılmıştır.
İncil
kelimesini, Ahd-i Cedîd külliyatı içinde Hristiyani anlamda ilk defa
Pavlus “Îsâ tarafından öğretilen yeni doktrin” anlamında kullanmıştır.
Hristiyanlara göre Ahd-i Cedîd’de incil, yazılı bir metni değil, Mesîh ve havarilerin
bildirdiği mesajı ve müjdeyi, şifahî tebliği ifade eder. Hristiyan inancına göre Hz. Îsâ İncil’i yazmamış, sadece
tebliğ etmiş ve havârilerden onu tebliğ etmelerini istemiştir. Nitekim
uygulamada da İncil yazıya geçirilmeden önce şifahen nakledilmiştir. Pek çok kişi Hz. Îsâ ve onun mesajıyla ilgili gördüklerini ve
duyduklarını, özel araştırmaları sonucu ulaştıkları bilgileri yazıya geçirmiş
ve ortaya çok sayıda İncil çıkmıştır. Hristiyanlık, İncil adı verilen çok
sayıdaki kitap arasından sadece dördünü muteber addederek “ilham edilmiş
kitaplar” listesine dahil etmiş, diğerlerini ise apokrif sayarak
reddetmiştir. Bugünkü İnciller farklı kişilerce, muhtelif yer ve
zamanlarda, çeşitli cemaatlere hitaben yazılmıştır. Sinoptik
İnciller’le (Matta, Markos, Luka) Yuhanna İncili arasında farklılıklar olduğu
gibi sinoptik İnciller kendi içlerinde de çelişkiler taşımaktadır. İslâm’a göre Hristiyanlığın muteber saydığı dört
İncil’den hiçbirini Hz. Îsâ’ya nisbet etmek mümkün değildir. Bu dört İncil, ne
Hz. Îsâ’ya vahyedilen İncil’dir ne de onun yaşadığı dönemde kaleme alınmıştır. Zaten
Hristiyanlar da bunu kabul etmektedirler. Onlara göre Hz. Îsâ ne yazmış, ne de
yazdırmıştır. Mevcut İnciller Hz. Îsâ’nın semaya çekilmesinden çok sonra
muhtelif kimseler tarafından kaleme alınmıştır. Hz. Îsâ Ârâmîce konuştuğu halde
bugünkü Ahd-i Cedîd kitaplarının tamamı Grekçe olarak yazılmıştır.
Kur’an-ı Kerim, mevcut kitaplarla karşılaştırılmayacak derecede muazzam bir kitaptır. Kur’an-ı Kerim, ne Eski Ahit'in tarih kitaplarındaki gibi bir tarih anlatımı, ne de Yeni Ahit'in "İncil" ya da mektuplarındaki gibi bir "peygamber biyografisi" içerir. İnsan yazımı olduğu izlenimi verebilecek tek bir satırı dahi Kuran-ı Kerim'de yoktur, tüm Kuran tek bir bütündür ve bu bütünün hepsinin Allah'ın sözü olduğu açıkça hissedilmektedir. Kur’an-ı Kerim, Eski Ahit gibi bin yıla yakın bir süreçte yazılmamıştır. Ya da İnciller gibi kendisini getiren peygamberin ölümünden 40-50 yıl sonra kaleme alınmamıştır. Günümüzde elde bulunan en eski Kur’an-ı Kerim nüshası—Hz. Musa'dan 500 yıl sonraya ait en eski Tevrat nüshasının ya da Hz. İsa'dan üç yüzyıl sonraya ait en eski İncil nüshasının aksine—peygamberimizin vefatından çok kısa bir süre sonra yazılmış olan Hz. Osman'ın üzerinde şehit edildiği Mushaf’tır. Kuran'ı Kerim'in ilk vahyedildiği günden bu yana tek harfi bile değişmeden bize kadar ulaşmış olması, tarihsel verilerle de ispatlanan açık bir gerçektir.
Kuran'ı Kerim'i Yeni Ahit'ten ayıran önemli bir özellik, onun peygamberleri övmek için yazılmış bir "mersiye" olmayışıdır. Yeni Ahit Hz. İsa'ya yapılmış bir övgüdür, dahası onu ilahlaştıran ifadelerle doludur. Oysa tüm Kuran'da sürekli övülen ve yüceltilen tek bir varlık vardır; O da Allah'tır. Kitabın indirilişinin amacı da, insanları O'nun yoluna davet etmektir. Peygamberimizi ve diğer peygamberleri öven ayetlerin sayısı oldukça sınırlıdır.
Kuran'ı Kerim'in bir başka özelliği, Tevrat'a ve İncil'in aksine, içinde hiçbir çelişki ve uyumsuzluk barındırmamasıdır. Bu özellik o kadar kesindir ki, Kuran'ı Kerim "onlar hâlâ Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı" (Nisa, 82) diyerek bu konuda açıkça meydan okur. Hiçbir kimse tarafından cevaplanamamış olan bir başka meydan okuma şöyledir:
Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)’den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sure getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın. Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının. (Bakara, 23-24)
Kuran'ı Kerim'in bir başka özelliği astronomi, biyoloji gibi konulardan verdiği bilgilerin, o dönemin yetersiz bilim anlayışından ve batıl inanışlarından tümüyle farklı oluşudur. Ayetlerde tarif edilen ya da haber verilen bilimsel gerçekler, 20. yüzyıl bilimi tarafından ulaşılan bulgulara büyük bir paralellik göstermektedir.
Kuran'ı Kerim'in edebi yönü de son derece üstündür. Kuran'ı Kerim'in indiği dönemde yaşayan ve bütün sanatları birbirleri ile yarıştırarak güzel sözler üreten eşsiz Arap şairleri, Kuran'ı Kerim'in karşısında dize gelmişler ve aciz kalarak Kuran'ı Kerim'in edebi belagatını kabul etmişlerdir.
Bunun yanısıra, Kuran'ı Kerim'de çok ilginç matematiksel ifadeler vardır. Bu konuda, Kuran'ı Kerim'i bir şifre kitabı gibi görmek son derece abestir. Zaman zaman Kuran şifreleri adı altında bu bağlamda aşırıya gidenler olmuştur. Hatta bazen küfre meyledecek kadar hidayetten uzaklaşanlar da ortaya çıkmıştır. Nitekim bu konuda 19 sayısı örnek olarak gösterilebilir. Müdessir Suresi'nde 30. ayette "“Onun üzerinde on dokuz vardır.” hitabı dikkat çekilen 19 sayısı, Kuran'daki bazı kavramların, örneğin Besmelenin harf sayısını ve Besmelenin içindeki kelimelerin Kuran'ı Kerim'de tekrarlanma sayılarını belirler. (Bu kelimeler, şaşırtıcı biçimde, tüm Kuran'da 19 sayısının katları kadar geçerler.) Müfessirler, 30. ayetteki “on dokuz” sayısını “cehennemde görevlendirilmiş olan on dokuz melek; meleklerden on dokuz grup; on dokuz saf; her birinin emrinde bir grup melek bulunan on dokuz yönetici melek” şekillerinde yorumlamışlardır (Zemahşerî, IV, 184; Şevkânî, V, 378; İbn Âşûr, XXIX, 298). Nitekim Tahrîm sûresinin 6. âyetinde de cehennemin başında iri cüsseli, sert tabiatlı ve Allah’ın emirlerini hemen uygulayan meleklerin bulunduğu bildirilmiştir. Râzî, insanın günah işleyip cehenneme girmesine sebep olan beden ve zihin güçlerini on dokuz olarak tesbit etmiş; cehennemde gözetim vazifesi yapan zebânîlerin sayısı ile bu güçler arasında bir ilginin bulunduğunu ifade etmiştir (XXX, 203).
Kuran'ı Kerim'de bazı kelimelerin tekrarlanma sayıları da ilginçtir. "Gün" kelimesi tüm Kuran'ı Kerim' de 365 kez geçer. "Günler" 30 kez, "ay" 12 kez geçmektedir ki bu sayılar bugün bildiğimiz zaman kavramlarına tegabül eder. Bazı birbirine zıt kavramların sayılarında da ilginç bir ilişki vardır. "Şeytan" ve "melek" kelimeleri 88'er kez, "dünya" ve "ahiret" kelimeleri 115'er kez Kuran'ı Kerim' de geçer. Yaz-sıcak ve kış-soğuk kelimeleri 5 er kez geçmektedir. Cezalandırma 117 kez geçerken affetmek ise bunun iki katı 234 defa Kuran'ı Kerim' de yer alır. Aynı şekilde zenginlik 26, fakirlik 13 kez Kuran'ı Kerim' de zikredilir.
Çok kısa bir biçimde özetlediğimiz bu gerçekler, Kuran'ı Kerim'in bir insan sözü olamayacağını ispatlayan açık delillerdir. Kuran'ı Kerim, Allah'ın Resulü Hz. Muhammed'e (s.a.v) indirdiği vahiydir ve indiği günden itibaren hiç değişmeden bize kadar eksiksiz olarak ulaşmıştır.
Diğer iki İlahi kitap, yani Tevrat ve İncil ise tahrif olunmuş, insan eliyle değiştirilmiş, "insan sözü" ile karışmışlardır. Kuran'ı Kerim'in inmesindeki temel nedenlerden biri de zaten bu tahrifattır. Allahü Teala (c.c) "Kendilerini Allah’a vermiş olan peygamberlerin ve -Allah’ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- rablerine teslim olmuş zâhidlerin, bilginlerin Yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat’ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide, 44) ifadesiyle bu Tevratın da zamanında bir rehber olduğunu haber verir. Ancak bu rehberlik Yahudilerin Tevrat'ı bozması ile sona ermiştir. Kuran'ı Kerim, "Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler; sonra o kelâmı iyice anlamış olmalarına rağmen yine de bile bile onu tahrif ederlerdi.”(Bakara, 75) buyurarak bu gerçeği bizlere açıklar.
Hz.Davud'a (a.s.) gönderilen Zebûr'dan (bk. Nisâ, 4/163; İsrâ, 17/55; Enbiyâ, 21/105) sadece birkaç Mizmar (Mezmûr) kalmış, diğerleri kaybolmuştur. Yahudi ve Hristiyanların kutsal kitap olarak kabul ettikleri Tevrat ile İnciller, nazil olduktan yıllar sonra yazılarak bugün Kitab-ı Mukaddes adlı kitapta toplanmıştır. "De ki: "Musa'nın insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği Kitap'ı kim indirdi? Ki siz onu kağıtlara yazıp bir kısmını gösterip çoğunu gizlersiniz, atalarınızın ve sizin bilmediğiniz size onunla öğretilmiştir." "Allah" de, sonra da onları daldıkları sapıklıkta bırak, oynasınlar." (En'âm, 6/91) Ayrıca, Yahudi bilginlerinin ve Hristiyan rahiplerinin çıkar sağlamak için Allah'ın kendilerine indirdiği kitapları değiştirdikleri Kuran-ı Kerim'de belirtilir. (Bakara, 2/41-59, 75, 79, 174, 175; Ali İmran, 5/71, 78; Nisâ, 5/44, 46; Maide, 5/13, 68; Tevbe, 9/34) "Yahudiler "Üzeyir Allah’ın oğludur" dediler, Hristiyanlar da "Mesîh (Îsâ) Allah’ın oğludur" dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar!" (Tevbe Suresi-30) "De ki: "Ey Ehl-i kitap! Hakkın sınırlarını aşarak dininizde aşırılığa gitmeyin. Daha önce kendileri saptığı gibi birçoklarını da saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluluğun keyfî istek ve arzularına uymayın."(Maide Suresi-77) ayetleri ehli kitabın kendilerine inen kitaplardaki yaptıkları tahrifatları bizlere açıklamıştır. Kuran-ı Kerim'de bir ayette: "Sana kitabı, özellikle ayrılığa düştükleri konuda onları aydınlatman için ve inanan bir topluluğa rehber ve rahmet olsun diye indirdik." (Nahl, 64) buyrularak, Yahudi ve Hristiyanların kendi elleriyle tahrif ettikleri ilahi kitaplardaki hükümleri, Kuran-ı Kerim'in eşsiz mucize özelliği ile tüm insanlığa açıkça aydınlattığı ifade edilir. Bu yüzden, insanoğlunun kurtuluşunun yegane anahtarı, ancak ve ancak Kuran-ı Kerim'dir. Bütün bu ayetler, dinleri birleştirme, dinler arası ittifak, dinler arası hoşgörü, İbrahim dinler, medeniyetler buluşması, ...vs gibi Vatikan/Siyonist tuzağı, şeytani fikirler birer safsata ve saçmalık olup, bu tür zehirli akımlara verilecek en güzel cevap aşağıdaki Ali İmran suresindeki ayetlerdir.
"Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur." (Ali İmran suresi-19) "Kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır."(Ali İmran suresi-85)
Hakikat Kuran-ı
Kerim'dir Öyleyse O'na sımsıkı sarılmak lazım gelir. Sözümüzü Hadis-i
Şeriflerle noktalayalım. "Kuran apaçık bir
nur, hakim bir zikir ve en doğru yoldur." (Darimi,
Fedailü’l-Kuran, 1; Beyhaki, Şuab, 3/226, hno: 1789)
"Kuran-ı Kerim, Allah Teala`nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir
ipidir." (Ahmed
b. Hanbel, Müsned, 5/182; Tirmizî, Menakıb, 31)
"Kuran`ın diğer sözlere karşı üstünlüğü: Allah’ın yarattıklarına karşı
üstünlüğü gibidir.” (Darimi,
Fedail-ül Kuran, 17; Tirmizi, Fedail-ül Kuran, 25)
“Kim Allah’ın Kitabından bir ayet dinlerse, ona kat kat hasene-sevap
verilir. Kim de bir ayet okursa, o, kıyamet gününde o kimse için nur
olur." (Ahmed
b. Hanbel, Müsned, 2/341)
"Evlerinizi namaz kılarak ve Kur`an okuyarak nurlandırınız." (Beyhaki, Şuab, 3/403, 1875;
Suyuti, Camiu's-Sağir, 2/188)
Son söz
olarak, insanoğlunun tüm bunlardan hareketle, kendisini yaratmış olan Allah'ın
Sözü olan Kuran'ı Kerim'i bilmesi, anlaması, hakkıyla amel etmesi ve kurtuluşa
giden yegane yolun da Kuran'ı Kerim'in gösterdiği yol olduğunu kabul etmesi
lazım gelir.
Allah’ım! Bizi sırat-ı müstakimde sabit kıl, bizi Kuran'ı Kerim'in rehberliğinde Müslüman olarak yaşat ve Müslüman olarak canımızı al. (Amin)
Kaynaklar:
Ömer Faruk Harman, "Kitâb-ı Mukaddes", Hikmet Tanyu, "Ahd-i Cedîd", Abdulhamit Birışık, "Kur’an", TDV İslâm AnsiklopedisiBebeklere güzel isim vermek
Yeni doğmuş bebeklere güzel isim koymak
lazımdır. Konu ile ilgili İmam Rabbani bir mektubunda, şu dikkat çekici sözleri
bizlere aktarır.
“Ne kadar şaşılacak şeydir ki, kıymetli
teveccühünüze kavuşmakla şereflenen şairlerden birinin, bir kafir ismini soyadı
aldığını işittim. Hem de, kendisi seyyidlerden, sevmemiz lazım gelen büyüklerden
biridir. Keşki bunu duymasaydım. Bu alçak ismi acaba niçin aldı? Bir türlü
anlayamıyorum. Böyle isimleri almaktan, korkunç aslanlardan kaçmaktan, daha çok
kaçmak lazımdır. Böyle isimleri, her çirkinden daha çirkin görmek lazımdır.
Çünkü, bu isimler ve onların sahipleri, Allahü Telanın düşmanlarıdır. Onun
Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” düşmanlarıdır. Müslümanların,
[ister Hristiyan olsun, ister Yahudi olsun, isterse kitapsız olsun bütün]
kafirleri düşman bilmesi emir olunmuştur. Bu gibi pis isimleri, evladına
koymamaları, her Müslümana vaciptir. Benim tarafımdan ona söyleyiniz! Bu ismi
değiştirsin! Onun yerine, ondan hayırlı ve Müslümana yakışan bir isim koysun.
Müslüman olana, Müslüman ismini koyması
yakışır. Allahü Teala’nın sevdiği ve Onun Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve
sellem” beğendiği, İslam dininde bulunmakla şereflenmiş bir kimsenin haline
uygun da, ancak budur. [Ebu Davud ve Muhammed ibn Hibban bildiriyor ki,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kıyamet günü isimlerinizle
ve babalarınızın isimleri ile çağrılacaksınız. Onun için güzel isimler alınız!) buyurdu.
Tirmizî bildirdiğine göre Aişe “radıyallahü anha” buyurdu ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” çirkin isimleri değiştirirdi).] Tirmizî ve İbni Mace “rahmetullahi aleyhima” bildiriyor: Abdullah bin Ömer “radıyallahü anhüma” buyurdu ki, (Hazret-i Ömer’in bir kızının adı Asiye yani isyan edici idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, onu değiştirdi. Cemile yaptı). Bunlar gibi, daha birçok insan, yer ve sokak ismini değiştirerek, Müslümana yakışan isimler taktığını Ebu Davud bildirmektedir. Hadis-i şerifte, (Kötü zan altında kalınacak yerlerden kaçınız!) emir olundu.
Dinsizlik alameti olan ve bu zannı
uyandıran isimleri koymaktan, [sözleri söylemekten ve alametleri kullanmaktan
ve işleri yapmaktan] kaçınmak, her Müslümanın vazifesidir. Bekara suresi,
221. ayetinde mealen, (Mümin olan bir köle, kafir olan bir beyden, daha
kıymetlidir!) buyuruldu. (Mektubat –Cilt 1, Mektup 23 )
"İman etmedikleri sürece Allah’a
ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin
hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir. İman etmedikleri sürece
Allah’a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Şundan
da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür
kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni
ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye insanlara
âyetlerini açıklar." (Bakara Suresi/221)
Peygamber Efendimiz ﷺ güzel isim sahibi olma
ile ilgili şu uygulaması bizlere yol göstericidir: Peygamber Efendimiz ﷺ bol sütlü bir deve hakkında:“Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir
adam ayağa kalkmıştı ki, Rasulullah (sav) adama:“İsmin ne?” diye sordu.
Adam:“Mürre (acı)” diyince ona “Otur!..” dedi. Peygamber Efendimiz ﷺ) tekrar:“Bunu
kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Peygamber Efendimiz ﷺ ona da:“İsmin ne?” diye sordu. Adam:“Harb” diyince, ona da:
“Otur!..” dedi. Rasulullah (sav):"Bu deveyi bize kim sağacak?” diye
sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. O da“Ya’iş”
(yaşıyor) cevabını alınca ona,“Sen sağ” dedi. (Muvatta, İsti’zan 24)
İslam alimlerinin bildirdiğine göre, "Allah", "Lafza-i
celal" gibi "Rahman" isimleri gibi isimler, Yaratıcımız olan
Allah'tan başka hiçbir varlık için kullanılamayacak özel isimlerdendir. Asla
başka bir varlığa isim olarak verilemez. (Taberi, 1/130) Allah’a
mahsus bir vasfı ifade den isim ve sıfatlarla isimlenmek caiz değildir. Mahşerde
her çocuk, konan ismiyle çağrılacaktır. Şayet çocuğun ismi kötü manaya gelen
gayri müslim ismi ise, mahşer halkı önünde isminden dolayı utanan
çocuk,"Allah beni doğuştan Müslüman olarak dünyaya gönderdi, sen neden
bana kötü manaya gelen ismi koydun?" diye isim koyandan davacı
olacaktır. Peygamber Efendimizin ﷺ kötü manaya gelen yabancı isimleri iyi
manaya gelen Müslüman isimleriyle değiştirmiştir. Mesela (Uzza putun kulu)
manasına gelen (Abdu'l-uzza)'yı, Allah'ın kulu manasına gelen (Abdullah) ile
değiştirmiştir. Ateş parçası manasına gelen (cemre)'yi de güzel kız manasına
gelen (cemile) ile Harp ismini de Hasan'la düzeltmiştir.
Son söz olarak, isim koymak çok önemli olmakla birlikte, güzel isim sahibi olmanın da ahiret için yeterli olmayacağı, kişilerin salih amellerle bu dünyadan beka alemine gitmelerinin lazım geldiği bilinmelidir. Ayrıca yeni doğmuş çocuklara isim koyan büyüklerin, özellikle anne ve babaların yavrularına karşı ilk görevlerini yerine getirirken hassas davranmaları gerekir. Gayri müslim kimliğini çağrıştıran, anlamsız, kötü manalara gelen, hiçbir şey ifade etmeyen, İslam'a yabancı isimler koymaktan anne ve babaların kaçınmaları, mahşerde kötü isim sahibi çocukların şikayetiyle karşılaşmaktan kendilerini kurtaracaktır inşallah.
Verimli Ders Çalışma Teknikleri
Dini Eğitim ve Muhabbet
Zehirli bozuk tohum ekmek, dini, din derslerini, dinden haberi olmayanlardan öğrenmek ve din düşmanlarının kitaplarından [mecmualarından] okumaktır. Çünkü, din cahilleri, nefsine uyar, keyfi peşinde koşar. Dini, işine geldiği gibi söyler. Karşısındakinin de nefsini azdırır ve kalbini karartır. Çünkü, din cahilleri, din dersi verirken [din kitabı yazarken], İslamiyet’e uygun olmayanı uygun olandan ayıramaz. Gençlere neleri ve nasıl anlatmak lazım geldiğini bilemez. Kendi gibi, talebesini de cahil yetiştirir. Birçok şeyler okuyup ezberlemekle, [başka ilim kollarında söz sahibi olmakla, fen ve sanat şubelerinde ihtisas kazanmakla] insan din adamı olamaz, [din kitabı yazamaz] ve din bilgisi veremez.
Bir din alimi, gençlere din öğreteceği zaman, bunlara
önce, dinsizler, İslam düşmanları [ve cahil din adamları] tarafından şırınga
edilen, yanlış propagandaları, iftiraları anlayıp, anlatıp, onların temiz ve
körpe kafalarını bu zehirlerden temizler. Zehirlenen ruhlarını tedavi eder.
Sonra, yaşlarına, anlayışlarına göre, İslamiyet’i ve meziyetlerini,
faydalarını, emirlerindeki ve menlerindeki hikmetleri, incelikleri ve insanlığı
saadete ulaştırdığını, onlara yerleştirir. Böylece gençlerin ruh bahçelerinde dertlere
deva, ruhlara gıda olan nefis çiçekler yetişir.
Böyle bir din alimini ele geçirmek, en büyük kazançtır. Onun bakışları, ruhlara işler. Sözleri, kalplere tesir eder. Din-i İslam’ı, Hazır lokum gibi yutmak, susuz kalmış iken, soğuk şerbet içip ciğerlerine kadar serinleyebilmek, ancak böyle bir Allah adamının sunması ile mümkündür.” (Mektubat –Cilt 1, Mektup 23 )
Ramazan-ı Şerifin Bereketi
(Mektubat, İmam Rabbani –Cild 1, Mektub 4 )
Nefs Muhasebesi ve Kibir
Nefis muhâsebesi, ömrün her günü her saati dikkate alınarak ve vücûdun bütün âzâları hesâba katılarak yapılmalıdır.












