İslam sanatının önemli bir parçası olan cami mimarisi ve işçiliği; özellikle tezhib, hat, kubbe, minare şerefeleri ve alemleri ile kendini belli eder. Klasik cami mimarisi içinde dıştan dikkat çeken en önemli yapı; kubbe ve minaredir. Kubbelerin ve mineralerin üzerine bir işaret olarak "alem" adı verilen bakır ve kurşundan yapılma işlemeler konulur. Kubbe yapısı, diğer inanışlara ait yapılarda da sıklıkla göze çarpar. Bu nedenle özellikle Osmanlı devleti ile birlikte kubbe ve minare üzerine alem konulması yaygın hale gelmiştir. Cami alemi, dini bir zorunluluk olmamakla birlikte, İslam mimarisinde yaygın olarak kullanılan bir tepe unsurudur ve pratikte yapının cami olduğunu gösteren sembolik bir işaret işlevi görür. Alemlerde sıklıkla hilal motifi tercih edilmiştir; ancak bu kullanım dinî bir emir değil, tarihsel ve kültürel tercihlerden kaynaklanmaktadır. Cami alemi üzerindeki hilal motifi, kubbenin bulunduğu yapının diğer dini yapılardan ayrılarak bir İslam mabedi olduğuna işaret eder. Hilal figürü, İslam'dan önce Mezopotamya, Mısır, Fenike, Bizans, Sasaniler ve diğer bazı eski devletlerde de görülmüştür. Selçuklular ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Haçlı
seferlerine karşı savaşlarda bir "karşı sembol" olarak hilal tercih edilmiştir. Bu dönemlerde, sancaklarda ve mabedlerde simge olarak hilal kullanıldığı için İslam dünyasında zamanla yaygınlaşmıştır. Bu süreçte İslam dini, geleneksel anlayışta hilal sembolü ile kültürel olarak özdeşleşmiş ve pek çok Müslüman devlet, bayraklarında hilal simgesine yer vermiştir.
Peki neden "hilal" bu kadar anlamlı bir hale bürünmüştür? Hilal, esasında dolunay gibi ayın hallerinden bir tanesidir. Yeni bir ayın girdiğini müjdeler. "Kur’ân-ı Kerîm’de (el-İsrâ 17/12; el-Furkan 25/61; Nuh 71/16) surelerinde geçtiği üzere, ayın kendisi müstakil bir ışık kaynağı olmayıp, güneşten gelen ışığın aydaki yansıması yeryüzünde insanlar tarafından müşahede edilir. Ayın, dünya çevresinde dönerken güneşle dünya arasında aynı doğrultuda bulunmasına "ictima durumu" denir. Bu kavuşma halinde, ay güneşle birlikte doğup güneşle birlikte batar ve güneş tarafından aydınlatılan yüzeyi tamamen güneşe, karanlık yüzeyi ise dünyaya dönük olduğu için ay yeryüzünden görülmez. Ancak ay, her gün bir öncekinden daha geç doğup daha geç battığı için kısa bir süre sonra bu doğrultudan ayrılarak güneşten daha geç batmaya başlar. Böylece güneşle ay arasındaki açı, ayın yüzeyine yansıyan ışığın yeryüzünden görünmesi (rü’yet) için yeterli büyüklüğe ulaşınca ay güneş battıktan sonra batı ufkunda hilâl biçiminde görülmeye başlar. Hilâlin görüldüğü gece önceki aya değil yeni başlayan aya aittir." (TDV İslam Ansiklopedisi, Hilal Md.)
Kur’ân-ı Kerîm’de ayın gökyüzündeki düzenli hareketinin insanlar vakit ölçüleri olduğu (el-Bakara 2/189), belirtilirken; zamanında ay hareketlerine göre on iki ay şeklinde düzenlendiği (et-Tevbe 9/36) aktarılır. İslâm dininde namaz vakitleri, oruca başlama (imsak) ve oruç bitişi (iftar) gibi bazı ibadetler güneşin çeşitli hareketlerine göre değişse de ramazan orucu, hac, zekât, fıtır sadakası, kurban ve bayram namazları gibi çeşitli ibadetler ile yemin, kefaret, ila, iddet gibi çeşitli şer‘i muamelelerin vakit ve sürelerinin tesbitinde ay hareketleri esas alınır. Peygamber Efendimizin (ﷺ), Hilâli görünce oruca başlayın; onu tekrar görünce bayram yapın. Eğer hava kapalı ise içinde bulunduğunuz ayı otuz güne tamamlayın” (Buhârî, “Ṣavm”, 11; Müslim, “Ṣıyâm”, 17-20) hadis-i şerifi, kameri hareketlere bir misal teşkil eder.
Hilalin görülmesine (ru'yet-i hilal) atıf yapan bu hadisi şerif mevzusu, zaman zaman müslüman ülkelerde ihtilaf konusu haline gelebildiğinden farklı vakitlerde oruca başlama ve bayram yapma anlaşmazlıklarına dahi sebep olmaktadır. Hilalin böylesine önemli durumu, İslam ülkelerinde bu nedenle hassas bir kavram olarak öne çıkmaktadır. Belki de sırf bu sebeple "hilal", zamanla bir İslam simgesi olmuştur. Özellikle Osmanlı devletinin geniş coğrafi sınırları sebebiyle "hilal" güç ve hakimiyetin bir sembolü olarak manevi durumu ifade etmek için kullanılmıştır. Arap alfabesine göre yazıldığında aynı harflerle yazılabilen, "Allah" (الله) lafzı ve "hilal" (هلال) kelimesi, ebced hesabında da aynı 66 sayısında birleşirler. Hatta "lale kelimesi de bir nevi bu kültürü ifade etmek için sembolleştirilmiş, İslam tezhib ve süsleme sanatlarında yer almıştır. Allah (الله), hilal (هيلا) ve lale (لاله) kelimelerinin hem harf yapısı hem de ebced karşılığı bakımından örtüşmesinden dolayı, İslam Medeniyet Dünyasında bu semboller ayrı bir ihtimam görmüştür. Bu üç kavram arasında kurulan güçlü bağ sayesinde hilal (هيلا) ve lale (لاله) lafızları, İslam kültür dünyasında sadece estetik unsurlar olarak değil, derin manevî anlamlara sahip semboller olarak değerlendirilmiştir. Nasıl ki "Haç" sembolü akla Hristiyanlık kavramını getiriyorsa, "hilal" sembolü de geçmişten günümüze İslam dinini simgeler hale gelmiştir. Hilâlin, Hıristiyanlığın sembolü olan haça karşı İslâmiyet’in bir sembolü olarak kullanımı, 11. yüzyıldan sonra daha fazla yaygınlaşmıştır. İstanbul'un Fethi sonrasında etkisi yükselen Osmanlı müesseleri sayesinde, hilalin önemi sanat ve gündelik yaşam alanlarında daha belirgin olmuştur. İslam sanatının oluşmaya başladığı İslam devletleriyle birlikte, cami, türbe, medrese gibi çeşitli dini mekanlarının kubbelerinde, bayrak ve alemlerinde bir işaret olarak hilal sembolü kullanılmıştır. Günümüzde Türkiye, Azerbayca, Pakistan, Cezayir, Tunus, Malezya, Libya, Özbekistan, Türkmenistan, Kıbrıs, Maldivler, Moritanya... gibi müslüman ülke bayraklarında "Hilal" sembolü yer almaktadır.
"Hilal" sembolü, İslam dini açısından ayın hareketini ifade etmesi yönüyle, hafif yana yatık bir şekildedir. Yukarı doğru boynuz şeklindeki bir hilal anlayışı; İslam dini ile alakalı olmayan bir sembol olup, ay tapınmalarını ve pagan ritüellerini ilgilendiren bir anlayışı simgeler. Akad-Babil, Aztek ve Kelt mitolojisinde yer alan boynuz şeklindeki simge, Babil'deki üçlü tanrılardan biri olan Sin'in sembolü olarak kullanılmak için bu ay motifi tasarlanmıştır. Arabistan yarımadasında Babil'in ay tanrısı, "Hubal" olarak isimlendirilmiştir. Buradaki boynuz şeklindeki hilal sembolü; şimşek, yıldırım, sunak tepeleri, güneş, ay, dikili taşlar, ateş ve boğa boynuzları gibi çeşitli simgeler Hubal-Baal'ın güç ve otorite araçlarından biridir. Örneğin dikili taşlar Baal’in gücünü ve insanların ona adak sunma biçimini gösteren bir ritüel nesnesi olarak Kuran-ı Kerim'de de zikredilmiştir. "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. (Maide Suresi, 90) Şeytan işi olan bu pislik simgelerini hatırlatacak herşeyden uzak durmak gerekir. Bu nedenle yatık olmayan yukarıya dönük bu hilal (!) görünümlü bu şekil, esasında Baal boynuzunun sembolik ifadesidir ve bir tapınma vasıtası olarak büyük putu hatırlatır. Baal; Arami ve Kenan dillerini de kapsayan Sami dillerinde "efendi" ve "sahip" anlamlarına gelen bir saygı anlamındaki bir tanrı/put ismidir. Baal'ın büyük bir saygı/efendi ünvanı olmasından dolayı pek çok putperest medeniyette "Baal" ismi; fırtına, bereket, yağmur, gök gürültüsü, ay, güneş gibi çeşitli batıl tanrılara halkın hitap ederken kullandığı bir isim haline gelmiştir. Esasında İslam öncesi müşrik Araplarda Allah inancı olmasına rağmen çeşitli putlara tapınarak tevhid akidelerini bozmuşlar, Allah ile kendileri arasına aracılar, putlar koymuşlardır. İşte bu putlardan bir tanesi de "Baal" isimli büyük puttur. Kuran-ı Kerim'de Baal ismi, “En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da rabbi olan Allah’ı bırakıp Baal’e mi taparsınız?” (Saffat Suresi, 127-128) şeklinde Saffat suresinde geçmektedir.
Baal yerine Haddad, Hammon, Hübel, Molek veya Zebul gibi isimler de kaynaklarda geçmektedir. Baal, çoğunlukla boynuzlu bir boğa şeklinde, elinde topuz veya tokmak tutan keçi sakallı bir motifle tasvir edilir. Kuran-ı Kerim'de Baal putu, İdris (a.s) peygamber kıssasında şöyle anlatılır: "Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir. (İlyas) milletine: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? En güzel yaratanı, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı bırakıp da Baal'e mi taparsınız? demişti. Bunun üzerine İlyas'ı yalanladılar. Onun için Allah'ın ihlâslı kulları müstesna; onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir." (Saffat Suresi,123-127) Ayetten de anlaşılacağı üzere Baal bir putun özel adı olup, genellikle boynuzlu bir boğa şeklinde heykele dönüştürülmüş veya tasvir edilerek şeytan ve yaverlerinin inanç simgesi haline gelmiştir. Kucağında bebekle resmedilen Baal görüntüsü, verilmek istenen mesajla en yaygın put simgesidir. Her ne kadar arkeologlar tarafından tartışmalı bir mesele olsa da antik çağda Fenike ve Kartaca bölgelerinde, Baal için çocuk kurban edildiği aktarılır. İbranice metinlerde bu kurban ritüeli şöyle rivayet edilir: “Hinnom Oğulları Vadisi’nde bulunan Baal’ın yüksek yerlerini yaptılar; oğullarını ve kızlarını Molek’e sunmak üzere ateşten geçirdiler. Oysa ben bunu buyurmadım, aklımdan bile geçirmedim. Yahuda’yı günaha sürükleyen bu iğrençliği yapmalarını istemedim.” (Yeremya, 32-35) Allahu a‘lem, Firavun da kendi sahte ilahlık iddiasını sürdürmek ve iktidarını korumak adına, Hz. Musa’nın doğumunu engellemek için masum bebeklerin öldürülmesi vahşetini uygulayarak, o antik çağ dönemlerinin bir esintisi olan zalimliğin bir simgesi olmuştur.
Eski Mısır'da halk, zamanla tevhid akidesinden uzaklaşarak Hz. İdris'i (a.s) hatırlamak ve anmak için "Ra" dedikleri güneş ve "thoth" dedikleri bilgelik tanrılarına tapınmaya başladılar.
Mısırlılar ay ve güneş kültüne tapınırken zamanla buzağı ve öküzleri ilaha tapınmada bir tür aracı kabul etmeye başladılar. Mısırlılar zamanla buzağıya büyük anlam yüklediler ve öküzün yaptığı işlere bakıp kehanetlerde bulundular. Sonrasında bu öküzlerin altından heykellerini yaptılar ve öküzün boynuzları arasına da büyük tanrıları Ra'yı anımsatacak bir güneş dairesi koydular. Bu şekildeki putların adı "apis" olarak bilinir. Apis Öküzleri, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak görülürdü. Ancak insanlar adına tanrıya aracılık yapan apis putları ve hayvanları, diğer put ve hayvanlardan farklıydı. Apis Öküzü, mabetlerde itina ile rahipler tarafından bakılır ve beslenirdi. Apis ölünce Mısırlılar tarafından büyük bir matem ve cenaze törenleriyle uğurlanırdı. Ölen öküzler mumyalanır, kendisine bir firavunun ölümü gibi ihtişamlı cenaze törenleri yapılırdı. Apis Öküzü sonradan Mısır tanrılarından Osiris ile özdeşleştirilmiş olsa da, öküze tapılması, Mısır'ın çok erken dönemlerinde de görülmüştür.
Zamanla bu öküz şeklindeki boynuzlu put motifi ve öküze tapma ritüelleri, diğer milletlere de aynen sirayet etmiş, benzer şekilde çeşitli topluluklarda yayılma göstermiştir. Kuran-ı Kerim'de "Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar.” (Neml Suresi, 24) ifadesiyle güneşe tapınan halkların olduğu belirtildikten sonra bu toplulukların Şeytanın yolunda olduğu aktarılmıştır. Ayette kastedilen kafirler, güneş doğarken ve batarken güneşe tapınırlar ve secde ederler. Bu vakitlerde şeytan da boynuzlarıyla güneşin hizasına kadar yükselir, söz konusu kafirlerin kendisine secde ettiklerini avenelerine hayal ettirerek zevklenir. İşte bu nedenle Hadis-i Şeriflerde de "şeytan boynuzu" namaz ve güneşle ilişkilendirilerek geçer. Resulullah ﷺ "Sabah namazının vakti ise fecrin doğmasından başlar, güneş doğuncaya kadar devam eder. Güneş doğdu mu artık namazdan vazgeç. Çünkü o, şeytanın iki boynuzu arasından doğar." (Müslim, Mesacid, 173, (612), Ebu Davud, Salat 2, (396), Nesai, Mevakit 15, (1, 260)) ve "...Güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar ve bu doğma anı kafirlerin ibadet vakitleridir. O esnada, güneş bir mızrak boyunu buluncaya ve (sarı, zayıf) ışıkları kayboluncaya kadar namazı bırak. Bundan sonra namaz -güneş gün ortasında mızrağın tepesine gelinceye kadar- yine (meleklerin) beraberlik ve şehadetine mazhardır. Güneşin tepe noktasına gelme saati, cehennem kapılarının açıldığı ve cehennemin coşturulduğu bir saattir, namazı (eşyaların gölgesi) doğu tarafa sarkıncaya kadar terkedin. Bundan sonra namaz -güneş batıncaya kadar- meleklerin beraberlik, ve şehadetine mazhardır. Güneş, batarken de bu beraberlik ve şehadet kalmaz, çünkü o, şeytanın iki boynuzu arasında kaybolur. O sırada yapılacak ibadet kafirlerin ibadetidir." (Ebu Davud, Salat 299, (1277), Nesai, Mevakit 35, (1, 279, 280), Müslim, Müsafirin 294, (832)) buyurmuştur. Ayrıca Resulullah ﷺ "İmanın Yemen'de olduğunu ve fitnenin de şeytanın boynuzunun doğduğu yerde" olduğunu söylemiştir. (Buhari, Bed'ü'l-Halk 15, Menakıb 1, Megazi 74)
Cahiliye dönemi Arabistan yarımadası halkları da, Kabe içinde kırmızı bir taştan yapılmış Hubel'in bir Ay tanrısı olduğuna inanıyordu. "Hubel", Asur-Babil'in tanrılarından Sin ile ilişkilendirilir. Araplardaki fal oklarıyla fal bakma geleneği de Babillilerin fal bakma yöntemlerinden biridir. Cahiliye devri Araplardaki Hubel ay tapınması; Babil'deki hilal, yıldız ve güneş şeklindeki üçlü tapınmadan doğmuştur. Hubelin simgesi olan boynuz şekilli hilalin, Babil ve Sümer'deki adları Sin ve İnanna (İştar)'dır. Baal ismi, eski Babil'in baş tanrısı Marduk'un da diğer adıdır. İçinde isyan etme anlamı bulunan Marduk, asıl olarak Şeytan'ı simgeler. Bu nedenle esasında şeytana tapanlarda özelde satanizmde, Baal önemli bir sembol olup işaretlerinde ayırt edici bir unsur olarak "Baal Boynuzu" simgesi kullanılır.
Örnek olarak verdiğimiz put görsellerinde, bu boynuz biçimli pagan figürleri yer almaktadır. Alttaki kil tablet resminde Sümerin batıl tanrısı İştar, yine boynuz biçimli bir figürle tasvir edilmiş halde görülmektedir. "İştar" siyasi güçle ilişkilendirilen antik Mezopotamya putudur. Sümerlerde kendisine "İnanna" adıyla ibadet edilirken daha sonraki dönemlerde Akad, Babil ve Asurlular tarafından İştar olarak tanımlanmış ve "Cennetin Kraliçesi" olarak da anılmıştır. Buna benzer başka heykel ve put tasvirlerinde genellikle bir boynuz simgesi öne çıkmaktadır.

Kuran-ı Kerim'de buzağıya (boynuza) tapmaya benzer bir kıssa aktarılır. Hz. Musa (a.s) zamanında yaşanan bir olayı detaylı bir şekilde bizlere aktaran kıssada, İsrâîloğulları, Hz. Musa (a.s) ile birlikte Kızıldeniz’den
geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye
rastlamışlardır. İsrailoğulları kavmi, Hz. Musa (a.s) dan böyle bir heykel yapmasını ve ona tapmak istediklerini söyleyince Hz. Musa (a.s) kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük
bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi. Ancak Hz. Musa (a.s) Hârûn (a.s) -’ı kendi yerine
vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını
gizleyen Sâmirî isimli sanat ehli bir inançsız, Hz. Musa (a.s)’nın yokluğunu
fırsat bilerek halktan altın toplayarak içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğüren altından bir buzağı yaptı ve halktan bu buzağıya tapmalarını istedi. Hz. Harun (a.s) ne kadar engellemeye çalıştıysa da halk buzağıya tapınmaya başladılar. Bu durum ayetlerde şöyle geçer:
“(O sırada Tûr’da bulunan Hazret-i Mûsâ’ya) Allâh buyurdu:«–Sen’den
sonra Biz, kavmini (Hârûn ile kalan İsrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve
Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)
“(Sonra)
Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:«–Ey kavmim! Rabbiniz
size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun
geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki,
bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (Tâhâ, 86)
“Dediler
ki:«–(Yâ Mûsâ!) Biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle
dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım
ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de
atmıştı.»(Sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için
ateşe attılar.) Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd
etti. Bunun üzerine:«–İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat
onu unuttu.» dediler. Peki görmüyorlar mıydı ki o (heykel) kendilerine bir sözle karşılık
veremiyordu, onlara zarar veremediği gibi fayda da sağlayamıyordu!
” (Tâhâ, 87-89)
“Hakîkaten Hârûn, onlara daha önce:–Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allâh’tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti. “Onlar:«–Biz, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 90-91)
“(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-A’râf, 148)
“Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:«–Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi. Tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (Hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi Harun):«–Anam oğlu! Bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-A’râf, 150)
“(Mûsâ):«–Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? Emrime âsî mi oldun?» dedi.(Hârûn):«–Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Sen’in: “İsrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (Tâhâ, 92-94)
“(Mûsâ da:) «–Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabûl et! Zîrâ Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-A’râf, 151)
Hazret-i Mûsâ, kavminden bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. Tevbe şartının da, çok pişman olmak ve "nefisleri öldürme" olduğunu bildirdi. Onlar da:“–Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.
“Mûsâ kavmine dedi ki:«–Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak O’dur.” (el-Bakara, 54)
Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazîfelendirilmişti. Hattâ bunların içinde birbirlerine akrabâ olanlar dahî vardı:
“Pişmân olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce:«–Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlakâ ziyâna uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (el-A’râf, 149)
Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn, şefkatlerinden dolayı ağlayarak duâ ettiler. Âyet indi ve tevbeleri kabûl oldu:
“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de îmân edenlere gelince, şüphesiz ki o (tevbe ve îmândan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-A’râf, 153)
Ve Allâh Teâlâ, şöyle buyurdu:“O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (el-Bakara, 52)
Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm- Sâmirî’ye döndü:
“«–Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?!» dedi. O da:«–Ben, onların görmediklerini gördüm. Zîrâ, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.» dedi.” (Tâhâ, 95-96)
“Mûsâ:«–Çekil git! Artık sen, hayâtın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemîn ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!» dedi.” Sizin yegâne tanrınız o Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. (Tâhâ, 97-98)
“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rabblerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)
***
Kıssada geçen buzağının daha önceki kavimlerde de görülen bir puta
tapınma şekli olduğu, gayet açıkça izah edilmiştir. İnanç açısından
bakıldığında, buzağı/inek veya boğanın farklı bir anlamı olduğu açıktır.
İslam dışında kalan çeşitli toplumların, inek cinsi hayvana ve özelde
boynuza kendi inançlarına göre güç, otorite, bereket gibi bir takım anlamlar yükledikleri
görülmektedir. Bugün hala Hinduizm'de inek hayvanı kutsal kabul edilmektedir. Zikredilen buzağı motifi, yalnızca tarihsel bir hadise değil; aynı zamanda insanlığın farklı dönemlerinde tekrar eden sembolik sapmaların da bir örneğidir. Buzağı hadisesi, insanın inanç
psikolojisine dair evrensel bir uyarıyı da içinde barındırır. Bu tapınma durumu; insanların hayatlarında yaşayan bir peygamber olsa bile somut ve görünen bir sembole yönelme eğilimini de açıklar. Yaratıcıyı maddi bir varlıkta temsil etme arzusu, tarih boyunca farklı toplumlarda değişik formlarda defalarca tezahür etmiştir. Putçuluk hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmamış; şekil değiştirerek her devirde varlığını sürdüren bir zihniyet hâline dönüşmüştür.
Buraya kadar aktardığımız çeşitli put/pagan geleneği bilgisi ve Kuran-ı Kerim'deki buzağı kıssasından hareketle şimdi can alıcı bir soru sormak istiyorum. "Geçmişte birçok İslam devletinin sanat ve mimarisinde gördüğümüz hafif yana yatık bir şekilde kullanılan "İslam Hilali" yerine, günümüzde ibadet mekanlarımızda neden bir pagan simgesi olan "Baal Boynuzu" motifi kullanılıyor? Bu boynuzu andıran şekiller, sinsice camilerimizin minarelerini ve alemlerini nasıl işgal edebildi? Cami motifleri, tezhip ve süslemeleri, seccadeler nasıl başka din veya inanışların esiri haline düştü? Konuyu daha iyi anlamak için aşağıda fotoğraflarını verdiğim çeşitli camilerin alemlerindeki hilal simgesindeki değişime dikkat etmenizi istirham ediyorum.
Yukarıda ek fotoğraflarda verdiğimiz bazı cami alemlerinde, bariz şekilde yana yatık biçimiyle İslam Hilali görülmektedir. Aşağıda yer alan günümüz cami fotoğraflarında ise "Boynuzu" andıran bir işaret, cami alemlerinde tercih edilmiştir. Önceki cami alemlerindeki görseller eşliğinde fotoğrafları titizlikle incelerseniz ne demek istediğimi daha net anlayacaksınız. Etrafınızdaki cami minarelerine bu vesileyle dikkatle bakmanızı tavsiye ediyorum. Eğer değiştirilmemiş, kıyıda köşede kalmış bir cami minaresi varsa minaresindeki alemin yana yatık bir hilal şekilli olduğunu daha net görebileceksiniz. En azından var olan eski hilallerin net bir şekilde eşit açıyla göğe doğru uzatılmış "Baal boynuzu" şeklinde tam bir boynuz gibi olmadığını, aksine yana yatık bir hilal tasviri, lale motifi, düz ok veya içerisine yıldız konularak bayrak tasvirine benzediğini sizler de görebilirsiniz. Bazı eski alemlerde hilal içerisinde Hat olarak "Allah" yazısını veya hilal ile yıldız birlikteliğini gözlemlemek mümkün iken, neredeyse tam bir boynuz gibi "O" harfinin üstten kesilmiş biçimdeki kıvrımlı boynuz formu, eski cami alemlerinde yoktur. Aşağıdaki görsellerde, günümüz alemlerinin nasıl da boynuz şekline benzediğini görebilirsiniz: Özellikle İslam'ın merkezi Mekke'de ecdadımızın yadigarı, Osmanlı mirasları yıkıldıktan sonra inşa edilen kulenin, saat üzerindeki "Allah" yazısının da üstüne bu simgenin yerleştirilmesi, güneşin batışı ile bu boynuz gölgesinin Kabe üstüne doğru akması sorgulanması gereken bir durumdur.
Meramımı anlatabildiğimi düşünüyorum. Sadece etraftaki gözlemlerime dayanarak zamanla değişen bu detayı paylaşma gereği duydum. Bütün bunlara komplo teorisi diyenler olacağı gibi, bu boynuz şeklinin geçmişte Anadolu'da kullanılan uygarlıklardan kalma eski sembollerimizden olduğunu söyleyenler de olacaktır. Geçmişte yaşamış çeşitli medeniyetlerde puta tapma ve pagan sembolleri sıklıkla bu topraklarda kullanılmıştır. Bu nedenle yaşadığımız bu coğrafyada var olan, geçmişte veya günümüzde kullanılan her türlü pagan simge ve semboller, İslam dini açısından bölgemize ait olduğu gerekçesiyle meşru olarak kabul edilemez. Eskiden bir sembolün topraklarımızda kullanılmış olması veya Selçuklu, Osmanlı gibi büyük devletlerde bu pagan simgelerinin bir şekilde tezahür etmesi, o simgenin meşru olduğunu göstermez. Tarihsel temas, ahlaki, dini ya da kültürel onay anlamına gelmez. Kaldı ki iddia olarak öne sürülen Osmanlı alem motiflerinde kullanılan simgelerde, hilal yerine bazen lale şeklinde göğe bakan bir motifin bir kullanılmasının, bugünkü boynuz şekliyle alakası yoktur. Aşağıdaki resimlerde taşa işlenmiş bir Osmanlı mimarisinde, lale figürlü cami alemi işlemesi örneği vardır. Bu motifin bugünkü yukarı dönük boynuzlu alem motifi ile biçim ve anlam olarak bir alakası yoktur, ikisinin birbirinden farkını net olarak görebilirsiniz.


Roma İmparatorluğunun Hristiyan olmadan önce Pagan sembollerini ve ritüellerini Hristiyan dünyasına katması ve sonunda Hristiyanlığı resmi din ilan etmesi gibi İslam dünyası da her yönden paganizm saldırısı altındadır. Özellikle Roma kalıntısı milletler, eski ihtişamlı günlerinin özlemiyle İslam dünyasına karşı büyük bir hınç beslemektedir. Putperest Haçlı zihniyeti yok olmamıştır ve bugün her alanda Büyük Roma özlemiyle hareket etmektedir. Bunlara karşı uyanık olmak, Müslüman olarak hepimizin vazifesidir. Unutmayalım ki semboller, simgeler birer anlamdır, belli inanç ve ideolojilere ait birer işarettir ve bu alametler insanın bilinçaltına işler. Farkında bile olmadan yavaş yavaş o sembolün esiri haline gelinir. Seccadelerdeki figürlerden, cami süslemelerine kadar pek çok yerde, zihnimiz bir sembolizm işgali altındadır. Dikkatli ve uyanık olmakta fayda vardır. Yanlış anlaşılmalara fırsat verecek her türlü detaydan uzaklaşmak, başka din ve inançların sembollerini dini mekanlarımızdan, inancımızdan ve ibadetlerimizden uzak tutmak asli vazifemizdir. Nasıl boynumuza "haç" takıp gezdiğimizde, zahirde Hristiyan gibi görünüyorsak veya başımıza küçük takke benzeri "kippa" giydiğimizde Yahudiler gibi oluyorsak, Hinduların meditasyon ve yogaları ile Çin-Tibet güzellemesi kıyafet ve kuşaklarla da İslam inancımızı yansıtmamış oluruz. Semboller, simgeler büyük birer manadır göz ardı edilemez. Bu konuyu daha fazla uzatmadan Peygamber Efendimizin (ﷺ) Bir hadis-i şerifi ile bitireyim. Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” (Ebû Dâvud, Libâs, 4)
Allah, imanımızı daima sağlam ve temiz bir akaidde sabit kılsın. Her türlü şeytani oyun ve tuzaktan bizleri ve neslimizi de muhafaza etsin. (Amin)
Kadir PANCAR
20/02/2020
Bugünlerde ortalığa saçılan Baal'e tapınan sapıkların dosyaları ile bu yazıyı okuduğumda eleştirilerimin haklı olduğunu düşünüyorum.
YanıtlaSil