İnsan Hayatı Üzerine

Etiketler :
İnsanın  hayatı,  tat  ile  acının  güzergâhıdır.  İnsan  ruhu;  acıdan  gocunur, tattan  hoşlanır.  Şimdiki  zamandan  geleceğe,  insan  faaliyetlerini düzenleyen şey, korku ile ümidin ard arda karşılaşması ve çarpışmasıdır. İnsan  hayatı  iç  ve  dışın  karşılıklı  ilişki  içinde  olmasıdır.  İster  istemez herkes, hayatındaki ümit ve korku sebebinin yalnız kendisi olmadığını az çok  sezer.  Bu  da  kendi  kendisine  bırakılan  insanın  bir  hiç  olduğunu anlatır.  Fakat  ne  olursa  olsun  hiçbir  kişi  kendi  kendine  bu  aczin sahasından  çıkamaz.  Aklı  olanlar  da  ümit  ile  korkunun  bu  çekicilik  ve iticiliğinden ayrılamazlar.
İnsan ruhunda ne ümidin sonu vardır, ne de korkunun. Yaratılışta ümit sebepleri  sınırlı  olmadığı  gibi,  korkunun  sebepleri de  sınırlı  değildir. İnsan ruhu, zaman zaman belli ümitler ve belli korkular karşısında birbiri ardınca  üzülürken  bir  taraftan  da  bütünüyle  belli  olmayan,  uçsuz, bucaksız  ümitlerin,  korkuların  mutlak  etkisi  altında  bulunur.  Burada bütün  ümitlerle  bütün  korkuların  karşı  karşıya  yer  alarak  bir  noktada buluştuklarını görür ki bu da gerçeğin ta kendisidir. O zaman kendisinde öyle bir ilgi uyanır ki, bu ilgi bir taraftan bütün sevgileri, diğer taraftan bütün korkuları içine alan bir korku ve ümit heyecanı ile ortaya çıkar. İşte insan  ruhunun  böyle  bütünüyle  etkilendiği  kayıtsız  bir  korku  ve  ümit sebebine  karşı  duyduğu  bu  ilgi  yaratılışta  insan  fıtratında  var  olan, kendisine  ibadet  edilen  ve  ibadet  düşüncesinin  başlangıç  noktasıdır  ki, bütün  vazife  duygusu  bunda  toplanır.  Her  şahsın  ahlâkî  cibilliyeti, geleceği,  mutluluğu,  mutsuzluğu  bundaki  ciddilik  ile  her  bakımdan birbirine denktir. İnsan bu duygusunu neye bağlarsa tapınılanı odur.
Bazen cahillik ve bazen terbiye ve alışkanlıktaki özellik dolayısı ile bazı vicdanlar yükselemez de belirli ve sınırlı bir ümidin baskısı altında veya bir  korku  tarafından  yenilgiye  uğramış  olarak  kalırlar.  Ona  belirli  bir zaman  içinde  bütün  varlığıyla  öyle  bağlanır  ve  öyle güçsüz  olur  ki,  o lezzeti  feda  etmeye  veya  o  acıya  göğüs  germeye  kendisince  imkân olmadığını  düşünür.  Artık  o,  bu  ümidin  sebebini  öyle  sevmiş  veya  o korkunun  sebebinden  öyle  yılmıştır  ki,  bunlar  ona  bütün  sevgilerin gayesi veya bütün korkuların sonu gibi görünür. Sanki birisi varlığın ta kendisini,  diğeri  yokluğun  ta  kendisini  temsil  eyler.  O  zavallı  vicdanın sınırlı  ve  sonlu  yaratılmış  bir  sebebe  böyle  bütünüyle  bağlanıvermesi onun  huzurunda  öyle  alçalmalara,  öyle  tapınmalara  sürükler  ki,  bütün şuur  o  küçülmeye  boğulur.  O  andan  ilerisini  görebilecek  akıldan  iz kalmaz. İnsanlara gerçek mabudu ve gerçek kulluk ilgisini unutturarak, bütün  belaları  meydana  çıkaran  şirkin  esas  kaynağı  budur.  Allah'a  şirk koşanların canlı, cansız, türlü türlü putları, yalan ve haksız mabutları hep bu  duygu  ile  ortaya  çıkmıştır.  İnsan  hayatında  hâlâ böyle  vicdanlar, zannedildiğinden  daha  çoktur.  Hatta  kendilerini,  mabud  ve  ibadet düşüncesi ile hiç ilgili değillermiş gibi sananlar  bile her an böyle mabud değiştirir  dururlar.  Bütün  hayatlarını  mutlak  şüphe içinde  geçirirler  ve kendileri  öldükten  sonra  geride  kalacakları,  bir  an bile  düşünmezler. Fakat  şurası  bir  gerçek  olup  kesin  olarak  bilinmesi gerekir  ki,  bütün varlığını geçici şeylere bağlayan  her gönül, zarara ve tehlikeye adaydır. Çünkü o geçici cazibe bir gün olup kopacaktır. Hangi geçici varlık vardır ki, sana senden önce yıkılıp gitmeyeceğini ve senin bütün emellerini sana bağışlayacağının  sözünü  ve  güvencesini  verebilir?  Ayağının  altındaki yer,  başının  üstündeki  güneş  bile  sana  bu  güvenceyi veremez.  O güvenceyi Hayy ve Kayyûm (diri ve ayakta) olan yaratıcı Allah Teâlâ'dan başka  verebilecek  hiçbir  şey  yoktur.  Gerçekten  ibadet  onun  hakkıdır. Ancak  ona  ibadet  edenlerdir  ki,  diğer  ümitlere,  korkulara  kendini tamamen  kaptırmaz,  vazifesi  yolunda  şaşırmaz  ve  onlardan  herkes faydalanır.
Hz. Peygamber (s)'in vefatı üzerine bütün ashâb-ı kiram çok üzülmüş ve adeta şaşırmış idiler. Hz. Ömer bile; "Peygamber vefat etmedi ve etmez, her  kim  öyle  derse  vururum."  demeye  kadar  varmıştı. Fakat  Hz.  Ebû Bekir  "Muhammed,  sadece  bir  peygamberdir.  Ondan  önce  de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz gerisin geri  küfre  mi  döneceksiniz?  Kim  geri  dönerse,  Allah'a  hiçbir  ziyan veremez.  Allah,  şükredenleri  mükâfatlandıracaktır." (Âl-i  İmran,  3/144) âyetini  okuyup;  "Ey  müminler!  Eğer  Muhammed'e  ibadet  ediyorsanız işte o vefat etti ve eğer onu gönderen yüce Allah'a ibadet ediyorsanız O ölmez diridir" meâlindeki nutkunu söyleyince ashab-ı kiram kendilerine gelmişlerdi. Bu gerçek her zaman, gerçeğin ta kendisi ve bu kanun, her zaman geçerli olan bir kanundur.
Gönüller  ölümlü  şeylere  bağlandığı  zaman,  çok  vakit ümidin  başlangıç noktası ile korkunun başlangıç noktasını başka başka görür ve o zaman bakarsınız  bir  tarafta  güzel  sevgi  mabudları,  bir  tarafta  da  kahraman korku mabudları dizilmiştir. İkisinin arasında kalan zavallı kalb, ikisine de  kendini  sevdirip  korkusunu  gidermek,  ümidine  ermek  için  ne heyecanlarla  kıvranır,  akıl  almaz  saçmalıklar,  küçülmeler  ve  saygı göstermeler meydana koyarak çırpınır, tapınır ve onun düşüncesine göre bu  bir  ibadet  olur.  Fakat  ne  fayda  ki,  ona  göre  ümidi  veren  başka, korkuyu  veren  başkadır.  Bunları  birleştiren,  her  şeye  hükmeden  bir başlangıç noktası da yoktur. Böyle olunca da bütün çalışmaları boşa gider ve  saçma  olur.  O  gönül,  birbirine  zıt  olan  bu  iki  kuvvetin  sürekli kavgasından  doğan  bunalımın  savaş  meydanıdır.  Artık bir  sükûnet  ve gönül rahatlığını duymak ihtimali yoktur.
Ümit  ve  korku  bir  başlangıç  noktasından  gelen,  yine onda  birleşen olumlu ve olumsuz birer etki şekli olarak duyulmalıdır ki, birinin yerine diğerini  yerleştirmek  imkânı  doğsun  da  kalb  bir  sükûnet  duyabilsin  ve hayatında  onunla  yürüsün.  Susuzluğumdaki  içimin  yanması  ve  suyu içtiğim zamanki sevinç eğer su kaynağının biri olumlu, biri olumsuz olan etkilerinden meydana gelmiş ise her susadığım zaman suya koşmanın bir anlamı vardır. Fakat bunların biri suyun, diğeri ateşin etkileri ise ve su ile ateş arasında hükmeden bir ortak kaynak da yoksa ateşten suya, sudan ateşe  koşmak  sonsuz  yorgunluktan  başka  hiçbir  sonuç vermez.  Bundan dolayı  ümit  ile  korkunun  bir  kaynakta  birleştirilmesi  bu  itibarla  da gereklidir.  Bir  tek  Rabb,  ayrı  ayrı  rabblerden  hayırlıdır.  Benimle  kalan hissimi,  hissimle  dışımdaki  şeyleri  birbirine  bağlayan  ve  düzene  koyan Allah Teâlâ'dır ve ben O'na ibadet, O'nun kanununa itaat etmeliyim.
Kısacası beşerin fıtratında ibadet, ruhu büyüleyen en yüksek sevgi ile en yüksek korkunun bir araya gelmesinden ve tokuşmasından çıkan korku ve  ümit  şimşeği  içinde  sevgi  neşesi  ile  ümid  zevkinin  galip  gelmesini görmek için tam acizlikten mutlak kuvvete yükselme  maksadı ile boyun eğilerek yapılan bir iştir ki, hem dışta, hem içte en son bir küçülme ile en son  bir  saygı  göstermeyi  içine  alır  ve  gerçeklik  oranında  kalbe  gönül rahatlığı  ve  sükûnet  bırakır.  İbadet  ederken  dünyadan  ve  bütün benliğinden soyutlanarak Allah'ına öyle tam bir edeb ve gönül alçaklığı, öyle tam bir hürmet ile itaatı arzeder ve boyun eğer ki, tam saygıya aykırı bildiği en küçük  bir  hareketten  bile sakınır. Bunun için kibir  ve riya ile birleşmez,  açık  ve  gizliye  bölünmeyi  kabul  etmez.  Hakkıyla  ibadet, mutlak  güçsüzlük  ile  tam  kuvvetli  olmanın,  tam  aşağılık  ile  tam yüceliğin,  korkular  içinde  titreyen  ümit  ile  istekleri  gerçekleştiren Allah'ın  karşılaşma  cilvesi  (görüntüsü)dir. 
Beceriksizliğini  hissetmeyen kibirliler,  hiçbir  korku  yokmuş  gibi  görünen  gaflet içindeki  iyimserler, hiçbir ümit beslemeyen ümitsiz kötümserler bu şereften mahrumdurlar. Burada nefsin gururu şöyle bir soru sorar: Ruh ve vicdan alçalma değil yükselme ister, ibadet ise alçalma anlamını kapsadığına göre yükselecek olan ve hele yükseldiğini hissetmiş bulunan kimseler için alçalma olmaz mı?  Artık  o  yüksek  kafalar  alınlarını  yere  nasıl  koyabilirler?  Böyle  bir soru,  içindeki  cevabı  görmemekten  kaynaklanan  bir  kibri  açığa vurmaktır. Yükselmek istemek, yükselmek ihtiyacını  kabul etmektir. Bu da  bir  taraftan  kendi  acizliğini,  diğer  taraftan  yüceliğini  beğenme  ile mümkün  olur  ki,  ibadet  bu  mânânın  en  yükseğini  anlamaktır.  İkinci olarak  yükseldim  demek,  yükselmediğini  ilan  etmektir.  Böyle  bir  iddia hem  yüceliği  ve  ilerlemeyi  sınırlı  görmek,  hem  de  düşme  ihtimalinin imkânsız  olduğunu  zannetmek  gibi  büyük  bir  kabahat  sayılır.  Hâlbuki yücelme  mertebeleri  sonsuzdur,  düşme  tehlikesi  ise  her  zaman  vardır. İbadet  de  kibir  ve  gurur  hastalığının  yegâne  ilacıdır.  Üçüncü  olarak; Allah  Teâlâ'ya  ibadet  etmedeki  alçalma  ve  hürmet,  insan  vicdanı  için mümkün  olan  her  türlü  yükselmenin  üstünde  bir  yücelik  temin  eden (Allah'a) bağlanmanın bir delilidir ki, bayağı gönüller o kadar yüksekliği kendilerine layık bile göremezler de imkânsız sanırlar.
  

Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayıncılık, İstanbul, C. I, s. 104-108

0 yorum:

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler